+ Yorum Gönder
Müzik ve Tv ve Film Tanıtımları Forumunda Ülkelerde Sinema Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Suskun Karizma
    Devamlı Üye

    Ülkelerde Sinema








    Ülkelerde Sinema hakkında bilgi

    Fransız sinemasının son otuz yılını anlayabilmek için 1960 yılında Yeni Dalga ile birlikte ortaya çıkan bir değişimi bilmek gerekmektedir. Bunun nedeni Fransız sinemasının otuz yıldan bu yana Yeni Dalga akımından etkileniyor olması değildir. Tam aksine bu akımdan büyük bir uzaklaşma olmuştur. Aynı dönemlerde teknik ve mali karışıklıkların yaşanması biçim ve uygulamayı bütünüyle değiştirmeyi zorunlu kılmıştır. Bu yeniden yapılanma Fransız sinemasının bir süre bocalamasına video televizyon gibi diğer görsel işitsel kitle iletişim araçları karşısında konumunun belirsizleşmesine yol açmıştır.
    Ülkelerde Sinema
    Bu ortamda ticari sinemanın karşısına estetik kaygılardan uzak toplumsal konuları irdeleyen bir sinema çıkmıştır. 1959 Cannes Film Festivali'nde François Truffault'nun Quatre Cents Coup ve Alain Renais'nin Hiroshima Mon Amour filmlerinin ödül kazanmasıyla birlikte yeni bir sinema anlayışının yanı sıra yeni bir nesil de ortaya çıkmıştır. 1958-1962 yılları arasında otuz yaşın altında otuz kadar yönetmen ortaya unutulmaz yapıtlar çıkarmışlardır. Bunlara örnek olarak şunları verebiliriz: 1958 yılında: Louis Malle Les Amants Chris Marker Lettre de Sibérie; 1959 yılında: Claude Chabrol Le Beau Serge Jean Rouch Moi un Noir Jean-Pierre Mocky Les Dragueurs; 1960 yılında: Jacques Doniol-Valcroze L'Eau à la Bouche Jean-Luc Godard A bout de Souffle Pierre Kast Le Bel-Age; 1961 yılında: Jacques Demy Lola Claude Lelouch Le Propre de l'Homme Jacques Rivette Paris Nous Apartienne; 1962 yılında Eric Rohmer Le Signe du Lion Agnès Varda Cléo de Cinq à Sept; 1963 yılında: Jacques Rozier Adieu
    Philippine.

    Tüm bu filmler estetik eleştiri ve ekonomi anlayışı bakımından geleneksel sinemadan uzaklaşmış filmlerdir. Geleneksel Fransız sinemasının estetik anlayışı süslü sözcüklerle konuşan ünlü aktörlerin yer aldığı simgelerin önemli olduğu bir estetiktir. Oysa Yeni Dalga olaylarla sonuçları birbirine bağlayan daha özgür bir anlatım biçimi getirmiştir. Yeni Dalgayla ortaya çıkan eleştiri anlayışında ise iki kavram belirginlik kazanmaktadır: Yaratıcı ve bakış açısı kavramları. Yaratıcı kavramı filmin sanatsal sorumluluğunun senarist ya da yapımcıdan çok yönetmene bırakıldığını göstermektedir. Görüntü alanında ise bakış açısı önem kazanmaktadır. Burada teknik bir eğitimden çok gözlemleme ve sorgulama yetenekleri önem kazanmaktadır. Yeni Dalganın ekonomik yeniliği ise kısıtlı bir bütçeyle çok az çalışanla profesyonel olmayan sanatçılarla doğal ortamlarda kısa sürede gerçekleşen çekimler biçiminde özetlenebilir.

    Paris nous Apartient dışındaki tüm Yeni Dalga filmleri izleyiciler tarafından da olumlu karşılanmıştır. Bununla birlikte 1965 yılından başlayarak Yeni Dalga akımına gösterilen ilgi azalmıştır. Renkli sinemanın yaygınlaşmasıyla birlikte Fransız toplumunun gündemini daha iyi yansıtan filmler yapılmaya başlanmıştır.<br>

    1960'lı yılları Fransız izleyicisinin sinemadan uzaklaşmaya başladığı ancak Fransız sinemasının yeni anlatım biçimlerini keşfettiği bir dönem olarak tanımlamak olasıdır.

    1968 olayları tüm toplumu derinden etkileyerek davranış ve düşünce biçimlerini değiştirmiştir. Sinema alanında da bir değişim yaşanmıştır. Sinema toplumsal ve siyasal değişimleri gözlemleyerek ve bunları yansıtarak özgün bir biçim kazanmıştır.

    1970'li yılların başında Fransız sinema izleyicisi 180 milyon civarındadır. Üretilen film sayısında da artış kaydedilmiştir. Jean-Pierre Mocky'nin 1970 yılında çektiği Solo Jacques Doillon'un 1972 yılında çektiği L'An 01 Jean-Luc Godard'ın çektiğ La Chinoise Jacques Doillon'un 1974 yılında çektiği Les Doigts dan la tête Bertrand Blier'nin 1974 yılında çektiği Les Valseuses René Féret'nin 1975 yılında çektiği Histoire de Paul bu dönemin önemli filmleri arasında yer almaktadır.

    Bu dönemde Fransız sinemasının her düzeyde siyasal soruna eğildiğini söylemek olasıdır. Ele alınan bir diğer önemli konu ise tarih konusu olmuştur. Özgürleşmeyle birlikte pornografik filmler akımı da ön plana çıkmaya başlamıştır. 1974 yılında ilk Emanuelle filmi çekilmiştir. 1975 yılında X olarak sınıflandırılan pornografik yapıtların yayınlanmasını yasaklayan yasa yürürlüğe girmiştir. 1978 yılında 142 film X sınıfında yer almıştır.

    Bunun dışında ortaya çıkan yeni yönetmenler otobiyografik ya da görüntünün metinle anlatımına ağırlık veren yapıtlara yönelmişlerdir. Otobiyografik yapıtlar daha çok benliğini arayan çağdaş insanı anlatmaktadır. Görüntü ile metni birleştiren yapıtlar ise daha çok izleyicinin hayal gücüne yönelik olarak çalışmaktadırlar. Otobiyografik yapıtlara örnek olarak şunları saymak olasıdır: Philippe Garrel 1967 yılında Marie Pour Mémoire 1971 yılında La Cicatrice Intérieure; Jeun Eustache 1973 yılında La Maman et la Putain. Görüntü ile metni birleştiren yapıtlara örnek olarak ise şunlar verilebilir: Jean-Marie Straub-Danièle Huillet 1969 yılında Othon 1974 yılında Moïse et Aaron; Marguerite Duras 1975 yılında India Song 1976 yılında Son nom de Venise dans Calcutta Désert 1981 yılında L'Homme Atlantique.<br>
    1981 yılında büyük bir bölümü siyah bir ekran üzerinde çekilen L'Homme Atlantique filmi ve Jean Eustache'ın intiharı 1970'lerin bütünüyle sona erip yeni bir dönemin başlamasına yol açmıştır. L'Homme Atlantique filmi görüntünün gücünü onu yadsıyarak ortaya koymuştur.

    1980'li yıllarda Fransız sineması Yeni Dalga akımı öncesi Fransız sinemasına dönmeye çabalamıştır. Bu dönemde ortaya çıkan Canal + la Cinq ve M 6 gibi yeni televizyon kanalları sinema filmlerine yatırım yapmaya başlamıştır. 1990 yılına gelindiğinde üretilen filmlerin yarısı televizyonlarla ortak yapım olarak karşımıza çıkmaktadır. Televizyon kanallarının izleyici toplayabilme kaygısı senaryoların önem kazanmasına yol açmıştır. Bu dönemde komedi filmleri de ağırlık kazanmıştır.

    1983 yılında izleyicilerin sinemaya ilgileri yeniden azalmıştır. 1990 yılında sinema izleyicisi sayısı 120 milyondur. Oysa bu oran 70'li yıllarda bu oran 200 milyona ulaşmaktadır. Sinemacılar izleyicileri yeniden kazanabilmek amacıyla büyük bütçeli ve reklama dayalı filmler üretmeye başlamışlardır. Daha sonra yeni anlatım biçimlerine yönelmişlerdir.

    Günümüzde sinema alanında yaşanan bir krizden söz etmek olası değildir. Sinema alanında bir sorun yaşanıyorsa bunun nedeni gerçeğin yansıtılışı ve gençlerin bunu algılayışı arasındaki farktan kaynaklanmaktadır.*Bu yazı Fransız Kültür Bakanlığı'nın 1996 yılında yayımladığı Cinéma adlı kitapçıktan derlenmiştir.

    Avrupa Avantgarde Sineması özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde Avrupa sinemasında etkili olan bir dizi akıma verilen toplu isimdir.

    Arka Plan
    Birinci Dünya Savaşı Avrupa film üreticilerini olumsuz yönde etkilemişti. 1920'li yıllar boyunca gelişen Hollywood şirketleri Avrupa pazarını büyük oranda ellerinde tutuyorlardı. Hollywood'un devasa setleri kostümleri büyük paralar kazanan yıldızları karşısında Avrupa'da film şirketleri genellikle kendi filmlerini çekmek yerine Amerikan filmlerinin dağıtımını yapmayı üstlenmişlerdi.
    Sektörü ellerinde bulunduran büyük isimlerin bu geri çekilişi yeni film sanatçıları için uygun bir ortam yarattı. Küçük şirketler avantgarde çalışmalarla iç pazarı ele geçirmeye çalıştılar. Genç sanatçılar David. W. Griffith'in film tekniğine getirdiği yeniliklerin de etkisiyle standartlaşmış Hollywood yapımlarının karşısına kendi alternatiflerini çıkartmaya çalışıyorlardı. Özellikle aydınların bu alternatiflere ilgi göstermesiyle bir çok Avrupa kentinde avantgarde sinemayla ilgili sinema klüpleri ve organizasyonlar gelişti.

    Fransız Empresyonizmi
    Louis Delluc Germaine Dulac Abel Gance Marcel L'Herbier ve Jean Ebstein'dan oluşan bir yönetmenler grubu empresyonist sinema anlayışlarıyla Fransa'da eğitimli çevrelerde etki yaratmayı başardılar. Onlara göre sanat gerçekleri değil deneyimleri aktarıyordu. Filmin çekirdeğini sanatçının bakışı ve öyküler yerine duygular oluşturmalıydı. Delluc 1918'de "fotojeni" kavramını ortaya attı. Fotojeni film karesini resmedilen nesneden ayıran belirleyici niteliği ifade ediyordu. Delluc'e göre resmetme izleyiciye film yapımcısının bakışaçısıyla yeni bir bakış sunarak nesneye yeni bir anlam veriyordu.
    Empresyonist yönetmenler resmin kendisine odaklandılar. Görsel hilelere başvurarak film karakterlerinin izlenimlerini düşlerini hatıralarını gözlerinin önüne gelen görüntüleri düşüncelerini resmetmeye çalıştılar. Bakışın öznelliği özellikle kamera kullanımında da öznelliğe işaret ediyordu. Film karesini oluşturan bütün nesnelere özel bir önem verdiler ve dönemin ressamları ve mimarları tarafından tasarlanmış alanlar kullanıyorlardı.

    Cinéma Pur
    Arı bir sinema sanatı arayışı içinde kimi avantgardistler öyküden ve içerikten tümüyle bağımsız filmler yaratmaya çalıştılar. Filmi sadece dramatik ögelerinden değil aynı zamanda fotografik ve belgesel unsurlarından da arındırmaya çalıştılar ve bir anlamda "zamanda resim" yapmayı denediler. 1924 yılında ressam Fernand Léger'in Ballet mécanique yılında çektiği adlı filmi fotografik malzemeye dayanan ilk soyut filmlerden biridir. Cinéma Pur akımının en önemli filmlerinden biri René Clair'in yine 1924dadaist etkilenmeler barındıran Entr'acte'tır.

    Sürrealist Film
    Avantgarde sinema doruk noktasına 1920'li yıllarda Luis Bunuel'in çalışmalarıyla çıktı. Ressam Salvador Dali'yle birlikte çalışan Bunuel psikanalizden de yoğun olarak etkilenerek çarpıcı sahneler ve çağrışımsal geçişler kurguladı. Özellikle 1929'daki Un chien andalou filmi göze çarpan sahnelerle doluydu. Bunuel 1930 yılında çektiği ilk sesli filmi L'Âge d'or'da burjuva değerlere yönelik şiddetli bir saldırıya yer verdi.
    1930'lu yıllarda Avrupa'da politik gerilmin de artmasıyla sürrealist sinema sağ ve sol kamplar arasında bölündü ve etkisini yitirdi. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası sinemasının önemli isimleri Federico Fellini Pier Paolo Pasolini Jean Cocteau Carlos Saura ve Bernardo Bertolucci üzerinde sürrealist sinemanın önemli bir etkisi olduğunu görmek mümkündür.

    Alman Ekspresyonizmi
    Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman film şirketleri de eğlence filmleri çekiyordu. Ancak sanatsal filme yönelik uluslararası eğilim Alman sinemasında da dönemin yaygın sanat akımı ekspresyonizmden etkilenmiş filmlerin çekilmesini teşvik etti. Ekspresyonizm tiyatro ve resimde yüzyılın başlarında realizme bir tepki olarak gelişmişti. Ekspresyonist sanatçılar dışsal görünüme değil içsel duygulanıma önem vermek gerektiğini savunuyorlardı. 1920'li yıllarda savaştan geriye kalan etki altında ekspresyonist sinemacılar karanlık fantastik ögeler insan üstü yaratıklar kendi dürtülerinin esiri olmuş acımasız insanlar resmettiler. Böylece savaş sonrasının gerçekliğinden bir kaçışı ifade ettiler.
    İlk ekspresyonist film olan Robert Wiene'nin 1919 yapımı Das Cabinet des Dr. Caligari'nin uluslarası çapta başarıya ulaşmasına karşın ekspresyonist sinema etkisini kısa sürede yitirdi. Bununla birlikte 1930'lu yılların korku ve gangster filmlerini büyük oranda etkilemeyi başardılar.

    Sovyet Devrim Sineması
    Sovyet Devrimi'nin hemen sonrasında Sovyetler Birliği'nde genç sanatçılar sosyalist bir sanat ortaya koymaya çalıştılar. Diğer sanat dallarında da olduğu gibi sinemada da fütürizm ve konstrüktivizm hakim sanat akımıydı. David W. Griffith'in montaj tekniği bu sanatçılar arasında önemli bir etki yaratmıştı.
    Genç sanatçılar öncelikle biçimsel ilerlemenin politik imaları üzerinde duruyorlardı. Hollywood filmlerinin özel biçiminin ideolojik bir mesaj taşıdığını saptıyorlar ve "görünmeyen kesme" gibi kurgu teknikleri ve Amerikan rüyasını işleyen gerilim dramaturjisiyle seyircileri kışkırtmak yerine yönlendirdiğini söylüyorlardı. Oysa sosyalist estetiğe göre izleyicilerin birlikte düşünmeleri teşvik edilmeli ve toplumsal ilişkiler yansıtılmalıydı.
    Griffith'in dramaturjik gerilimi arttırmak için kullandığı kurgu teknikleri Rus avantgardelarını çok etkiledi. Moskova Film Yüksek Okulu'nda okulun yöneticisi Lev Kuleshov'un çevresinde toplanan genç filmciler teorik ve deneysel yollar bulmaya çalıştılar. Bu çevrenin temel tezi filmde kurgunun resimden hiyerarşik olarak üstte bulunduğu ve anlamın montajla aktarıldığı yolundaydı.
    Bu çevrenin en önemli isimleri belgesel yapımcısı Dziga Vertov Sergey Eisenstein ve Vsevolod Pudovkin'di. Eisenstein filmlerinde duygusal olarak yoğun resimlerin hızlı bir peşpeşeliğini şok edici bir şekilde birbirleriyle bir araya getirilmelerini ve böylece izleyicinin yeni bilgilere ulaşmasını sağlamak gerektiğini düşünüyordu. Ünlü filmleri Grev ve Potemkin Zırhlısında bu montaj anlayışını başarıyla pratiğe geçirdi. Özellikle Potemkin Zırhlısında geliştirdiği ritmik montaj tekniğiyle güçlü metaforlar kullandı.
    Vsevolog Pudovkin de filmlerinde benzer montaj teknikleri kullanıyordu. Bununla birlikte Pudovkin Eisenstein'dan daha fazla Hollywood'un anlatısal sinemasına yakın duruyordu. Potemkin Zırhlısı'nda kitleleri başrolde kullanan Eisenstein'ın aksine Pudovkin ülkenin önde gelen yıldızlarını kullanıyordu. İzleyiciyi düşünsel olarak kışkırtmak yerine duygusal olarak etkilemeye çalışıyordu.
    Sovyet avantgarde sineması özellikle Stalin döneminde formalizm ve sosyalist gerçekçilik tartışmaları sonucu büyük oranda etkisini kaybetti.


    Alman

    Almanya'nın 1920'li yılların başında I.Dünya Savaşı'nın yaralarını sarmaya çalıştığı dönemde Alman sinemacılığı hızla gelişmekteydi. Ancak ekonomik zorluklar yüzünden Alman sinemacılarının Hollywood'un gösterişli ve pahalı yapımlarıyla yarışmaları çok zordu. UFA stüdyosunun sinemacıları sembolizm ve mizansenin olanaklarını kullanarak kendi özgün stillerini yarattılar.
    İlk dışavurumcu filmler; Golem (1915) Dr. Caligari'nin Muayenehanesi (1920) Nosferatu Bir Dehşet Senfonisi (1922) ve Fantom (1922)'dur. Bu filmler gerçek-dışı ve çoğunlukla absürd dekorlarıyla çarpıtılmış perspektifleriyle ışığın ve gölgelerin abartılı kullanımıyla akıma uygun biçimsel özellikler taşıyordu.
    Dışavurumculuğun aşırı gerçek dışılığı kısa ömürlüydü. Bir kaç yıl içinde gelip geçti ancak temaları ve dekorun ışığın ve gölgenin anlam yaratmak amacıyla abartılı kullanımı 1920 ve 1930'ların daha sonraki filmlerinde sıkça kullanıldı.
    Bu karanlık ve karamsar akım Almanya'da Nazilerin iktidara gelmesi ve bir çok Alman sinemacının Hollywood'a göç etmesiyle Amerika'ya taşındı. Özellikle iki tür dışavurumculuk akımından bariz biçimde etkilenmiştir: Korku sineması ve film noir.








  2. Nesrin
    Devamlı Üye





    Dünyada her ülke kendisini anlatan veya yansıtan filmler çekmişlerdir. ancak dünyda en çok sevilen ve izlenen genelde amerikalı yapımlar olmuştur. bunu dışında hintlilerin çektiği filmlerde çok izlenmektedir.




+ Yorum Gönder