+ Yorum Gönder
Kişisel Sayfalar Özel Forumlar ve Gizliyara Özel sayfası Forumunda Birinci ve ikinci meşrutiyette seçimler nasıl yapılır,seçme ve seçilme şartları nelerdir Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Birinci ve ikinci meşrutiyette seçimler nasıl yapılır,seçme ve seçilme şartları nelerdir








    birinci ve ikinci meşrutiyette seçimler nasıl yapılır,seçme ve seçilme şartları nelerdir???







  2. darley
    Yeni Üye





    arkadaşlar lütfen 1.ve 2.meşrutiyette seçimlein nasıl yapıldığını ve seçme ve seçilme şartlarını neler olduğunu yazarmısınız çok gerek yardımcı olursanız sevinirim




  3. Mine
    Devamlı Üye
    Birinci ve ikinci meşrutiyette seçimleri

    İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra derhal seçimlere gidildi. Seçimlerin başlıca 2 partisi İttihat ve Terakki ile liberal görüşlü Ahrar Fırkası'ydı. Seçimleri İttihatçılar kazandı. Seçimlerin ardından oluşan yeni Meclis-i Mebusan 17 Aralık 1908'de çalışmalarına başladı.

    Bunu izleyen dönemde, ülkeyi perde arkasından yöneten İttihat ve Terakki yönetimine karşı bazı çevrelerde gitgide artan bir hoşnutsuzluk görüldü. 6 Nisan 1909 günü muhalif gazeteci Hasan Fehmi Bey'in bir İttihat ve Terakki fedaisi tarafından öldürülmesi, İstanbul'da büyük bir protesto gösterisine yol açtı. Ve sonunda 13 Nisan 1909'da bazı askerî birliklerin ve medrese öğrencilerinin katıldığı bir ayaklanma başladı; bazı subaylar ve bazı milletvekilleri linç edildi ve İttihatçı olarak bilinen gazeteler yağmalandı. Eski takvimle yeni takvim arasındaki 13 günlük farktan dolayı 31 Mart Olayı olarak anılan bu ayaklanma, Selanik'ten gelen Hareket Ordusu tarafından 24 Nisan'da bastırıldı. 27 Nisan'da yeniden toplanan meclis, II. Abdülhamit'i bu ayaklanmadan sorumlu tutarak tahttan indirilmesine ve yaşlı şehzade Reşat Efendi'nin V. Mehmet Reşat adıyla yerine geçirilmesine karar verdi.

    8 Ağustos 1909'da Kanun-i Esasi üzerinde yapılan bir dizi radikal değişiklikle padişahın yetkileri "sembolik" bir düzeye indirildi. Artık vekiller heyeti (bakanlar kurulu) meclise karşı sorumluydu. Meclisten güvenoyu alamayan vekillerin ve hükümetin görevi sona eriyordu. Meclis başkanını padişah değil, meclis kendisi seçiyordu. Padişaha meclisi kapatma yetkisi tanınmakla birlikte, bu yetki koşullara bağlamış ve üç ay içinde yeni seçimlerin yapılması zorunlu hale getirilmişti. Bu değişikliklerle ilk defa parlamenter sistem uygulanamaya başlanmıştır.Ayrıca toplantı özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerden bazıları anayasaya eklendi.

    Ancak gerek Meşrutiyeti sahiplenen halk kitleleri ve gerekse ordu içindeki subaylar tarafından Abdülhamid tahttan indirilmiştir. Bundan sonraki süreçte Osmanlı devletinde padişahlık sadece sembolik düzyede kalmıştır.





  4. Mine
    Devamlı Üye
    Meşrutiyet Döneminde Seçimler ve Meclis-i Mebusan

    Birinci Meşrutiyet Meclisinin Değeri

    1876 Anayasasına göre yasama gücü padişahta toplanmakta idi. Meclis ancak padişahın vereceği emir ve direktiflere göre kanunları görüşebilir ve yasama yapabilirdi. Meclis üyeleri kanun teklifi veremez ve bunları oylayamazdı. Padişahın gönderdiği kanun tasarıları üzerinde değişiklik de yapamazdı. Bu yetki hükümete aitti. Meclisin hükümeti denetlemesi için gensoru, güvenoyu gibi kurallar getirilmemişti. Meclis bir kanun tasarısını reddederse padişahın meclisi feshetme yetkisi vardı (Md. 35). Hükümet üyelerinin ve kabinenin meclise karşı sorumluluğu yoktu.

    Meclis, bu yapısıyla yasama değil danışma meclisini andırmaktadır. Yasama fonksiyonunu hakkıyla yapabilecek cihaz-lardan mahrum bırakılması ona bu görüntüyü vermektedir. Bütün zayıflığına rağmen, meclisin müspet yanları da bulunmaktadır. Bunları şöylece sayabiliriz:

    a) Meclis, bütçe ve vergi alanında etkili bir çalışma ortaya koymuştur. Bu da anayasanın ona tanıdığı bir durumdur. Her yıl meclisin onayına sunulan bütçede öngörülmeyen dolayısıyla onaylanmayan vergileri hükümet toplayamaz ve harcamaları yapamazdı (Md. 97 ve 100). Bu konuda padişaha bile değişiklik yapma yetkisi tanınmamıştı.

    b) Mecliste bütün unsurların temsil edilmesine gayret edilmiş ve gayrımüslimlerin oranı oldukça yüksek tutulmuştur. Meclisin bu karma yapısı, bazıları tarafından tenkit edilse de zamanının parlamentoları içerisinde temsil yeteneği bakımından en ileri durumda olduğunu göstermektedir. Bu durum diğer ülkeler için öğretici olmuş ve emsal teşkil etmiştir.

    c) Gayrımüslimlerin meclise kabul edilmelerini İslam-Osmanlı hukuk düzenine aykırı sayanlar, kısa da olsa bu meclis tecrübesinden ders almış olmalıdırlar. Çünkü bu tecrübe ile; devletin temel hukuk nizamının, çoğunluğu müslüman üyelerden oluşan bir mecliste tehdit edilmeyeceğini görmüşlerdir.

    d) Meclisin aslında müslümanların hakları için gerekli olduğu bu uygulamada iyice anlaşılmıştır. Yüzlerce yıldır hukukî koruma altında yaşayan ve Tanzimat ve Islahat hareketleriyle hürriyet alanları müslüman ahali aleyhine genişleyen gayrımüslimler yanında—ki onları himaye etme iddiasıyla Avrupa Osmanlı devletini baskı altında tutmaktadır—müslümanların hakları da meclis denetimi yoluyla sağlanabilecekti.

    e) 1877-78 Meclisi, meb’usların vilayet meclislerinden gelmiş tecrübeli üyeler olması sebebiyle seviyeli ve düzenli bir çalışma göstermiş, bu da meclis üzerindeki kuşkuları azaltmıştır.

    f) Memleketin değişik bölgelerinden gelen meb’uslar, mahallî meselelerin yanısıra ülkenin genel meselelerini görmek ve tartışmak imkanına kavuşmuşlardır.

    Sonuç olarak, I. Ortaylı’nın tespitiyle “bu meclisler (belediye ve vilayet meclisleri de dahil) tartışma, karar alma, yönetimi et-kileme ve mahalli temsil ve seçim konularında imparatorlukta küçük görülemeyecek bir geleneğin yaşamasını ve güçlenmesini sağladılar. En azından demokrasinin kurum ve kuralları somutlaşarak toplumu “alıştırma” yönünde önemli bir birikim sağlandı. Bu sayede Türkiye bugün, yönetim ve rejim yönünden 150 yıllık bir meclis, tartışma, karar alma ve seçim geleneğine sahip ülkedir.”

    Birinci Meşrutiyet Neden Sona Erdi?

    Birinci meşrutiyetin kısa sürmesini, II. Abdulhamid’ in istibdada olan temayülü ile açıklayanlar çoğunluğu teşkil etse de, bunun pek insaflı bir değerlendirme olduğu söylenemez. Benzerleri gibi, bu hadisenin de harici ve dahili pek çok sebebinin bulunduğu muhakkaktır. Bunları,—tafsilatını tehirle—topluca ve kısaca şöyle tasnif edebiliriz:

    1.Osmanlı toplumunun hem yönetici hem de halk kesiminde meşrutiyetin mana ve ehemmiyeti yeterince anlaşılamamış, bu yüzden meşrutiyetten çabuk ümit kesilmiştir. Asırlardır müslümanlara musallat olan yeis, yani “biz adam olmayız” hastalığı burada da etkisini göstermiştir. Mani-i her-kemal olan yeis, meşrutiyetin yerleşmesi için gerekli olan sabır ve tahammülü de kırmıştır.

    2. Meşrutiyetin tesisi ve yaşaması için lazım olan cihazlar, yani basın, parti, dernek gibi ara kurumlar Osmanlıda henüz yeterince oluşmamış ve güçlenmemiştir. Bu durum, meşrutiyeti, çok muhtaç olduğu kamuoyu desteğinden mahrum bırakmıştır.

    3. Meşrutiyet, bidayette herkes tarafından bir “sihirli değnek” olarak görülmüş ve dağılmanın çaresi olduğuna inanılmıştır. Fakat çözülmesi beklenen bunalım, 93 Harbinin etkisiyle daha da ağırlaşmış ve sonuçta meşrutiyete duyulan inanç kaybolmuştur.

    4. Aslında, Osmanlı ricali, münevverleri ve halkı meşrutiyete yeterince hazırlanamamıştır. Çünkü; meşrutiyet, asırlardır gelişen hakimiyet telakkisine ve iktidarın paylaşılamazlığı geleneğine zahiren aykırılık teşkil ediyordu. Dolayısıyla meşrutiyet, toplumun gerçek ihtiyacı olarak görülmek şöyle dursun, hep şartlar gereği kendisine mecbur kalınan ve kuşku çeken bir yönetim tarzı olmuştur.

    5. Saraydaki bazı etkin görevliler, yüksek rütbeli devlet adamları ve özellikle “torpil”, rüşvet gibi yollarla makam kazanan memurlar, kısaca geçimini saraya borçlu olanlar, meclis denetiminden korkuyor ve bu korkuyla padişahın da evhamını tahrik ediyorlardı. ilmiye ve seyfiye sınıflarının bir kısım mensupları da aynı endişeyi paylaşarak meşrutiyet aleyhine “efkarı teşviş ediyorlardı”. Ulemanın bir kısmı ise aynı işi farklı bir sebeple, Kanun-u Esasî ve meşrutiyeti bid’at sayarak yapıyorlardı.

    8. Galata bankerleri, mültezimler gibi mütegallibe ve eşrafın çoğunluğu da çıkarlarına zarar geleceği korkusuyla meşrutiyete karşı çalışıyorlardı.

    9. Avrupa devletleri de, bir taraftan Osmanlıyı meşrutiyete zorlar görünürken el altından meşrutiyeti engellemeye çalışıyorlardı. Zira, daha önce padişah ve sadrazamı etkileyip isteklerini kolayca kabul ettirirken şimdi karşılarına meclisler çıkıyordu. Bu gerçeğe Bediüzzaman, Münazarat’ta şöyle işaret etmektedir: “Bir ince teli, rüzgâr her tarafa çevirebilir. Fakat içtimâ ve ittihat ile hâsıl olan hablü’l-metin ve urvetü’l-vüska değme şeylerle tezelzül etmez.() Eski padişahların irâdesini, Ermeni rüzgârı ve ecnebî havası veya vehmin vesvesesi esmekle çevirebilirdi.() Üç yüz ârâ-i mütekabile ve efkâr-ı mütehâlife, hak ve maslahattan başka bir şey ile musâlâha etmez veya sükût etmezler.” (s. 68). Bu ifadelerin de anlattığı gibi meşrutiyette Avrupanın işi zorlaşıyordu. Eskiden bir veya birkaç kişiyi ikna etmeleri yeterliyken, artık en az üç yüz kişiyi (meb’usu) ikna etmeleri gerekecekti. Buna ilâve olarak, gayrimüslimlerin mecliste yer almaları da ellerindeki diğer bir önemli baskı aracını daha ortadan kaldırıyordu. Meclisteki Ortodoks meb’uslar Rusya’nın, Katolikler Fransa’nın, Protestanlar İngiltere’nin elindeki kozu alıyordu.


  5. Mine
    Devamlı Üye
    Otuz Yıldan Sonra Yeniden Gelen Meşrutiyet

    Meşrutiyetin iki devresi arasına Sultan II. Abdulhamid’in otuz yıllık “istibdadı” girmiştir. Üzerinde haddinden fazla söz ve mürekkep sarf edilen bu devir hakkındaki kelâm etme hakkımızı mahfuz tutarak, sözü “İkinci Meşrutiyet”in seçimleriyle meclisine getirmek istiyoruz. Kimimiz nazlanarak kimimiz de kemâl-i ümid ve şevkle yeniden bir seçime doğru giderken, meşrutiyete atf-ı nazarda fayda mülahaza ediyoruz.3

    “Hürriyetin ilânı”, “Temmuz inkılâbı” gibi isimlerle de anılan ikinci meşrutiyet 23/24 Temmuz 1908’de birincisi gibi yine Sultan II. Abdulhamid’in devr-i saltanatında ilân edilmiştir. Meşrutiyetin 1920’ye kadar sürecek on iki yıllık bu ikinci döneminde toplam dört genel seçim yapılmıştır. Sonucu bakımından önemli olan 1911 Ara Seçimini de sayarsak toplam beş seçimin yapıldığını söyleyebiliriz. Aşağıda, bu beş seçim hakkında kısa bilgiler vermeye çalışacağız.

    1908/1324 genel seçimi

    1908’in Kasım-Aralık aylarında yapılan ilk genel seçimde, Osmanlının Rum, Ermeni, Bulgar menşe’li vatandaşları (azınlıklar), müslüman çoğunluğun aleyhinde ittifak ederek İttihat ve Terakki Cemiyetine karşı bir cephe oluşturmuşlardır. Epeyce hareketli geçen seçimler İttihat ve Terakki Cemiyeti listelerinin zaferiyle sonuçlanmıştır. Henüz İttihat ve Terakki Cemiyetinin bile tam olarak partileşmediği bir dönemde 300’e yakın mebus Meclis-i Meb’usana girmiştir. Üye sayısı 281 olması gerekirken 275’te kalan mecliste daha sonra gelişen olaylar, grupları ve partileri belirginleştirecektir.

    31 Mart olayından sonra büyüyen muhalefet, mecliste 70 meb’usluk bir sayıya ulaşmış ve nihayet 21 Kasım 1911 tarihinde Hürriyet ve İtilaf Fırkası (Hİ) kurulmuştur. 1909’ un Aralık ayında partileşen İttihat ve Terakki Cemiyetinin karşısındaki en büyük rakip bu parti olacaktır.

    1911/1327 ara seçimi

    İstanbul meb’usu ve Hariciye Nazırı Rıfat Paşa Londra Büyükelçiliğine atanınca ortaya çıkan boş üyelik için Aralık 1911’de yapılan ara seçimi; Hürriyet ve İtilafın adayı Tunuslu Hayreddin’in tanınmamış genç bir gazeteci olan oğlu Tunuslu Tahir Hayreddin Bey, İttihat ve Terakki Cemiyetinin güçlü adayı Dahiliye Nazırı Memduh Beye karşı 195’e 196 oyla, yani tek oy farkla kazanmıştır. Bu olay İttihat ve Terakki Cemiyetinde büyük bir panik ve çözülmeye, Hİ’de ise bayram ve zafer sevincine yol açmıştır.

    Bu olay üzerine, Meclis-i Meb’usandaki çoğunluğu kaybetmekten korkan ittihatçılar, önce Kanûn-u Esâsî değişikliğine teşebbüs etmiş, başarısız kalınca da meclisi, daha önce değiştirilmesini istedikleri 35. maddeden yararlanarak feshetmişlerdir.

    1912/1328 genel seçimi-sopalı seçim

    Aralık 1912’de yapılan bu seçim, tarihimizdeki ilk erken genel seçimdir. Dahilî ve haricî sarsıntılar içerisinde ve Trablusgarp savaşı esnasında yapılan bu seçim, tarihe “sopalı ve dayaklı seçim” adıyla geçmiştir. Bu isimle anılmasının sebebi, 31 Mart olayından sonra iki aylığına ilan edilip bu tarihe kadar uzayan ve ittihatçıların istibdadını kurup koruyan sıkıyönetim altında yapılmasıdır.

    “Dipçik ve postal” gölgesi altında yapılan 1912 genel seçiminde, muhalefet bir bakıma meclis dışında bırakılmıştır. Sonuçta, fiilen 278 üyelik meclise (yasal tamsayı 286 idi) ancak 15 ittihatçı muhalifi meb’us girebilmiştir. Bu 15 üye de açıktan muhalif olmayıp bir kanuna red oyu verdikleri için “muhalif grup” sayılmaktadır.

    Bu seçimin bir başka özelliği de azınlıkların ittifakının dağılmasıdır. Ermeniler ikiye bölünmüş, Hınçaklar Hürriyet ve İtilâfa, Taşnaklar İttihat ve Terakki Fırkasına dahil olup destek vermişlerdir. Yahudiler İttihat ve Terakkiye, diğer azınlıkların ekseri Hİ’ye destek vermişlerdir.

    Bu seçimle oluşan meclisin de ömrü uzun olmamış, iki buçuk ay sonra feshedilmiştir. Özellikle Eskişehir ve İzmir’de çıkan hadiselerle, Şeyhülislam Musa Kâzım Efendinin “Balıkesir ve mülhakatı ahalisine” gönderdiği Hİ aleyhtarı bildiri dönemin en çarpıcı olaylarıdır.

    1914/1330 genel seçimi

    Mayıs 1914’de yapılan bu genel seçim de yine ittihatçıların hakimiyetinde yapılmış ve İTF’nin tek parti egemenliğini güçlendirmiştir. Nispeten uzun ömürlü olan bu meclis Birinci Harb-i Umumînin “çocukları ihtiyarlatan dağdağalı günlerinde”4 çalışmış ve 1918’de imzalanan Mondros mütarekesinden sonra feshedilmiştir.

    1919/1335 genel seçimi

    1919 yılının son aylarında yapılan bu seçim sırasında ittihat ve Terakki Cemiyeti son kongresini yaparak Teceddüt Fırkasına dönüşmüş ve bu fırka da İstanbul hükümetince feshedilmiştir. İttihatçıların bir kısmı Malta’ya sürülmüştür. Ülkenin büyük kısmı işgal altındadır. Buna rağmen İstanbul seçimlerinin çoğunu İttihatçılar kazanmıştır.

    15 Mart 1920’de İngilizler İstanbul’u işgal etmiş ve hemen ertesi gün de meclise baskın yapıp bazı meb’usları tutuklamışlardır. Geri kalan meb’usların çoğu da Anadoluya firar edince meclis 11 Nisan 1920’de feshedilmiş ve böylece yeni bir seçimin yolu açılmıştır. Aralık 1919 seçimleri Osmanlı tarihinin son genel seçimi olarak kabul edilmektedir.II. Meşrutiyet Seçimlerinin Cihet-i Vahdeti

    Yukarıda özetlediğimiz meşrutiyet seçimlerinin tamamı, İntihâb-ı Meb’usan Kanununa göre ve hepsi de iki dereceli olarak yapılmıştır. Seçimlerde sadece erkekler oy kullanmıştır. Seçmen olmak için ayrıca, devlete doğrudan az çok vergi vermek ve “başkasının hizmetinde bulunmamak” gibi özel şartlar konulmuştur. Sonradan bu şartlara Türkçe bilme şartı eklenmiş, böylece seçme ve seçilme hakkı iyice sınırlandırılmıştır.


  6. Mine
    Devamlı Üye
    II. Meşrutiyet Seçimlerinden Renkli Tartışmalar

    Bu dönem seçimlerinde yapılan tartışmalar toplumdaki gerginlikleri yansıtmaktadır. Bilhassa meşrutiyet basını takip edildiğinde bu konuda zengin bir malze-meye ulaşılmaktadır. Örnek olarak bazılarını hatırlatabiliriz:

    -Milletvekili maaşları önemli bir tartışma konusuydu.

    -Masonluk, zamanın deyimiyle farmasonluk suçlaması rakiplerini yıpratmanın önemli bir aracıydı.

    -Azınlıklar ve etnik grup liderleriyle meb’usluk pazarlıkları âşikar bir şekilde yapılıyordu.

    -Seçim propagandalarının önemli bir unsuru da temel atma törenleriydi. Bu törenlerin en çok ses getireni, 1912 seçimi öncesinde İttihat ve Terakki Fırkasının Selânik’teki yeni binasının temel atma merasiminde Cavid Beyi konuşturması olayıdır.

    -Propaganda nutuk ve yazılarında, küfür ve argo kelimelerine sık müracaat ediliyor, buna karşı “terbiye-yi ictimaiyemize uygun bir üslup” bulma tartışması öne çıkıyordu. O zamanların siyasi üslubunu yansıtan bir örneği 1912 seçimi yapılırken Tevfik Fikret’te buluyoruz. Seçimlerdeki baskılara kızan Fikret; arkadaşı Hüseyin Cahit’e, Hüseyin Fasid, gazetesi Tanin’e de Cenin sıfatını yakıştırır. Fikret’in hücumlarından İttihat ve Terakki Cemiyeti’ nin payına İrtikab ve Tedenni Çetesi sıfatı düşer. Tevfik Fikret bu halet-i ruhiyenin bir ürünü olarak sonradan Hân-ı Yağma şiirini yazacaktır.5

    II. Meşrutiyet devrinin bir başka renkli tarafı seçim sandığı ve sandık alayıdır. 1908 seçiminde İstanbul’da 500’den fazla ikinci seçmenin oy kullandığı, Matbaa-i Askeriye Müdürü Ziya Bey tarafından “pek san’atkârâne” yapılmış olan sandık devrin basınında bahse konu olmuştur.

    Sandık alayı ise 1908’den sonra halkın kendiliğinden düzenlediği bir şenliktir. Bayram havasında geçen bu şenlik fener alayı, gelin alayı motiflerinin siyasî izdüşümü gibi görünmektedir. Bilhassa müntehib-i sanilere ait oy sandıkları, mahalleli tarafından süslü bir kağnı veya at arabasına konulurdu. Sandığa davul-zurna ikilisiyle mahalle esnafı ve eşrafı refakat ederek belediye binasına kadar götürürlerdi. Bu sandık alayı özellikle İstanbul’da çok şaşalı olmaktaydı.

    II. Meşrutiyet Meclisi

    Meclis-i Meb’usan

    İkinci Meşrutiyet meclisi 1908-1920 arasında 4.5 yılı biraz aşan bir süre çalışmıştır. Çalışma dönemlerinin hepsi de fesihle sona ermiştir. Birinci dönem İttihat ve Terakki Cemiyetinin, ikinci dönem Gazi Ahmed Muhtar Hükümetinin (bu dönem meclisle hükümetin en çatışmalı dönemidir ve meclis çoğunluğunu elinde bulunduran İttihat ve Terakki Cemiyeti muhalefet konumundadır), üçüncü dönem (Mütarekede) Tevfik Paşanın, dördüncü dönem (Mütare-kede) Damat Ferit Paşanın padişahla anlaşmaları sonunda fesihle son bulmuştur.

    Meşrutiyet meclisi ilk olarak halkı mütecanis olmayan bir devletin meclisi olma görevini büyük zorluklar içinde yürütmeye çalışmıştır. Kozmopolit bir yapıya sahip olan meclisin en olumlu tarafı meb’usların hür ve serbestçe tartışabilmeleridir. 1908 Meclisinde 275 Meb’ustan 142’si Türk, 60’ı Arap, 25’i Arnavut, 23’u Rum, 12’si Ermeni, 5’i Musevi, 3’ü Sırp, 1’i Ulahtır. Bu, tam bir “Osmanlılık” tablosudur. Tablo sonraki dönemlerde de hemen hemen aynıdır.

    Meclisin yapısında giderek büyük bir değişme yaşanmıştır. O da milliyetçilik (kavmiyet fikri) alanında olmuştur. Türk olmayan meb’uslar tüm millet-i Osmaniyenin değil, seçildikleri bölgelerin temsilcileri olmuşlardır. Bu yoldan millî temsil (umumi vekâlet) teorisi yerine emredici etnik vekâlet müessesesi doğmuş ve zeminin hararetiyle hızla gelişmiştir. Bu durum, 1912’den sonra açıkça ortaya çıkmamış olmakla birlikte derinden hissedilmiş ve münferit olaylarda kendini göstermiştir. Meselâ; Girit konusunda Rum meb’uslar, Ermeni menfaatlerinde Ermeniler, Arnavutluk olaylarında Arnavutlar ilk tepkiyi vermektedir. Fakat yine de Osmanlılık hep savunulan ortak bir fikir olmuştur. “Osmanlılık” fikri, Osmanlı Devletinin bir etnik unsurlar birleşmesine (ittihâd-ı anâsıra) dayandığı tezinden hareketle, her kavmi barış içinde bir arada yaşama amacında yapısal bir birim sayan siyasal bir formül olarak savunulmuştur.

    Meşrutiyet meclisi bu özellikleriyle, hızlı bir siyasallaşma ve siyasal katılma sürecine damgasını vuran en önemli mües-sese olmuştur. Meclis, Osmanlıya has bir gelişim göstermiş ve batılı anlamda sağ-sol ayrımları onda hiçbir zaman geçerli olmamıştır.

    Meclis-i Âyan (Heyet-i Âyan)

    II. Meşrutiyet Âyanı, sağ kalan eski iki üye ile otuz yeni üyenin birleşmesinden oluşmuş ve görev yapmıştır. Aslında üye sayısı Meb’usanın 1/3’ü kadar yani 90’dan fazla olması gerekirken bu sayıya hiçbir zaman ulaşılamamıştır. Meb’usan buna pek taraftar olmadığından Âyan sayısı 1909’da 44, 1910’da 48, 1911’de 58, 1914’te 48 olarak kalmıştır.

    Âyan, yürütme-meb’usan sarkacında çalışmıştır. Kabine ve Meb’usân İttihatçıların elinde olduğundan pek fazla bunalım çıkmamıştır. Ancak Âyan siyasal sorunlarda hakem rolü de üstlenememiştir. Bazen Kabine bazen de Meb’usan lehinde görüş bildirmiştir.

    Osmanlı Parlamentosunda “Kardeş” Geçimsizliği

    Osmanlı Meclis-i Umumîsinin mansup (atanmış) organı Âyanla müntehab (seçilmiş) organı Meb’usanın diyalogu da hayli sert olmuştur. Bir Âyan azasının “komşumuz” dediği Meb’usanla bir meb’usun “büyük biraderimiz” dediği Âyan arasındaki soğukluk bir türlü giderilememiştir. Âyan Meb’usanı küçümsemiş, Meb’usan da Âyanı seçimle gelmediği için ikinci derecede bir organ saymıştır. Anayasadaki, meselâ hükümetin kanun tasarılarını ister Meb’usana ister Âyana verebilmesinde olduğu gibi belirsizlik ve boşluklardan da kaynaklanan geçimsizliğin dozu 1918’e kadar artan bir seyir izlemiştir.

    Mütareke döneminde bu gerginlik iyice su yüzüne çıkacak ve Müdafaa-i Hukukçu Meb’usanın karşısında, Âyan padişah (İstanbul Hükümeti) yanlısı bir tutum takınacaktır.

    Hulâsa ve Netice-i Kelâm

    Bütün kusur ve noksanlarına rağmen Osmanlı seçimleri ve meclisleri Cumhuriyet devrine önemli bir tartışma, müzakere ve meşveret tecrübesini miras bırakmıştır. Bu miras memleketimizin çoğulcu siyasî ha-yatına önemli katkılar sağlamıştır. Dolayısıyla siyasî temsil ve siyasî katılma kavramlarının bizim toplumumuzda ve siyaset kültürümüzde neye tekabül ettiğini tespit etmek, bizim sadece ana duraklarını özetlediğimiz bu mirası, yani meşrutiyet olaylarını doğru okumaya bağlıdır. Toplumumuz parti, seçim, meclis, hür basın gibi pek çok demokratik kurum ve kuralla bu dönemde tanışmıştır. Bu sayede—kesintilere rağmen—Türkiye bugün demokrasiden vazgeçemeyen bir noktaya ulaşmıştır.

    Ortada yine de cevaplanmayı bekleyen bir soru durmaktadır. Bu ülkede demokrasi neden sık sık kesintiye uğramaktadır? Sorunun cevabı uzun olmakla birlikte bu konuda Bediüzzaman’ın veciz ve beliğ bir “cevabına” müracaat edebiliriz. Münaza-rat’ta (s. 47) “Efkârı teşviş eden, hürriyet ve meşrutiyeti takdir etmeyen kimlerdir?” sualine verdiği cevap, hem meşrutiyete hem de günümüze ışık tutuyor.

    Aslında, menba’-ı saadetimiz olan meşvereti, yani meşrutiyeti inciten Bediüzzaman’ın ironi taşıyan hakikatli tespitiyle; “cehâlet ağanın, inad efendinin, garaz beyin, intikam paşanın, taklid hazretlerinin, mösyö gevezeliğin taht-ı riyâsetlerinde, insan milletinden bir cemiyettir.” (Münazarat, s. 47). Bu cemiyetin mensup-ları ise medar-ı ibret özellikler taşımaktadırlar. “Benî-beşerde ona intisab eden; bir dirhem zararını bin lira milletin menfaatına feda etmeyen; hem de menfaatını ızrar-ı nâsta gören; hem de muvâzenesiz, muhâkemesiz mana veren; hem de meyl-i intikam ve garaz-ı şahsîsini feda etmediği halde, mağrurâne millete ruhunu feda etmek davasında bulunan; hem de beylik veya tavâif-i mülûk mukaddemesi olan muhtâriyet veya istibdâd-ı mutlak mânâsında bir cumhuriyet gibi gayr-ı mâkul fikirlerde bulunan; hem de zulüm görmüş, kin bağlamış, hürriyet ve meşrutiyetin birinci ihsanı olan af ve istirahat-ı umûmiyeyi fikr-i intikamına yediremediğinden herkesin âsâbına dokundurmakla, tâ heyecana gelip terbiye görmekle teşeffî isteyenlerdir.”(s. 48). Bediüzzaman’ın bu cevabı “mason ve dönmelerin ve bolşevizmi isteyenlerin cemiyetinden haber vermek içinde, bir çeyrek asır istibdad-ı mutlakla hükmeden bir hâkimiyeti gaybî ihbar eden” bir cevaptır.(s. 48). Buradaki ihbar-ı gaybinin ne kadarlık bir istikbale baktığı konusu, zamanın tefsirine ve muhatapların zekâvetine bırakılmıştır.

    Demokrasinin kesintiye uğramaması için en başta, kamuoyunun onu koruyacak bir kıvama kavuşması zarurîdir. “Cehâletle hukukunu (haklarını) bilmeyen bir milletin, (başındaki) ehl-i hamiyeti dahi müstebit edeceğini” (bkz. Münazarat, s. 28) unutmadan; demokrasinin üç müthiş düşmanı olan cehâlet, zaruret ve ihtilafa karşı, mârifet, sanat ve ittifak “silahlarına” müracaat etmek gereklidir. Sözlerimizi, iyimserliğimizi elden bırakmadan meşhur Körler Ülkesi isimli hikayeyle bitirmek istiyoruz.

    Hikayeye göre, Körler Ülkesi isimli bir ülkede yaşayan bütün insanlar kördürler. Etraflarındaki güzelliklerden habersiz kendilerine göre bir hayat tarzı geliştirmişlerdir. Günün birinde gözleri açık bir insan dünyaya gelir ve büyüdükçe etrafındaki güzellikleri fark etmeye başlar. Çevresindeki insanların nasıl olup da bunları görmediğine şaşırmış bir halde yavaş yavaş güzellikleri onlara da anlatmaya çalışır. İlk olarak onu duyanlar, buna pek önem vermezler ve onun hayal kurduğuna inanırlar. Ancak gün geçtikçe bu gözleri açık ada-mın anlattıkları kulaktan kulağa yayılır. So-nunda yakınları onun ciddi bir hastalığa yakalandığına kanaat getirip yine kendileri gibi kör olan doktorlara götürürler. Adamın anlattıklarını doktorlar da dinlerler ve ilk defa duydukları bu bilgileri veri olarak kabul edip aralarında bir “konsültasyon” yaparlar. Konsültasyonun sonucu, hasta yakınlarına bildirilir: Hastanın gözleri bozulmuştur ve “dikilmesi” gerekmektedir. İttifakla alınan bu karar uygulanır ve gözleri açık adamın gözleri cerrahi bir müdahale ile “dikilir”.

    Kıssadan alacağımız hisse ile sözümüzü bitirelim: Hak ve hürriyetine düşkün olanlar gözlerinin “dikilmesine” izin vermezler vesselam


+ Yorum Gönder


1. ve 2. meşrutiyet dönemindeki seçimler nasıl yapılırdı,  1. ve 2. meşrutiyet dönemindeki seçimlerin nasıl yapıldığı,  1. ve 2. meşrutiyet seçimleri nasıl yapıldı,  1. ve 2. meşrutiyet döneminde seçimler nasıl yapılırdı,  1 ve 2 meşrutiyet döneminde seçimler nasıl yapılırdı,  birinci ve ikinci meşrutiyet döneminde seçimler nasıl yapılırdı