+ Yorum Gönder
Okul ve Eğitim ve Coğrafya Forumunda İnsan Doğası ve Eğitim İlişkisinde Ortaya Çıkan Sorunlar Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    İnsan Doğası ve Eğitim İlişkisinde Ortaya Çıkan Sorunlar









    İnsan Doğası ve Eğitim İlişkisinde Ortaya Çıkan Sorunlar Neler Olduğunu Biliyor Musunuz?

    İnsan başarılarının öncelikle dilin ve akılsallığın bir başarısı olduğu ve ayrıca bunun bir sonucu olarak da kültür bağlamında başarıların bir sonucu olduğu söylenebilir. Böylece eğitim de insan doğasını, yani insanın kendisini, kendi varlığını gerçekleştirmesinin bir yolu olmaktadır. Çünkü eğitim, çeşitli akılsallık formlarında ulaşılan başarıyı temsil etmektedir. Eğitim insanları değiştirir ve onları değiştirirken bir bakıma doğalarını da oluşturmuş olur. Bu durumda, her ne kadar genel ve tarih-üstü bir insan doğası olmasa da, insana ilişkin temel bir betimleme yapmak gerektiğinde şunları söylemek mümkündür: akılsallığı, değiştirilebilir olması ve gizilgüçle dolu olması.(Büyükdüvenci 2001:87) Bunlar insanın doğasına ilişkin, ama aynı zamanda tarihin ve kültürün, tarihselliğin de izlerini taşıyan nitelikler olarak karşımıza çıkmaktadır. Söz konusu gizilgücün (potansiyelitenin) nasıl gerçekleştirileceği ise, büyük ölçüde insanın eğitimsel kararlarına bağlı olan bir şeydir. Ama burada şunu söylemek yerinde olur: insan eğitimle insan olabilen bir varlıktır. Başka bir deyişle eğitim süreci, insanın insan kimliğini edinmesinde yadsınamaz bir yere sahip görünmektedir. Bu noktada asıl önemli problem, insana uygulanan eğitimsel yöntem ve yaklaşımların, programların vb. söz konusu insanın olanaklarını ne ölçüde ortaya çıkarıp geliştirebildiğidir. Felsefenin eğitimle ilgi rolünü de burada bulabiliriz. Felsefeye düşen görev, eğitimle ilgili kararların alınmasında ve belli eğitim modellerinin oluşturulmasında, kendilerinden hareket ettiğimiz ilkeleri ve ulaşılacak amaçları belirlemeye çalışmaktır. Bu açıdan felsefi insan anlayışı/düşüncesi, her türlü eğitim düşüncesinin de temeli durumundadır.
    İnsan doğası hakkındaki düşüncelerin ve kabullerin, onun eğitilme/öğretilme sisteminin de temelini oluşturması söz konusudur. İnsanı görme biçimi, onun eğitimine yön verilmesinde belirleyici bir rol oynar. “İnsan nasıl görülüyorsa, ona göre bir sistem kurma çabası ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda insan, doğası gereği saldırgan mı uysal mı, bencil mi özgeci mi, otoriter mi demokratik mi, bireysel mi toplumsal mı, ruhsal bir varlık mı maddesel bir varlık mı ya da insan doğası gereği iyi mi kötü mü şeklinde birçok karşıt kutup oluşturmak mümkündür. Bu antinomiler psikoloji, sosyoloji ya da felsefe ile temellenen pek çok pedagojik yaklaşımı öngörmektedir.”(Akdağ 2006)

    Özellikle çağımızda, insana ve insanın neliğine (mahiyetine) ilişkin sorunlar, felsefe alanında büyük bir öneme sahiptir. Ancak, insanın neliğine yönelik yaklaşımlarda, görüş ve düşüncelerde, insanın tek yönlü, dar bir açıdan ele alınması durumuyla da sıkça karşılaşıyoruz. Örneğin doğalcı ve pozitivist öğretilerde insan bir içgüdü varlığı olarak görülmektedir. Buna göre, insan bir tür alet hayvanıdır. Bu düşünceden hareketle, insanla hayvan arasında özce bir ayrılık değil, bir derece ayrılığı bulunduğu öne sürülmektedir. Bir anlamda insanın özel bir hayvan türü olarak görülmesi söz konusudur. Bacon, Comte, Spencer gibi pozitivistlerin insan anlayışlarında bu türden bir yaklaşımın egemen olduğu göze çarpar. Çeşitli doğalcı öğretilerde de insan, bazı içgüdülerle belirlenmeye ve açıklanmaya çalışılmaktadır.(Büyükdüvenci 2001a:89-90)

    Çelişmenin, insan varlığının gerçek öğesi olduğuna dikkati çeken Cassirer ise şöyle demektedir: “İnsanın bir ‘doğası’, yalın ve türdeş (homojen) bir varlığı yoktur. O, varolanla varolmayanın garip bir karışımıdır. İnsanın yeri bu iki karşıt kutup arasındadır”(Cassirer 1980:22) İnsan yaşamının karmaşık akışı içinde tüm düşünce ve inanç düzeneğimizi harekete geçiren gizli itici gücü bulmamız gerektiğini belirten Cassirer, insanın doğasına yönelik ortaya konulan kuramların ana ereğinin, insan doğasının birliğini ve tek biçimliliğini kanıtlamak olduğunu söyler. “Ama bu kuramların öne sürdükleri açıklamaları incelediğimizde insan doğasının birliği kuşku götürür bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Her filozof, Taine’in l’idee maitresse (ana düşünce) diye adlandırdığı kaynağı ve ana yetiyi bulmuş olduğuna inanmaktadır. Ama bu ana yetinin özyapısının açıklanmasına sıra geldiğinde tüm açıklamalar birbirlerinden ayrılırlar; giderek birbirleriyle çelişirler. Her düşünür bize insan doğasına ilişkin kendi görüşünü verir.() Nietzsche, güç istencinden söz eder. Freud dikkatleri cinsel içgüdüye çeker. Marx ise en yüksek yeri ekonomik içgüdüye verir. Her kuram, içinde deneysel olguların önceden tasarımlanmış bir örneğe uymak üzere zor ve baskı gördüğü bir ortam haline gelir”(Cassirer 1980: 30)

    İnsanın doğasını ortaya koymaya yönelik tekçi (monist) yaklaşımlarda insanın bir bütün olarak görülmesi olanaksızdır. İnsan kendisini çeşitli fenomenlerde ortaya koymaktadır: isteme, inanma, çalışma, eğitme ve eğitilebilme, sanat yapma, devlet kurma, sevme ve sevilme vb. İnsan, içinde yaşadığı fiziksel evrenin yanı sıra, simgesel bir evren de oluşturmaktadır. Dil, din, sanat, bilim, teknik, devlet vb. İşte bu simgesel evrenin parçaları ve aynı zamanda insan yaşantısının karmaşık dokularıdır. Bunlar insanı insan kılan şeylerdir. Çünkü hayvanlarla karşılaştırıldığında, insanın kalıtımla getirdikleriyle varlığını sürdürmesi olanaksızdır. İnsan, tarihsel süreç içinde yarattığı kültür bağlamında kendini gerçekleştirmiştir. Yani insan hazır ve tamamlanmış değildir. Bir bakıma olmakta olan oluştur. Gasset’nin sözlerini hatırlarsak, insan kendisinin yaptığı, meydana getirdiği şeydir. İnsanın gelişmesi ve yaşamını sürdürebilmesi, onun durmaksızın öğrenmesini gerekli kılar. Kendi dünyasını oluşturan insanın, potansiyel olarak sahip olduğu ham, işlenmemiş, gelişmemiş yetilerini açığa çıkarmak için eğitilmesi zorunlu olmaktadır.

    Eğitimin kültürel bir bağlam içinde ortaya çıktığını belirten Sierra-Guiterrez’e göre, “Eğitimin temeli kültürel bağlamlara uzanır. Kişiler biyolojik, estetik, pratik, entelektüel, dinsel vb. bazı deneyim biçimlerinin üretilmesiyle oluşan anlamlara ve değerlere katılırlar. Böylece onların kendiliğinden ve öğrenme sürecine öz-yönelimleri, çalışmada insani işbirliği, dil ve iletişimdeki öznelerarasılık ve toplumdaki gücün meşruluğunun temeli olarak ötekilerle işbirliğini meydana getirir. Eğitimin gelişimi kişilerin ve toplumların otonom bir biçimde benimsedikleri bir tarihsel öz-bilinçtir.”(Sierra-Guiterrez 1998)

    Eğitimle insan ve insan doğası arasındaki bağıntı hakkında Reboul şunu söyler: “Eğitimin amacı her bireye, gerçekten insani olan bir kültür içinde doğasını gerçekleştirme olanağını sağlamaktır.() ?u halde eğitimi bir terbiyeden veya kendiliğinden bir olgunlaşmadan farklı kılan şey insani olanla kurulan bu temel bağdır. İnsan olmak, insan haline gelmeyi öğrenmektir. () ‘İnsan haline gelmek’ hiçbir zaman tamamlanmaz ve insani kültüre ulaşmak hiçbir zaman elde edilemez: eğitime son verecek bir insanlık diploması yoktur!”(Reboul 1991:30)

    İnsan bir imkanlar varlığı olmasından dolayı, Varoluşçuların vurguladığı gibi, yeryüzündeki varoluşundan sorumludur ve bu sorumlulukla varlığını sürdürme ve diğer var olanlarla ve kişilerle birlikte yaşama durumundadır. Bireye düşen sorumluluk kadar topluma ve insanlığa düşen sorumluluk ve işlevler de vardır. Kant’a göre, insanda, yeryüzünde tek akıl sahibi yaratık olarak aklın kullanımına yönelen doğal yetenekler, tam olarak bireyde değil, ancak türde (insanlıkta) gelişebilirler. Kant, insanın doğal yeteneklerine ve imkanlarına ilişkin olarak şunları söyler: “Doğa insanın hayvansal varlığının mekanik düzeni ötesindeki her şeyi kendisinin yapmasını, içgüdüsü olmadan kendi aklıyla yarattığından başka bir mutluluktan ve yetkinlikten pay almamasını istemiştir. Çünkü doğa gereksiz hiçbir şey yapmaz ve amaçları için kullandığı araçlarda müsrif değildir. Doğa insana akıl ve akla dayanan irade özgürlüğü vermiştir; bunu yapması, bağışları bakımından doğanın maksadının açık bir belirtisiydi. İnsan içgüdüyle yönetilmemeliydi, ne de öğrenimi doğuştan bilgi donatımına dayanmalıydı; tersine, her şeyi kendisi yapmalıydı. İnsanın yiyeceğine ve giyeceğine ait araçları ile dış güvenliğini sağlayacak savunma araçları kendisi tarafından icat edilmeliydi. Bu yüzden doğa insana, ne öküzün boynuzlarını, ne aslanın pençesini ne de köpeğin dişlerini vermiştir; doğa ona yalnızca ellerini vermiştir. Yaşaması için her türlü sevinç ve rahatlık sağlayan araçlarının, yetenek ve zekasının, hatta iradesindeki iyiliğin bile kendi ürünü olması ondan istenmiştir. Doğa, insanı doğal araçlarla donatmada yaptığı tasarruftan sanki hoşnutluk duymuş; insanı hayvanlara özgü araçlarla donatmasında öyle tamahkar davranmış ki, sanki insanın başlangıçtaki varlığının en önemli ihtiyacını kesinlikle ölçmüş. Böylece insandan sanki şunu istemiş: Eğer günün birinde sen, içinde bulunduğun bu ilkellikten büyük bir becerikliliğe (dünyada olabileceği kadar), bir düşünme yetkinliğine ve bu sayede de mutluluğa kavuşursan, bu uğurdaki çaba yalnız sana ait olsun, senin borcun yalnız kendine olsun”(Kant 1982).








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Kant’ın ifade ettiği gibi, insanın başka canlı varlıklardan bütünüyle farklı olan bir özelliği söz konusudur. Bu da, insanın yetenekleri ve imkanları bakımından “eğilip bükülebilen”, şekil kazanabilen bir varlık olmasıdır. Eğitimin insan için önemli olması, onun her şeyi öğrenmek zorunda olmasındandır. İnsanın bütün kazanımları, edinmeleri eğitimin ürünüdür. Eğitilme, insan doğar doğmaz başlar. Eğitim, insanın yalnızca tavır ve hareketlerini, davranışlarını değil, bütün yeteneklerini de geliştiren bir süreçtir. İnsanın akıl, dil, kişilik gelişimi ve alışkanlıklar kazanması ancak toplum ve kültür içinde söz konusudur. Toplumsallaşma süreci içinde birey, kendisine yönelik etkileri içselleştirmektedir. Ancak, erken yaşlarda çevreden gelen etkileri taklit ettiğinin bilincinde değildir. Yaşadığı kültürün temel değerlerini sürekli olarak kişilik yapısına eklediğinin de bilincinde değildir. Bu bakımdan, insanı kuşatan çevre ve başkalarının dünyası olarak adlandırdığımız ilk iki kategori içerisinde insan “itaat”i öğrenmektedir. Uzun bir “itaat eğitimi”nden sonra yetişkin olmakta ve ayakları üzerinde duran, kendi kararlarını kendisinin aldığı bir birey olması beklenmektedir. Bu durum, genel bir insanlık durumu olarak da görülebilir. Yusuf Atılgan Aylak Adam adlı yapıtında böylesi bir durumla ilişkili olarak şunları söyler: “Bütün çağların trajedisi bu, Ku-ya-ra: Kumda yatma rahatlığı. A-da-ko: Ağaç dalı kompleksi. () Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden, uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben ağaç dalı kompleksi diyorum. Genç hastalığıdır. () Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako’yu budarlar. Onu gövdeden ayırmak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa fayda etmez. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona”(Atılgan200: 132)

    Toplumsal-kültürel çevre, bireyin gelişimi üzerinde en önemli etkiyi yapmakta, bu etki uzun bir zaman kesitinde sürmekte ve çoğu zaman bu durumun bilincine varılması da söz konusu olmamaktadır. Toplumsal-kültürel çevrenin etkilerinin ağır basması sonucu, insanın kendisi olmasını önlemekte ve onu sürünün bir üyesi haline getirmektedir. İşte bu bakımdan varoluşçu felsefe ve bu felsefeye dayanan hümanist eğitim, kişileri özgürlüğe çağırır, insana yeni yollar açar ve ona, kendi geleceğinin kendi istemesine bağlı olduğunu, kendi geleceğini kendisinin çizebileceğini gösterir. Burada söz konusu olan özerk insandır. Bu konuda Camus’nun yapıtlarında yol gösterici unsurlar bulunabilir. “Camus’nun çağdaş eğitilmiş insan kavramında önemli bir nitelik olarak ‘özerklik’ (otonomi) ön plana; insan kendini yönetme içsel yetisi… dikkatli bir anlam arayışı… dıştan değil içten gelen inançla eylemde bulunma. İnsanın kendi içindeki ve üzerindeki içsel ve dışsal baskıları bilinçli bir biçimde inceleyerek, anlayarak ve değerlendirerek kendi değeri konusunda içgörüye, bireysel kimliğe ve kendi kendini yönlendirmeye ulaşması. Bu belirleme aynı zamanda mevcut eğitim sistemindeki yanlışlığı da vurgulamaktadır; mevcut sistem, bireyin kendi yolunu çizmesi için gerekli gücü ve özerkliği geliştirmekten çok, iyi döşenmiş bir yolda uygun biçimde bireyi gütmektedir.”( Büyükdüvenci 2001b: 68)

    İnsanlığın en yüksek ödevinin üst-insanı yetiştirmek olduğunu savunan Nietzsche’ye göre, bu aynı zamanda eğitimin de en yüksek görevidir. Onun ifade ettiği “eğiticilerin eğitimi” ödevi, bir bakıma kendini eğitmedir. Nietzsche’ye göre eğitim, ruhun etkinliğini gerektirir ve bir kişide en iyiyi ortaya çıkarmayı amaçlar. Bu nedenle eğitimi tanımlayan şey, olguların, becerilerin ve tekniğin kazanılması değil, ama öğreticiden öğrenciye tutku ve iradenin iletilmesidir. Eğiticilerin öğrenciler için bir model olması söz konusudur. Gerçek eğiticinin başarısı ve mutluluğu da, ancak öğrencilerin kendi bağımsızlık/özgürlük taleplerinin başlamasıyla ortaya çıkar.(Smeyers 1998)

    Kişisel özgürlük ve sorumluluk felsefesi olarak Varoluşçuluk, insanın kendini bulmasını, özünü elde etmesini vurgular ve şu ilkenin unutulmaması gerektiğini ifade eder: Hiçbir şey insanı kendinden, benliğinden kurtaramaz. Bu nedenle varoluşçuluk, bir eylem ve etkinlik felsefesi olarak dikkati çeker. Varoluşçu anlayış üzerine kurulan eğitim kuramı da, diğer felsefelerden farklı olacaktır. Çünkü diğer felsefeler, esas olarak insanın toplumsal doğasını dikkate almakta ve öğrenciyi (insanı) arkadaşlarının, yani toplumsal çevresinin yaşam tarzına uymasını gerektiren bir eğitim sistemi öngörmektedirler. Oysa varoluşçuluk, bireyin kendine uygun bir eğitimi talep eder. Varoluşçuluk için eğitim, insanın kendini gerçekleştirmesini sağlayan bir araç konumundadır. Bu nedenle eğitim, bireyin yaşama bakış açısını zenginleştirmeli, onun seçimler yapmasını sağlayacak yaşantılara göre düzenlenmelidir. Bu anlamda eğitim, insanı “sınır durumu”na getirme süreci olarak kabul edilmektedir. Eğitim, öğrenciyi kendi varoluşunu gerçekleştirmeye, özgürce seçim yapmaya, sorumluluk duymaya, yaratıcılığını ortaya koymaya yöneltmelidir. Varoluşçu felsefede insan, okulun, bilginin ve aklın üstündedir. Bu durumda çocuk, bir bütün olarak ele alınmalıdır. Çünkü o, hem yaşayan bir gerçeklik hem de olabileceği imkanları içinde barındıran bir potansiyeldir, olabilirliktir. Bu nedenle eğitim, kişinin kendini gerçekleştirmesine zemin hazırlamalıdır. Morin’e göre, “Gerçekten insani olan her gelişme, bireysel özerkliklerin, topluluğa katılımların ve insan türüne ait olma duygusunun birlikte gelişimini ifade eder.”(Morin 2003: 32) İnsan karmaşıklığının incelenmesini, eğitimin temel yönelimlerinden biri olduğunu belirten Morin’e göre, “Eğitim, insanın çok yönlü yazgısını göstermeli ve örneklerle açıklamalıdır: insan tütünün yazgısını, yani bireysel yazgıyı, toplumsal yazgıyı, tarihsel yazgıyı, kısacası birbirine geçmiş ve birbirinden ayrılmaz tüm yazgıları… Bu yönelim, tüm insanların ortak durumunu ve bireylerin, halkların, kültürlerin çok zengin ve gerekli çeşitliliğini öğrenmeye, dolayısıyla bunun bilincine varmaya ve nihayet yeryüzü yurttaşları olarak kökleşmemize varmalıdır.”(Morin 2003: 37)





  3. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    Sonuç: Nihilist Bir Dünyada Hümanist Eğitim Mümkün müdür ?



    Günümüzde pragmatist felsefeye dayanan düşünce ve uygulamaların dünyayı nihilizmin karanlığına sürüklediğini söylemek mümkündür. Değerlerin değersizleşmesi olarak karşımıza çıkan nihilizm sorunu çok boyutlu bir sorundur. Nihilizm bir felsefe sorunu olduğu kadar, bir ekonomi, etik, hukuk ve yaşama sorunudur da aynı zamanda. Dünyanın giderek nihilist bir duruma gömülmesi, eğitimle ilgili olarak da önemli problemlere neden olmaktadır. İnsan değerlerinin ve bir değer olarak insanın hiçe sayılması (hem ulusal politikalarda hem de uluslar arası politikalarda) etik değer bilincinin tahrip olması ve edinilememesiyle de bağıntılıdır. İnsan eylemlerini ortaya koyarken elbette sosyal, ekonomik ve politik koşullar/çıkarlar ve amaçlar tarafından yönlendirilmektedir. Ancak bu konudaki düşünce ve eylemlerimizin dayandığı bir değer bilinci de olmalıdır. Başka bir deyişle değer bilincine dayanmadıkça insanın kendisinin ve diğerlerinin değerini tanıması ve saygı göstermesi de beklenemez. Bu nedenle nihilizm sorunu kadar önemli olan ve tartışılması gereken değer kavramı ve değer bilinci kavramıdır.(Günay2007) İşte bu noktada insani değerlerin edinilmesinde, sürdürülmesinde ve gelişiminde eğitime düşen görevlerin olduğu yadsınamaz. İnsan değerlerinin korunduğu ve geliştiği bir dünya, ancak insan olarak niçin değerli olduğumuzun ve değerlerimizin neler olduğunun bilincine varmakla mümkündür. Böyle bir bilinci kazandırmak, ancak hümanist bir eğitim anlayışıyla mümkündür. Ancak günümüzde içinde yaşadığımız nihilist dünya içinde hümanist bir eğitim anlayışının benimsenme ve uygulanma imkanı da büyük güçlüklerle karşı karşıyadır. Günümüzde eğitim, tarihsel koşullar gereği, insanlık durumunu da göz önünde bulundurmalıdır. Morin’e göre, “Eğitim insanlık durumu üstüne bir ilk ve evrensel dersi içermelidir. Bizler gezegen çağında yaşıyoruz; ortak bir serüven, nerede olursa olsun insanları kucaklıyor. İnsanlar bireysel olduğu kadar kültürel çeşitliliklerini tanırken, aynı zamanda ortak olarak insan olma vasıflarını da görebilmelidirler.”(Morin 2003: 25)

    Günümüzde çoğulculuk, farklılık, çok-kültürlülük gibi kavramlar oldukça ilgi görmekte ve yaygınlık kazanmaktadır. Ancak bu noktada insan ve eğitim açısından yeni sorunların ortaya çıktığını da görebiliriz. İnsan ve kültür gerçekliğinin eğitimle ilişkisi konusunda uyarıcı ve yol gösterici düşünceler ortaya koyan Morin’e göre, “Kültürlerin çeşitliliğini görenler, insanın birliğini küçümseme ya da görmezlikten gelme eğilimindedir, buna karşılık insanın birliğini görenler ise kültürlerin çeşitliliğini ikincil olarak değerlendirme eğilimindedir. Oysa uygun olan, birliğin çeşitliliği sağlayan ve kolaylaştıran bir birlik, çeşitliliğin de kendini bir birlik içinde gören bir çeşitlilik tasarlanmasıdır.”(Morin 2003: 33)

    Her eğitim anlayışının temelinde belli bir insan anlayışının bulunduğunu vurguladık. Söz konusu insan anlayışı eğitim uygulamalarına yön verdiği, eğitim sürecinden geçen insanların kişiliklerini/kimliklerini biçimlendirdiği ve sosyal hayatın düzenlemesinde de rol oynadığı için büyük önem taşımaktadır. Eğitim idesinin temelindeki insan anlayışı ve yol açabileceği sonuçlar konusunda Çotuksöken şunlara dikkati çeker: “Eğitime katılan kişilerin insan anlayışı, değişmezliklere dayalıysa, eğitim sürecinin hiyerarşik ve otoriter bir yapı içinde oluşması kaçınılmazdır. Bunun tam tersi konumda yer alan insan anlayışına göre ise, insan özgür, açık bir varlıktır, bir olanaklar varlığıdır. İşte böyle bir insan anlayışına dayanan eğitim olgusu da özgürlüğü, açıklığı en temel değer olarak benimseyecektir. Böyle bir eğitim anlayışı, her öznenin aslında öğrenen bir özne olduğu temel düşüncesini içermektedir. Bu son belirleme, eğitim olgusunda günümüzde büyük önem taşımaktadır. Çünkü böyle bir eğitimde insan olanakları, potansiyelleri gerçeklik alanına taşınabilecektir. Olanaklar doğru biçimde değerlendirildiğinde insan aynı zamanda, insansal-hümanist değerlere bağlı olarak insanlaşacaktır.”(Çotuksöken 2008)

    İnsanın olanaklarının gerçeklik kazanabilmesi konusunda, tarihe baktığımızda ve günümüz dünyasını gözlemlediğimizde karşımıza karanlık bir tablo çıkmaktadır. Ancak bütün olumsuzluklara karşın insandan, insanın yaratıcılığından umutlu olmak gerekir. Morin’e göre, “Tarih boyunca, olanaklının olanaksıza döndüğünü ne yazık ki pek çok kez gördük ve insanın sahip olduğu en zengin olanakların hala gerçekleştirilmesi olanaksız kaldığını kestirebiliriz. Ama aynı zamanda, umulmadık olanın olanaklı olduğunu ve gerçekleştiğini de gördük; olası olandan daha çok, olası olmayanın gerçekleştiğini de birçok kez gördük; o halde, umulmadık olanı ummayı ve olası olmayan için çalışmasını bilelim.”(Morin 2003: 64)

    Gelecek, özgür ve yaratıcı insanların yapıp etmelerine, etkinliklerine yön veren şeydir. İnsanın tasarıları, beklentileri ve idealleri bakımından, “gelecek” kavramının önemi eğitimde de göz ardı edilemez. Gelecekle ilgili kaygılar ve umutlar, insani değerleri gerçekleştirme ve dünyayı daha yaşanılır kılma yönünde eğitimsel etkinlikler için de büyük rol oynamaktadır. İnsanın olanaklarının yapıcı ve yaratıcı yönlerde ortaya çıkması açısından, hümanist bir eğitime duyulan ihtiyaç da büyümektedir.





+ Yorum Gönder


egitim ve insan doğası arasındaki ilişki