+ Yorum Gönder
Gizliyara Güncel Konu Arşivi ve Ders Notları Forumunda Deneme yazıları örnekleri Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Deneme yazıları örnekleri








    aciiiiiillllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll llllllllll







  2. Mine
    Devamlı Üye





    Deneme Örneği: YALNIZLIK-Montaigne

    Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş, daha rahat yaşamak Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı pek bilmiyoruz Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır Bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir Ruh nerde bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları, daha az yorucu olmalarını gerektirmez Bundan başka, saraydan ve pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş olmuyoruz

    Ratio et prudentia curas,Non locus effusi late maris arbiter, aufert (Horatlus)
    Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir,O engin denizlerin ötesindeki yerler değil
    Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi bırakmaz
    Et post equitem sade atra cura (Horatius) Ve keder, atımızın terkisine binip gelir
    Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar Bizi onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize ettiğimiz işkenceler
    Haeret lateri letalis arundo (Virgilius)
    Öldürücü yara bağrımızda kalır
    Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler O da: Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş
    Quid terras alio calentes
    Sole mutamus? patria quis exul
    Se quoque fugit? (Horatius)
    Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
    Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?
    İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur geminin gidişine Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini değiştirmekle Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla Onun için kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi kendimizden koparmamız gerek
    Rupi jam vincula dicas;
    Nam luctata canis nodum arripit; attemen illi,
    Cum fugit, a collo trahitur pars longa catenae (Persius)
    Kırdım diyorsun zincirlerini;
    Evet, köpek de çeker koparır zincirini,
    Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak
    Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize; onunla dolu kalır düşlerimiz
    Nisi purgatum est pectus, quae prelia nobis
    Atque pericula tonc ingratis insinuandum?
    Quantae conscindunt hominem cuppedinis acres
    Sollicitum curae, quantique perinde timores?
    Quidve superbia spurcita, ac petulantia, quantas
    Efficiunt clades? Quid luxus desidiesque? (Lucretius)
    İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,
    Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!
    Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar
    Ne korkular içinde kıvranır insan!
    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,
    Öfke, gevşeklik ve tembellik!
    Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi kendisinden
    In culpa est animus qui se non efiugit unquam (Horatius)
    Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden
    İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı, ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı Kendimize dükkanın arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız Orada, yabancı hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş gibi konuşup gülmeliyiz Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın Kendi içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir; kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir Yalnız kalınca sıkılır, ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız
    In solis sis tibi turba locis (Tibulhıs)
    Issız yerlerde kendin için bir evren ol
    Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş vurur, ne laflara, ne gösterişlere
    Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle doğrudan doğruya ilgili değil Bakarsınız bir adam canını dişine takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir Bakarsınız bir başkası, bitkin, perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini Kim seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden de korkmak zorundayız Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere sokar, bunaltırız kendimizi
    Vah! quemquamne hominem in animum instituere, aut
    Parare, quod sit charius quam ipse est sibi? (Terentius)
    Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi
    Kendinden daha çok sevmeye kalkar?


    SEVGİLİ


    XIII asırdı Erbil Atabeği Muzafferüddin Gökbörü gül yüzlü, gül kokulu Nebiler Nebisi’nin dünyaya teşriflerini kutlama kararı aldı Mevlid-i Nebevi’nin mânâ zenginliğini yaymak, O sevilmeden hiçbir şeyin eksiksiz sevilemeyeceğini anlatmak; medeniyetin O’nun ile başladığını, güzelliğin O’nun ile tamama erdiğini; O’nun izinden gitmenin bir kurtuluş olduğunu ifade etmenin bir yolu idi

    “Nebiler Sultanı’nın vasıflarının şerhini durmadan anlatsam, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez” der Mevlânâ O’nu anlatmaya söz kâfi değil, ne desek hep eksik cümlelerimiz Mecâl deseniz, dermân deseniz hepten bitmiş “Ben o nağmelerden müteheyyicim / Ki yok ihtimali terennümün” İkbâl ifadesiyle

    Bazen bir acı yerleşiyor yüreklere, “ne kadar sevebiliyoruz O’nu” telaşı düşüyor kor gibi Kaç kere gördüğümüzü rüyamızda ışığını, kaç kere O’nun bize ağladığını anımsıyoruz? Çöle inen nur’un ümmetine verdiği emeği ne derece tartabiliyoruz? Bir gelenek gibi atadan alınan bilgilerle gündüzlerimizi gecelerimize ekliyor, gecelerimizden uyanıyoruz sabahlarımıza O denli eminiz ki toprağa nasıl gireceğimizden heyhât? Bir Rasûl idi, en sevgili idi; biliyordu mertebesini, hiç kusur etmedi Allah’a ibadetinde ve hiç terketmedi O’nu düşünmeyi “İste dünya ayaklarına serilsin” dendi oralı olmadı “Dile dağları devirelim seni üzenlerin üzerine” dendi kıyamadı kimseye Nebiler Nebisi’nin gül kokusu yayıldı çöl kumlarının üzerine Emin olmanın simgesiydi Güzelliğin işaretiydi Adı geçtiğinde herkes kendine gelirdi Kim görse bakışlarını yüzünden alamazdı İnsanların en güzeli, meleklerin gıbta ettiği, cennetin hasretle beklediği Nebiler Nebisi

    “On dört asır önce yine böyle bir geceydi
    Kumdan ayın on dördü bir öksüz çıkıverdi” *

    Geldi, vazifesini en güzel biçimde, eksiksiz yerine getirdi; giderken gözüyaşlı dostlar bıraktı arkasında O’ndan öğrendik sevmeyi, O’ndan öğrendik tevazuyu Dünyanın ötesinde bizi neyin beklediğini O anlattı bize Her hâli ile “Allah” diyen bir Rasûl’ün ümmeti olmak lütfuna mazhariyet ne büyük şerefti Melekler üç gün, üç gece ziyaretine geldiler Melekler hep saf tuttular arkasında Melekler O’nu seyretmeye doyamadılar Güzeller güzeli, en sevgili
    Biz seni anlayamadık
    Seni yaşayamadık
    Seni hissedemedik
    Seni bilemedik
    Seni asrın idrakine okutamadık
    Seni sevemedik
    Sevgili
    En sevgili
    Ey sevgili **

    * Mehmet Akif Ersoy
    ** Sezai Karakoç
    DÜŞE ÇAĞRI

    Severim gerçekçi edebiyatı Bu yaşa değin en çok onun ürünlerini, o yolda yazılmış hikayeleri, romanları, hep o çığırı öven denemeleri, eleştirmeleri okudum Bir hikayede, bir romanda anlatılanların, gerçekte olanlara benzememesi, çok kimseler gibi benim için de büyük bir suçtur Peri masallarından, dev masallarından çocukluğumda bile pek hoşlanmadım Olmayacak şeyler, benzerleri görülmeyecek insanlar anlatan hikayeler arasında beğendiklerim yoktur demeyeceğim, ama onlarda da gerçeği aradım "Bütün bunlar gene bir doğruyu söylüyor, ancak yazar gerçeği bir düşle örtmüş, kaldırın o örtüyü, arasından bakın, gerçeğin ta kendisini, çırılçıplak doğruyu bulursunuz" diye düşünürüm

    Bunun içindir ki bugünkü yazarlarımızın çoğunun gerçekçiliğe özenmelerine göneniyorum Bize hayatı anlatıyor, her gün gördüğümüz insanları tanıtıyorlar, okurlara çevrelerindekilerin de kendileri gibi düşünen, duyan, dertler çeken birer varlık olduğunu sezdiriyorlar İnsanoğlu, çoğu bencildir, yalnız kendiyle ilgilenir, kendi kendisiyle uğraşır da başkalarının gerçekliğini kavrayamaz Benliğimiz içine kapanır kalırız Bu kabuğu dışarıya değinmemize, yani temas etmemize bırakmayan bu benlik kabuğunu ancak edebiyat, gerçekçi edebiyat kırabilir Hani şiir okumayı, hikaye okumayı boş bir iş sayıp da kendilerine yakıştıramayan kimseler vardır, siz onlar arasında başkalarını anlayan, başkalarının dertlerine, kaygılarına ortak olan birini gördünüz mü hiç? Onu ancak edebiyat aşılar Batılıların edebiyata "humanites" yani "insanlıklar", demesi bundandır Kişiye insanlığı, insanca duyguları, düşünceleri aşılayan bilgiler ne denli gerçekçi olursa bu ödevini o denli iyi başarır

    Evet, severim gerçekçi edebiyatı, gerçekçi sanatı, bütün çığırlar arasında onun en üstün olduğuna inanırım Ama düşünüyorum da: "Bizi alıp düşler acununa götüren bir edebiyat da gerekli değil mi?" diyorum Bugünün birçok yazarları sanatın toplumsal görevi üzerinde türlü türlü sözler söylüyorlar Okurları düşler acununa alıp götürmek de edebiyatın toplumdaki görevlerinden biri değil midir? Biz gerçek içinde yaşıyoruz, duvarlarını yıkıp aşamadığımız bir gerçek içinde Onun da güzellikleri var elbette ama pek alıştığımız için göremiyoruz, tadamıyoruz o güzellikleri Edebiyat, sanat bize o güzellikleri sezdirsin Madame Rachilde'in "Güneş satıcısı"nı "Le Vendeur du Soleil" bir türlü unutamam, çok anlattım onu okurlarıma, bir kez daha anlatayım:

    Paris'in bir köprüsü üzerinde bir satıcı, bağırıyor, dil döküyor, sattığı nesnenin eşsiz güzelliklerini anlatıyor Başına toplananlar merakla bekliyorlar: Nedir acaba o adamın sattığı? En sonunda söylüyor: "Size güneşi, her gün gözlerinizin önünde duran, ama sizin bakmadığınız, güzelliğini göremediğiniz güneşi satıyorum Bakın; bakın! Sizin bütün hülyalarınızdan güzel değil mi?" Dinleyenlerin çoğu omuzlarını silkip gidiyor, ancak bir iki kişi: "Sahi! Ne de güzelmiş!" diyorlar

    Şairin, hikayecinin o adama benzemeleri gerektir Bize gözümüzün önünde duran, ama alışık olduğumuz için artık fark edemediğimiz güzellikleri anlatmaları, sezdirmeleri gerekir Hayatın yalnız iyi yanlarını söylesinler demek mi istiyorum? Hayır Acıları, kötülükleri, çirkinlikleri söyleyerek de o işi başarabilirler, okurlara yaşamanın güzel bir şey olduğunu sezdirirler de acılar, kötülükler, çirkinlikler karşısında irkilmenin kutluluğunu, o yürekler paralayan mutluluğu duyururlar Bütün o acıları, kötülükleri, çirkinlikleri kaldırmaya özendirirler de insan olmanın onurunu duyururlar onlara

    Yapsınlar bunu şairlerimiz, hikayecilerimiz, bunu yapmak için de gerçekçi olsunlar Peki, ama yalnız bu yeryüzünün, yaşamanın güzelliğini göremeyenlere, sezemeyenlere midir sanatın yararlığı? Güneşi satan adam muradına erdi, hepimize güneşin güzelliğini anlattı, bizi hayatın tekdüzeliğinden kurtarabilir mi? Bugün düne benziyor, yarın bugüne benzeyecek Çeşit çeşit güzellikler var yöremizde, güneş doğuyor, batıyor, yıldızlar parlıyor, karanlık, soğuk, kasırgalı gecelerin bile bir tadı var Çiçekler açıldı, yarın solacak, hepsi ayrı bir duygu veriyor kişiye İyi, hepsi iyi ama hep tekdüzelik içinde geçen bu güzellikler bıktırıyor, tekdüze olduğu için çirkinleşiyor Biz o tekdüzeliklerden kurtula- mayacağımızı anlıyoruz da bir perişanlık duyuyoruz içimizde Yalnız yaşlılar mı kapılıyor bu melale? Bu üzüntüden bizi yalnız hülya kurtarabilir Ama, hülyalar kurmak her kişinin elinden gelir mi sanırsınız? Gerçeğin güzelliklerini sezmek her kişiye vergi değildir de gerçekten silkinip kendine daha gönlünce bir acun kurmak her kişiye vergi midir? İyi bir dinleyin kendinizi Hülyalarınız da günleriniz gibi, hep birbirine benzemiyor mu? Çevrenizdeki gerçeğin tekdüzeliğinden kurtulamadığınız gibi, hülyalarınızın da tekdüzeliğinden kurtulamıyorsunuz, onlar da sizin için, gerçek sahibi, birer duvar olmuyor mu? Size yeni yeni hülyalar kurabilmeniz için yardım edilmesini istemez misiniz? Toplumda edebiyatın, sanatın böyle bir görevi de vardır Gerçekçi sanat Doğru, en üstünü belki o Ama ötekinin, bizi olmayacak şeyler acununa, düşler acununa sürükleyip götüren, yalanlar söyleyen, masallar anlatan sanatın gerekliliğini de unutmayalım Bizi, tekdüzelik içinde sürüp giden hayattan silkindiğimiz sanısı vererek avutan edebiyatı da büsbütün küçümse- meyelim Hülyaya çağırıyorum sizi, o acunda ne güzel şeyler var Ama ben bir şair, bir hikayeci değilim ki size onları anlatabileyim

    Fransız düşünürlerinden Jules Soury'yi bir gün yolda görmüşler; "Bütün masalları çürüttüm, yıktım Masalsız kaldım Bana masal verin, masal verin bana, masalsız yaşayamıyorum!" diye bağırıyor Çıldırdı demişler onun için, belki de çılgınlıktan o gün kurtulmuşturNURULLAH ATAÇ




  3. Asel
    Bayan Üye
    Deneme Yazısı Örnekleri

    Deneme Yazısı Örnekleri Hakkında


    Deneme Örneği 1
    Yalnız yaşamanın bir tek amacı vardır sanıyorum; o da daha başıboş, daha rahat yaşamak. Fakat her zaman, buna hangi yoldan varacağımızı pek bilmiyoruz. Çok kez insan dünya işlerini bıraktığını sanır; oysaki bu işlerin yolunu değiştirmekten başka bir şey yapmamıştır. Bir aileyi yönetmek bir devleti yönetmekten hiç de kolay değildir. Ruh nerde bunalırsa bunalsın, hep aynı ruhtur; ev işlerinin az önemli olmaları, daha az yorucu olmalarını gerektirmez. Bundan başka, saraydan ve pazardan el çekmekle hayatımızın baş kaygılarından kurtulmuş olmuyoruz.

    Dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir, O engin denizlerin ötesindeki yerler değil.

    Ülke değiştirmekle kıskançlık, cimrilik, kararsızlık, korku, tutku bizi bırakmaz.

    Ve keder, atımızın terkisine binip gelir.

    Onlar manastırlarda, medreselerde bile peşimizi bırakmazlar. Bizi onlardan ne çöller kurtarabilir, ne mağaralar, ne de bedenimize ettiğimiz işkenceler

    Öldürücü yara bağrımızda kalır.

    Sokrates'e birisi için, seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da: Çok doğal, çünkü kendisini de beraber götürmüştür, demiş.

    Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
    Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?

    İnsan önce içindeki sıkıntıyı dağıtmazsa yer değiştirmek daha fazla bunaltır onu: Nasıl ki yerine oturmuş yükler daha az engel olur geminin gidişine. Bir hastaya iyilikten çok kötülük edersiniz yerini değiştirmekle. Hastalığı azdırırsınız kımıldatmakla, nasıl ki kazıklar daha derine gidip sağlamlaşır sarsıp sallamakla. Onun için kalabalıktan kaçmak yetmez, bir yerden başka bir yere gitmekle iş bitmez: İçimizdeki kalabalık hallerimizden kurtulmamız, kendimizi kendimizden koparmamız gerek .

    Kırdım diyorsun zincirlerini;
    Evet, köpek de çeker koparır zincirini,
    Kaçar o da, ama halkaları boynunda taşıyarak

    Zincirlerimizi götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize; onunla dolu kalır düşlerimiz.

    İçi arınmamışsa, neler bekler insanı,
    Kendi kendisiyle ne savaşlar eder boşuna!
    Tutkuları içinde ne kemirici kaygılar.
    Ne korkular içinde kıvranır insan!
    Ne çöküntüler yapar bizde gurur, şehvet,
    Öfke, gevşeklik ve tembellik!

    Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi kendisinden.

    Ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden.

    İnsanın, olanak varsa karısı, çocuğu, parası ve hele sağlığı olmalı, ama mutluluğunu yalnız bunlara bağlamamalı. Kendimize dükkanın arkasında, yalnız bizim için bağımsız bir köşe ayırıp orada gerçek özgürlüğümüzü, kendi sultanlığımızı kurmalıyız. Orada, yabancı hiçbir konuğa yer vermeksizin kendi kendimizle her gün başbaşa verip dertleşmeliyiz; karımız, çocuğumuz, servetimiz, adamlarımız yokmuş gibi konuşup gülmeliyiz. Öyle ki, hepsini yitirmek felaketine uğrayınca onlarsız yaşamak bizim için yeni bir şey olmasın. Kendi içine çevrilebilen bir ruhumuz var; kendi kendine yoldaş olabilir; kendi kendisiyle, çekiş dövüş, alışveriş edebilir. Yalnız kalınca sıkılır, ne yapacağımızı bilmez oluruz diye korkmamalıyız.

    Issız yerlerde kendin için bir evren ol

    Erdem, der Antishenes, kendi kendisiyle yetinir; ne kurallara baş vurur, ne laflara, ne gösterişlere.

    Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimizle doğrudan doğruya ilgili değil. Bakarsınız bir adam canını dişine takmış, kurşun yağmuru altında, yıkık bir kale duvarına tırmanıyor bütün hıncıyla; bir başkası, karşı tarafta, kan revan içinde, aç susuz savunuyor o kaleyi ölesiye: Kendileri için mi gösteriyorlar bu yararlığı? Uğrunda ölecekleri ve hiç görmedikleri insan belki o sırada kılım kıpırdatmadan keyif sürmektedir. Bakarsınız bir başkası, bitkin, perişan, saçı sakalı birbirine karışmış kitaplıktan çıkıyor gece yansından sonra: Bunca kitabı daha iyi, daha akıllı bir insan olmak için mi karıştırdı sanırsınız? Yok canım sen de! Ya ölecek o kitaplıkta ya öğretecek yarınki kuşaklara Platus'un dizelerini hangi düzenle kurduğunu ve falan Latince sözcüğün nasıl yazılması gerektiğini. Kim seve seve feda etmiyor sağlığını, canını şan şeref için? Oysa kalp bir paradan başka nedir ki şan şeref? Kendi ölümümüzden korkmakla yetinemeyiz; karılarımızın, çocuklarımızın, adamlarımızın ölümünden de korkmak zorundayız. Kendi işlerimizden çektiğimiz sıkıntı yetmiyormuş gibi komşularımızın, dostlarımızın işleriyle de dertlere sokar, bunaltırız kendimizi.

    Vah, vah! Nasıl olur da insan bir şeyi
    Kendinden daha çok sevmeye kalkar?

    Yalnızlık / Montaigne

    --------------------------------------------------------------------------------

    Deneme Örneği 2

    Bir zamanlar sokaklarda mahalle aralarında top,misket saklanbaç oynayan hayal dünyasında yaşayan mutluluğu oyunda arayan saf çocuklardık. Bi yerimiz acıdığında yada kanadığında annemizin öpücüğü ile iyileşceğini düşüncek kadar saftık şimdi ise acının ne denli gerçek oldunu öğrendik.Ağladığımızda ise hemen herşeye kanar bi elma şekeri yada kırmızı mavi bir balonla kandırılırdık susmak için ölede olurdu zatenLise yada üni ye gidenlere abi abla derdik sonra büyüdük zamana yenik düştük biz abi dediklerimizin yerini aldık bizim yerimizede başka çocuklar aldı ve onlar bizi gördüklerinde abi abla demeye başladı. Artık çocuk değildik anladık ve her yıl bir adım daha atıyoruz ölüme artık çocukluk platonik aşklarımız olmıcak cam kavonozda sakladığımız misketlerimiz patlamsından korktumuz kırmızı balonlarımız,bez bebeklerimiz yok; en önemlisi hayalden uzklaştık oyun dünyasında yaşamıyoruz artık sorumluluk sahibi olmuş birer birey olduk ve zman bize artık çocukça düşüncelere hoşçakal demenin vaktinin geldini hissettirdi.. Evt hoşçakal çocuk sen şimdi sadece anılarımda ve fotoğraf karelerimde kaldın Şimdi hoşgeldin gerçek dünya.
    --------------------------------------------------------------------------------

    Deneme Örneği 3
    Bir ikilidir ağlamak ve gülmek. Ağlamak, sanılanın aksine çaresizlik, zayıflık, güçsüzlük demek değildir bence. Gariptir belki… Ama ben ne zaman ağlayan birini görsem, içim gerçekten acısa dahi bir miktar da sevinirim. Çünkü üzülmeyi becerebilen bir kişi, sevmeyi de bir o kadar iyi becerebilir. Çünkü, ağlayabilen bir insan gülmenin o mükemmel kıymetini belki de daha iyi anlıyabilir.
    Bilirim ki, ağlayan bir kişinin kalbi henüz nasır tutmamıştır. Yüreği katılaşmamış, duyguları bitmemiştir. Hani derler ya, “Kalp ağlamazsa göz yaşı da akmaz…” İşte böyle bir şey… Sevindiğinizde, mutluluktan uçacak olduğunuzda nasıl kahkahalar atarsınız ya! Üzüldüğünüzde de dökülen gözyaşları bir o kadar değerlidir. Sinirli ve kibirli olduğumuzda, öfke ve intikam duygusu dolacağımıza, kalbimizi nasırlaştıracağımıza, gözlerimizle ağlama olgusu yerine getirmek belki de en iyisidir. Belki hakikati değiştirmez, ama… Kalbinizin doğru ateşi bularak yumuşamasına vesile olur.
    Ağlayan bir kişi gördüğünüzde, ona samimi birkaç söz, birkaç dokunuş ya da uzatılan bir mendil ona yapılacak en büyük destektir. Bunlar, bin türlü sözcük, davranıştan belki de daha önemli, daha kıymetlidir..
    Bence, ağlamak insanın insan olmasını gerektirdiklerinden biridir.
    Ve… Ağlamakla gülmek olmazsa olmaz bir ikilidir. Tıpkı evrende bulunan diğer zıtlıklar gibi.




+ Yorum Gönder


deneme yazıları örnekleri,  deneme yazısı örnekleri,  örnek deneme yazıları,  denem yazılarına örnekler