+ Yorum Gönder
Gizliyara Güncel Konu Arşivi ve Bilgi Hazinesi Forumunda Yahudilik ve hristiyanlık arasındaki farklar Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Yahudilik ve hristiyanlık arasındaki farklar








    Yahudilik ve Hırıstiyanlık nerede ayrışır birleştiği noktalar varmıdır? yahudilik ve hristiyanlık arasındaki farklar nelerdir? lütfen kısaca açıklar mısınız







  2. Asel
    Bayan Üye





    yahudilik ve hırıstiyanlık farkı

    Ortodoksi Hıristiyanlık, insanın daha yüksek bir manevî düzeye kavuşması için, dünyevî zevklerden sıyrılmayı öngörür; seksten, yiyecekten, içkiden kaçınmak gibi

    Yahudi geleneği bu tür bir yaşam tarzını benimsemez hatta günah kabul eder. Çünkü Yahuduliğe göre böyle yapan kişi, Tanrı’nın insanoğlunun mutluluğu için ona sunduğu iyilikleri, güzellikleri, zevkleri itelemiş, böylece Tanrı’nın isteğine karşı gelmiş olmaktadır.

    12. yüzyılın ünlü İberyalı Yahudi düşünürü Maimonides, “Mişna Tora” adlı yapıtında, bir Yahudi’nin bekâr hayatı yaşamasını, et yememesini, -domuz dışında- şarap içmemesini, kendini kısıtlayan bir yaşam sürmesine karşı çıkmıştır. Keza Kudüs Talmudu’nun rabbileri, insanın, yaşamı boyunca kendisini dinsel bakımdan yasal kılınan zevklerden mahrum etmesi konusunda yargı gününde Tanrı’ya karşı hesap vereceğini belirtmiştir. (Mişna Kidduşin, 4:12). Bu konuda diğer bir Talmut yorumu ise şöyledir: “Tevrat’ta size yeteri derecede şey yasaklanmadı mı ki, bunlara daha fazlasını eklemek istiyorsunuz?” (Mişna Nedarim, 9:1)

    Yahudi inancına göre; her şey Tanrı’dan gelir ve insan kendisine lütfedilen bu nimetleri geçici olarak kullanma hakkına sahiptir. Dolayısıyla, kişi toprağı sürerken gelecek nesilleri de düşünerek, işini en iyi şekilde yapmalıdır. Bu nimetlerin arasında insanın kendi bedeni de yer alır. Yahudi bilgesi Babilli Hillel, daha M.Ö. 1. yüzyılda, insanın, bedenini sağlıklı, formda tutmakla yükümlü olduğunu söylerdi.

    Helen tarzı düşüncenin etkisinde kalan birçok kişi gibi, 1. yüzyılın ünlü İskenderiyeli Yahudi düşünürü Philon, ruhla beden arasında manevî anlamda bir ayırım yapmış ve bedeni, akılcı ruha karşı akılcı olmayan bir plan olarak görmüştü. İnsan ruhunu akılcı olarak kabul edişi diğer birçok düşünür tarafından eleştirildiği gibi, bu ayırım Yahudi inancında da benimsenmemiştir. Yahudilik, Gnostisizmin “iyi güçler-kötü güçler” ayırımını yadsımakla kalmamış, “beden-ruh” ayrımını da kabul etmemiştir. Yahudiliğe göre; beden ile ruh bir bütün oluşturur. Bu nedenle, günah işlendiğinde ikisi de ceza görür.

    İşte bu düşünce, Hıristiyanlık ile Yahudilik arasında çok önemli bir farkı, çelişkiyi ortaya koyar. Hıristiyanların bedenin ceza ve oruçla zayıflatıldığında ruhun güçlendiğine inanan görüşü, Yahudilerce bir lânet sayılır. Bedensel cezayı öne çıkaran münzevîlik de yadsınır.

    Buna karşın Yahudilerin 1. yüzyılın sonuna kadar insan için münzevî bir yaşamı öneren mezhepleri de vardı. Ancak hahamlık kurumları tarafından geliştirilen Yahudilik tarzı yaygınlaşınca, münzevîliğe ve Hıristiyanlıktaki manastır sistemine tümden sırt çevirdiler. Bu nedenle İslam’da “zâhitlik” denilen çilekeş yaşam ve tapınma biçimine Yahudilikte karşı çıkılır. Bu bağlamda arınmanın simgesi olarak genel oruçlara izin verilir ama özel oruçlar günah sayılarak yasaklanır. Örneğin şarabın içilmesi değil, içilmemesi günahtır çünkü bu durum Tanrı’nın insana sunduğu nimetlerden yararlanmayı reddetmesi anlamına gelir. Vejetaryenlik (et yemezlik) çok ender olarak hoşgörülebilir. Bekâret hiç destek görmez. Nitekim bu da Hıristiyanlık ile Yahudilik arasındaki önemli farklardan bir diğeridir.

    Hahamlığın görüşü uyarınca; Tevrat’ın yasaklarına uymak yeterli değildir. Tanrı’nın çehresine uygun olarak yaratılan bedene her konuda ılımlı davranılmalıdır. İnsan Tanrı’ya ait olduğuna göre; zamanı gelince ölecektir; buna karşı durmak, hele intihar etmek suçtur. Hatta insan yaşamının boş yere riske atılması bile günahtır.

    Devletin korumasından yoksun, sürekli kıyım tehdidi altında olan bir ulus için yaşamın boş yere tehlikeye atılmasının yasak olması, iki bin yıl sonraki soykırımda edilgen bir tutumla gaz odalarına gidişe yol açmış olsa gerek.

    Yahudi bilginler, insanın, başkasının yaşamını hiçe sayarak kendi yaşamını kurtarmaya hakkı olmadığına karar vermiştir. Başkasının yaşamını kurtarmak için kendi yaşamını feda etmek de benimsenmez. Buna karşı ilginçtir; bir erkeğin yaşamının başarılabiliyorsa kurtarılması, bir kadınınkine oranla önceliklidir. Buna karşılık bir kadının çıplaklığının örtülmesi erkeğe oranla önceliklidir. Tipik ataerkil toplum geleneği yansıması…

    Yahudi inancında “kalıtımla geçen günah” düşüncesi hiçbir zaman benimsenmemiştir. Yahudiler eski toplumlar arasında ölüm ile, ölümden sonraki yaşamla en az ilgilenen ulustur. Yahudilikte inanç ve öğretiden çok davranışa, tapınmaya önem verilir. Kurala uymak inançlı olmaktan önemli tutulur.

    İsa’nın (dolayısıyla Tanrı’nın) öldürülmesi konusunda Yahudileri suçlayan İncil yazarı havarilerin iddiaları arasında; o zamanki Yahudi din liderlerinin, İsa’nın halk arasındaki saygınlığının kendilerinin prestijini sarsacağı korkusu da yer alır. (Markos 11, 19; Luka 12) Yahudi tarihini araştıran uzmanlar, İsa’nın yaşam döneminde Sanhedrin’in ölüm cezası vermesinin olanaksız olduğunu belirtir. İsa’nın ölümünden çok sonra, Kudüs’teki Herodes Tapınağı’nın yıkılmasının ardından yani 70 yılından sonra oluşturulan meclisin bu tür kararları aldığını öne sürerler.

    Kimi araştırmacılar ise bu kanının aksini savunur.

    Dolayısıyla İsa’nın yargılanmasında bu Yahudi din otoritesinin ilgisi olup olmadığı konusu pek açık değildir.

    Hıristiyanlar Pontus Pilatus’u suçsuz, olayların akışına kapılmış tutsağı gibi gösterir. Bu durumda, Pontus Pilatus’un neden hiçbir Yahudi geleneği olmadığı halde haydut ve katil mahpus Barabbas’ı bir Yahudi bayramında azat etmeyi kabul ettiği, dürüst bir kişi olarak tanımladığı İsa’yı ise hapis olarak tutmaya devam ettiği konusu açıklanamaz.

    20. yüzyıl başlarının Fransız yazar-tarihçilerinden Henri Daniel Rops, “Jesus et son Temps” (İsa ve Dönemi) adlı yapıtında, Pontus Pilatus’un devletin yönetilmesinin güç olduğu bir dönemde; sosyal bir çalkantı oluşturan bir kişinin tutukluluk durumunu devam ettirmekten başka seçeneği olmadığını belirtir. Tarihçi Philon ve Flavius Josephus da, “iyi Pontus Pilatus” deyişinin doğru olmadığı konusunda kanıtlar sunmuşlardır. Bu görüntü, Yahudi karşıtı polemik için âdeta icat edilmiş, Yahudilerin rolü değiştirilmiş, İsa’nın öğretilerine karşı nefret besledikleri gibi bir görüntü yaratılmıştır. Oysa Hıristiyanların ilk topluluk ve tarikatları Yahudilerden oluşmuştu. Gerek Markos, gerek Matta, gerek Luka gerekse Yuhanna’nın İncillerinden belli olduğu üzere, o dönemlerde Yahudilerin güçlü Romalılara saygılı görünmek zorunda olduklarını da dikkate almak gerekir.

    Konu din bilimsel açıdan incelendiğinde; Yahudilerin “Tanrı’nın Oğlu’nu öldürdükleri” iddiası da tutarlı değildir. Katolik Kilisesi’nin önemli çehrelerinden Kardinal Ruffi, «Tanrı öldürülemez.» diyerek, yüzyıllardan beri süren bu tartışmalara son vermiştir. Diğer yandan Yuhanna da zaten İsa’nın yaşamını bilerek feda ettiğini, onu kimsenin öldürmediğini yazmıştır. (Yuhanna 10: 17-18), Bir diğer deyişle, İsa’nın bu bireysel seçiminde Yahudilerin herhangi bir rolünün olmadığı da öne sürülmüştür. Nitekim 1962-1965 yılları arasında toplanan ve gündemi “dinler arası diyalog” olan 2. Vatikan Konseyi, İsa’nın çarmıha gerilmede kendi istencini kullandığına karar vermiştir. Ancak bu kararda güdülen amaç, Yahudi toplumuna şirin görünerek Hıristiyanlığa puan kazandırmaktan başka bir şey olmasa gerek.

    Nitekim son yıllarda Katolik Kilisesi ile Yahudiler arasında olumlu yaklaşımlar sergileniyor. Bu amaçla, 1947 yılında İsviçre’nin Seelisberg kentinde “Yahudi-Hıristiyan Arkadaşlığı” adı altında toplanan bir uluslararası kongrede, Yahudi-Hıristiyan dostluğunun pekiştirilmesi, bunun için de Kilise’nin bazı ilkeleri benimsemesi kararlaştırılmıştır: “Les Dix Points de Seelisberg” (Seelisberg’in On Noktası) olarak bilinen bu ilkelerden en önde gelenleri şöyle:




  3. Asel
    Bayan Üye
    l) İncillerde ve Tevrat’ta sözü edilen aynı Tanrı’dır

    2) İsa, İsrailoğullarından Davut’un soyundan gelen Yahudi asıllı bakire Meryem’den dünyaya gelmiştir.

    3) İlk havariler Yahudi idi.

    4) Hıristiyanlığın yüceltilmesi amacıyla Yahudilik aşağılanmamalıdır.

    5) Yahudi kelimesi, İsa’yı çarmıha gerenleri çağrıştıracak bir tarzda kullanmamalıdır.

    6) İsa’nın insanları günahlarından arındırarak öldüğü anımsanmalıdır.

    Bu maddeleri sıralayan Katolik Kilisesi, dinlerin birleşmesini değil, yüzyıllarca süregelen haksızlık ve acılara son vermeyi, nefret yerine dostluğu ve arkadaşlığı yerleştirerek toleranslı bir tutuma yönelebilmeyi amaçlamakta olduğunu öne sürmektedir. Katolik Kilisesi’nin bu tutumunun aslında bir tür “takiyye” olduğunu öne sürenler de vardır. Onlara göre Katolik Kilisesi, daha önceki dönemlerde Hıristiyanlarca aşağılanan, tecrit ve tehcir edilen, kıyıma uğratılan Yahudileri, bu kez yirmi yüzyıldır unuttuğu Yahudi-İbrahim anlaşmasını anımsarcasına, arkadaşlık görünümü altında Hıristiyan inancı içinde eritmeyi öngörmektedir. Bu kez Yahudi dini inkâr edilmemekte ama bu dinin Hıristiyanlığı hazırlama onurunu taşıdığı söylenerek, bir Yahudinin aynı zamanda Katolik bir Hıristiyan olması için bir engel olmadığı ileri sürülmektedir.

    Yahudilik ve Hıristiyanlık arasındaki etkileşim de ayrı bir inceleme konusu… Yahudilere Hıristiyanlık, Roma çoktanrıcılığının yeni bir biçimlenmesidir. Bunda, Hıristiyanlıkta ikonalara, resimlere yer verilmesinin de büyük katkısı vardır. İnsanoğlunun ilk işlediği günah, ruh ile beden arasındaki ikilem gibi bazı konularda benzerlikler varsa da, Hıristiyanlık evrenselliğe, Yahudilik ise bir etnik grubun dini olmaya yöneliktir.

    Açık olan özellik şudur: Hıristiyanlık, her ne kadar önceleri Yahudi başlangıçlara sahipse, Tevrat’ı Eski Ahit şeklinde kabullenip süregelmişse de, zamanla manevî kurtuluşa ilişkin değişik felsefesi, adanma ve merhamet şekilleriyle, duygusal ve düşünsel tavırlarıyla, tarihsel bilinciyle tümüyle farklı bir dinsel yaşam tarzına dönüşmüştür.

    Bu iki inancın asal konularda uyuşması beklenemez. 21. yüzyılın bu ilk yıllarında dinler arasında toleranslı bir anlayış yaratılması için insanlığın daha alacağı birçok yol olmasının yanında, toleransın yalnızca dinsel inanç dizgeleriyle değil, düşünce özgürlüğü, kölelik, sömürü düzeni ve terör, kadın-çocuk hakları, savaş gibi konularda da gerçekleşmesi gereklidir. Alıntı




+ Yorum Gönder