+ Yorum Gönder
Frmacil İslamiyet ve İslamda Ahlak Forumunda Hayâ Konusunu Okuyorsunuz..
  1. DR.MATRİX
    Devamlı Üye

    Hayâ









    Hayâ’nın Anlamı hakkında



    Çekingenlik ve utanma da demek olan hayâ; sofiye ıstılahında, Allah korkusu, Allah mehâfeti ve Allah mehâbetiyle O’nun istemediği şeylerden çekinmek manâsına gelir. Böyle bir hissin, insan tabiatında bulunan hayâ duygusuna dayanması, şahsı, edep ve saygı mevzuunda daha temkinli, daha tutarlı kılar. Temelde böyle bir hissi bulunmayan veya yetiştiği çevre itibariyle onu yitiren şahıslarda hayâ duygusunu geliştirmek zor olsa gerek.


    Hayâ’nın Kısımları

    Evet, yukarıdaki işaretlerden de anlaşıldığı gibi hayâyı ikiye ayırmak mümkündür:
    1- Fıtrî hayâ ki, buna hayâ-i nefsî de diyebiliriz; insanı pek çok ar ve ayıp sayılan şeyleri işlemekten alıkor.
    2- Îmândan gelen hayâdır ve İslâm dîninin önemli bir derinliğini teşkil eder.
    Fıtrî hayâ, İslâm dîninin rûhundaki hayâ ile beslenip gelişince ar ve ayıplara karşı en büyük mânia teşekkül etmiş sayılır. Tek başına kaldığı zaman, bazı ahvâl ve şerâit altında sarsılır, yırtılır, hatta bazen bütün bütün yıkılabilir..

    Hayâ İmandandır

    Evet, insan tabiatında bulunan bu sıkılma ve çekinme hissi, “O, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmez mi?” (Alak/14) gibi âyetlerle anlatılan îmân şuuruyla.. “Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde her şeyi görüp gözetendir” (Nisâ/1) misillü beyanlarla ifâde edilen ihsan anlayışıyla beslenmezse uzun ömürlü olamaz. Olamaz, zira hayânın hem var olup gelişmesi hem de devam ve temâdisi îmâna bağlıdır. Bu münâsebeti Hz. Seyyidü’l-Enâm (sav), ashâbından birinin diğerine, hayâyla alâkalı nasihatlarını duyunca: “ Bırak onu, hayâ îmândan gelir..” Diğer bir ifâdelerinde: “Îmân yetmiş şu kadar şûbeden ibârettir, hayâ da îmândan bir şûbedir” buyururlar.

    Bu itibarla diyebiliriz ki; fıtrî hayâ, tıpkı insan tabiatında saklı bulunan diğer iyilik nüveleri gibi, insanı insan yapan marifet dinamikleriyle beslendiği ve takviye edildiği ölçüde gelişir, kalbî ve rûhî hayâtın bir buudu hâline gelir ve nefsin pek çok bâlâpervâzâne isteklerine set çeker ve engeller. Aksine bu duygu îmân ve marifetle geliştirilemez, ihsan şuuruyla takviye edilemez; takviye edilmek şöyle dursun nefsânîlik gayyâlarında açılıp-saçılarak köreltilecek olursa, fert ve toplum plânında insanı insanlığından utandıran yırtıklıklar ve sürtüklükler kaçınılmaz olur. İnsanlığın İftihar Tablosu, hayâ âbidesi aleyhi ekmelüttehâyâ Efendimiz, bu hususa temas eder ve "Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!" buyurur. Hayâ ve hayat birbirine bakan kelimelerdir ve bu yakınlıktan, kalbin ancak, îmân ve marifet sağanaklarıyla beslendiğinde hayattar kalabileceği esprisini çıkarmak mümkündür. Evet hayat kendi dinamikleriyle, hayâ da kendi dinamikleriyle var olur ve yaşar.. yoksa her ikisi için de inkıraz kaçınılmazdır.

    Hayâ Hakkında Değişik Yorumlar

    Hz. Cüneyd’e göre hayâ, Cenâb-ı Hakk’ın üzerimizdeki maddî-manevî nimetlerini idrâk etmenin yanında eksiklerimizin ve kusurlarımızın endişesini yaşamaktır.
    Zünnûn’a göre, sürekli gönüllerimizde olumsuz davranışların dehşetini duymak, duyup yönümüzü bir kere daha kontrol etmektir.
    Bir başkasına göre insanın, Cenâb-ı Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehbân olmasına göre hayatını tanzim edip onun kendisine olan muâmelesini esas alarak yaşamasıdır ki, bir İlâhî eserde bu husus hatırlatılarak şöyle buyurulmaktadır: İnsanoğlu! Sen Benden hayâ ettiğin sürece insanlara ayıplarını unuttururum.” Bu arada Cenâb-ı Rabbi’l-İzzet’in, Hz. Îsâ’ya: "Yâ Îsa evvelâ nefsine nasihatte bulun, o bu nasihati kabul ederse halka va’zet; yoksa benden utan!" şeklindeki sözünü de kaydedebiliriz..
    Hayâ mevzuunda daha değişik tasnifler de vardır. Bu cümleden olarak: Affına ferman geleceği âna kadar, Hz. Âdem’in tavırlarından dökülen suçluluk hayâsı.. gece-gündüz ara vermeden Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ettikleri haldeana hakkıyla ibâdet edemedik” diyen meleklerin taksîr hayâsı.. marifet erbâbının onca derinliklerine rağmen: Seni hakkıyla bilemedik” sözleriyle solukladıkları iclâl hayâsı.. hayatlarını kendi arzu ve isteklerinden tecerrüd ufkunda seyahatle sürdüren ruh ve kalp insanlarının her zaman duyup hissettikleri heybet hayâsı.. her an kurb içinde bu’d; bu’d içinde de kurb televvünüyle, sonsuz uzaklıklarında sonsuz yakınlığı duyan yakîn insanlarının minnet hayâsı.. Hz. Mahbûb’u sevilmesi gerektiği ölçüde sevememe endişesinden kaynaklanan vefâsızlık hayâsı.. duâ ve talep makamında istediklerini iyi seçememiş olma tedirginliğini taşıyanlarda ihlâsı ihlâl hayâsı.. her zaman ahsen-i takvime mazhariyetlerinin şuurunda olan yüksek ruhların, mazhariyetleriyle telif edemedikleri “pes” işler karşısında hissettikleri gayret hayâsı sayılabilir..

    Hayâ’nın Mertebeleri

    Hayâda ilk mertebe, insanın kendisine, Hakk’ın nazarıyla bakmasıyla başlar. Bir insanın, O’nun ölçüleri ve O’nun murâkabesi açısından kendini yakın takibe alması onda temkin derinlikli bir hayâ hâsıl eder ki, böyle bir insan duygu ve düşünceleriyle hep diri sayılır.
    İkinci mertebe; kurbet ve maiyyet şuuruyla mebsûten mütenâsiptir ve: "Nerede olursanız O sizinle berâberdir" (Hadîd/4) ufkunda seyahat edenlere müyesserdir ki, bu hususla alâkalı Efendiler Efendisi’nin şöyle buyurduğunu naklederler: Allah’a karşı olabildiğince hayâlı davranın! Allah’a karşı gerektiği ölçüde hayâlı olan, kafasını ve kafasının içindekilerini, midesini ve midesindekilerini kontrol altına alsın! Ölüm ve çürümeyi de hatırından dûr etmesin! Âhireti dileyen dünyanın sûrî güzelliklerini bırakır.. işte kim böyle davranırsa, o Allah’tan hakkıyla hayâ etmiş sayılır.”
    Üçüncü mertebe; En son durak Rabbindir” (Necm/42) hedefine ulaşma yolunda, rûhî ve kalbî hayâtın şühûd enginliklerinin sezilmesiyle gerçekleşir ve seyr-i rûhânînin kanatları altında sonsuza kadar sürer gider.
    Bir insanın gerçek insanlıktan nasîbi, hayâdan hissesi ölçüsündedir. Eğer Hakk yolcusu, menfî-müsbet bütün teşebbüslerinde başını sonsuza çevirip davranışlarını ötelere göre ayarlayamıyor, mahviyet içinde iki büklüm olup edeple yaşayamıyorsa, onun mevcûdiyeti bir bakıma kendisi için ar, başkaları için de bârdır. Bu mülâhazaya binâendir ki: "Hayır hayır Allah’a yemin ederim ki, hayâ sıyrılıp gittiği zaman, ne hayatta ne de dünyada hayır kalır" demişler.

    Hayâ İlahi Bir Ahlaktır

    Hayâ, İlâhî bir ahlâk ve bir Allah sırrıdır. Eğer insanlar onun nereye taalluk ettiğini bilselerdi daha temkinli olur ve daha titiz davranırlardı. Bu hususu tenvir edecek şöyle bir vak’a naklederler:
    Cenâb-ı Hakk mahşerde hesâba çektiği bir ihtiyara: “Niçin şu günahları işledin?” diye sorar. O da inkâra saparak günah işlemediğini söyler. Bunun üzerine Hz. Erhamürrâhimîn:
    “Öyle ise onu cennete götürün” buyurur. Bu defâ da melekler araya girerek:
    “Yâ Rab, bu insanın şu günahları işlediğini siz biliyorsunuz” derler. Allah da onlara: “Evet öyledir ama ümmet-i Muhammed’den biri olarak ağaran saçına-sakalına baktım; ayıbını yüzüne vurmaya hayâ ettim” fermân eder. Kenz’in rivâyetine göre; Cibrîl bu haberi Efendimiz’e iletince, o şefkat ve hayâ insanının gözleri dolar, ağlar ve şöyle buyurur: “Cenâb-ı Hakk ümmetimin ak sakallılarına azap etmekten hayâ ediyor da ümmetimin ak sakallıları günah işlemekten utanmıyorlar.”
    Hâsılı: "Hayiy, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerindendir. Bunun böyle olduğu hadisle sâbittir. Öyleyse gel, sen de bundan nasîbini al!”








  2. DR.MATRİX
    Devamlı Üye





    Hata yapmak, yanlış işlere meyletmek, yolunu-yönünü şaşırmak, insan olarak yaratılmış bulunmanın bir sonucudur. Dilimize yerleşmiş bulunan “beşer şaşar” ifadesi bu gerçeği dile getirir.
    Evet, insan hata yapar. Fakat dünyada insanlık izzetini muhafaza etmek için, ebedi hayatında saadete ermek için bile bile hata yapmamalı, düştüğü hatada da ısrar etmemelidir. Bunun için hem beşer nezdinde, hem de Allah katında kusur ve yanlışları telafi etmenin yolları açık tutulmuştur. Kula yapılan bir hatayı özür dileyerek ya da helalleşerek, Cenab-ı Allah'a karşı yapılan hataları da, pişmanlıkla tevbe ederek telafi etmek gerekir.
    Yüce Rabbimiz, daha yanlışa düşmeden durulması gereken yeri hissettirmek üzere insanı hayâ ile donatmıştır. Hayâ Allah korkusunun başıdır. Günah işlemekten, yanlış işler yapmaktan hayâ sayesinde sakınır, kaçınırız.
    Rabbimiz'in sadece insanoğluna bir lütuf olarak bahşettiği hayâ, yanlış davranışlara ruhun gizli bir tepkisidir. İnsan fıtratında mündemiç bulunan hayâ, Cenab-ı Mevlâmız'ın razı olmadığı, çirkin saydığı şeyleri yapmaktan sakınmaya yöneltir. Utanacağı bir şey yapmaktan kaçınan insan, başkaları tarafından kınanıp horlanmaya da hayâ sayesinde tedbir almış olur.
    Tutum-davranışlarımızda bu kadar önemli rolü bulunan hayâ, dinî emir ve yasaklardan, toplumun örf ve adetlerinden bağımsız düşünüldüğünde, işlenmemiş bir cevher gibidir. Mahiyeti, yönlendireceği davranış biçimi belirsizdir. İyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayıramaz. Zaten bunun için verilmiş de değildir. Esasen insanı hayra, hakka yönelten iç hasletlerin hiç biri böyle değildir. Hayâ duygusunun neden sakındıracağı, neye yönelteceği dinin hükümleri ve teklif ettiği ahlâk ile, bir de toplumun örf olarak kabul ettiği kurallarla belirlenir.
    * * *
    Alimlerimiz hayâyı anlatırken üç kısma ayırıyor.
    Birincisi, kulun Allah'tan utanmasıdır. Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz, “Allah'tan gerektiği gibi hayâ edin.” buyurmuşlardır. Böylesi bir hayâ, gelişigüzel bir utanma değil, Cenab-ı Hakk'ın huzurunda, O'nu layıkıyla takdir ve tenzih edememenin mahcubiyetidir. Allahu Tealâ'dan gerektiği gibi haya etmek ise, O'nun yüce ismini her an zikretmek, noksan sıfatlardan tenzih etmek, emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmaktır.
    Rabbanî alimler hayânın bu türünü şöyle tanımlamışlar: “Cenab-ı Hakk'ın nimetlerini ve ikramlarını müşahede etmek, bunun yanında kendi kusurlarını görmektir. Bunlar düşünüldüğünde insanda bir hal meydana gelir ki, ona hayâ denir.”
    Manevi alemde ruhunun hayâ sıfatıyla dolmasını, cismanî alemin de bu hale katılıp, bedenin ve alnın terlemesiyle biliriz. Nitekim Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz, Rabbül Alemin'in azamet ve heybetinden hayâ ettiklerinde, mübarek alınlarında ter damlacıkları oluşurdu. Bu hali anlamamıza şu söz yardımcı olur: “Hayâlı kişi ter döker, bu ondaki bir tezahürdür. Bundan önce benlik hissinden azat olmak gerekir. Kişide benlikten bir şey bulunduğu müddetçe, hayâdan nasibini alamaz.”
    İkinci tür hayâ, insanın diğer insanların kınamasından, adının kötü anılmasından çekinmesidir. Bu şekilde insanlardan utanmak, örfe ve genel ahlâk kurallarına uymayı sağlar. İslâm'a aykırı olmayan örfün dinden sayıldığından hareketle, toplum içindeki kurallara -İslâm'a aykırı değilse- uyulması zaruridir. Bu prensip dikkate alınmaz, kişi toplum kurallarını çiğnerse, bunun adı hayâsızlıktır. Böyle bir duruma düşülerek utanmak hayâ değildir; böyle bir duruma düşmekten korktuğu için utanmak ve tedbir almaktır.
    Üçüncü tür hayâ ise, insanın kendisinden utanmasıdır. İnsanın, izzet, şeref, namus gibi zatında bulunan kıymetli her şey için, kendisine duyduğu saygıya izzet-i nefs diyoruz. İzzet-i nefs sahibi biri, yalnız olduğu zamanlarda bile çirkin ve edepsizce davranışlardan kaçınır. Böyle bir şey yapacak olsa kendinden utanır, içinde bir rahatsızlık belirir, eziklik duyar. Kendini çirkin bir iş yapıyorken hayal bile etmekten hayâ eder.
    * * *
    Züleyha validemiz henüz Mısır'da sarayda iken, Hz. Yusuf a.s.'ı odasına alır. Odadaki putun üzerini bir örtüyle örter ve “hadi gel” diyerek Yusuf a.s.'ı çağırır. Hz. Yusuf a.s. sorar: “Neden o putun üzerini örttün?” Züleyha validemiz: “Ondan utandığım için” deyince, Hz. Yusuf a.s. şöyle buyurur: “Sen bu puttan utanıyorsun da, ben Alemlerin Rabbi yüce Allah'tan hiç hayâ etmez miyim.”
    Habib-i Edib s.a.v. Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyurur ki: “Bütün peygamberlerin eskiden beri söyleyegeldikleri şudur: Eğer utanma duygusundan mahrum isen dilediğin şeyi yap.” (Buhari)
    Yani hayâsız birine hiç bir şekilde söz geçmeyeceğini, onun kimsenin sözünü dinlemeyeceğini bildirmiş oluyor. Bu durum, Allahu Tealâ'nın ahlâkından o kişide zerrece bulunmadığına işaret eder.
    Utanma duygusu olmayan hayâsız, arsız birinin, kıymetli hiç bir şeyi yoktur. O kişi kimseyi layıkıyla sevemeyeceği gibi, hiç bir nimete de şükretmeyecektir. Firavun'un hali ve meydan okuması hayâsızlık değil mi?
    Eğer insan hayâ duygusundan mahrumsa, Firavun'un yaptığı gibi, her kötülüğü yapar. Onu hayırla yâd eden kimse bulunmaz. Fakat eğer Hz. Osman r.a. gibi hayâ örtüsüne sımsıkı bürünmüş ve ömrü boyunca hep orada bulunmuşsa, güzelce anmaktan başka, kim onun hakkında bir şey söyleyebilir?
    * * *
    Hayânın doğru bir şekilde işlenmemiş hali, bazen kişiyi zararlı alışkanlıklar edinmeye, içine kapanık biri olmaya sevk edebilir; bir takım kişilik bozukluklarına neden olabilir. Bu tür sonuçları doğuran ifrat derecesindeki utanma duygusu, hayâ hissinin yozlaşmış ve ölçüsüz hale gelmiş şeklidir.
    “İlimde hayâ olmaz” diye bir söz var. Bu, yaşı, mevkii ne olursa olsun, müminin bilmediği dinî hükümleri ehil kişilere sorması ve öğrenmesi; bundan utanmaması gerektiğine işaret eder. Öğrenmek amacıyla soru sormak ayıp değildir. Mahrem yerinde hastalığı olanın utanması ve tedaviden kaçınması da böyledir.
    Hz. Aişe r.a. validemiz şöyle demiştir. “Ensar hanımları ne iyidirler ki, hayâ sahibi olmaları dinin hükümlerini öğrenmelerine mani olmuyor.” (Müslim) Güzel ve salih işleri yapmaktan hayâ edilmez. Bunlardan sakınmak, uzaklaşmak abestir.
    * * *
    Hayâ, diğer bütün derunî hisler ve yüksek fikirler gibi sınırlı cümlelerle ifade edilmesi güç bir duygudur. O her türlü durumda kendini gösterir. İstikamet ne olursa olsun, hedef nereye varırsa varsın, olaylar nasıl cereyan ederse etsin, bunların hepsi hayâ duygusunun desteklemesi ya da engellemesiyle olur. Çünkü o, fert vicdanına farz kılınan daimi uyanıklıktır.
    Hayâ, kişinin kendisine, bağlı olduğu insaniyete, içinde yaşadığı cemiyete, bütün gizlilikleri bilen yaratıcısına karşı duyduğu hassasiyettir. Bu hassasiyet, içinde bulunduğumuz beşeriyet dünyasının, dün, bugün ve gelecekte erişmek için çalışacağı en büyük hedeftir.
    İslâm tarihini ve tabiatını araştıran herkes, hayâ ruhunu ve bu ruhun doğurduğu edebi fark eder. Bu ruh kuvvetli olduğu kadar apaçıktır da. İnsanın bunu fark ettikten sonra tesirinde kalmaması, ulvî atmosferine kendini bırakmaması mümkün değildir.
    Rabbimiz, bizleri o hayâ örtüsünün altında, O'nu anmaktan başka her şeyden hayâ eder bir halde, Habib-i Edib s.a.v.'in ahlâkıyla ahlâklanan, salih kullarından eylesin.





  3. DR.MATRİX
    Devamlı Üye
    PEYGAMBERLERİN MİRASI: HAYÂ

    İnsanın özünden uzaklaştığı, kendine yabancılaştığı ve insanlık hasletlerinden birer birer koptuğu bir zaman diliminde, bize kendimizi hatırlatan bir kavram olarak öne çıkıyor hayâ
    Sahip olduğu geniş ve derin anlam çerçevesi üzerinde duracağımız bu kavramın, günümüzde çağrıştırdığı tek anlam “utanma”dır ve o da bir “kişilik arızası” olarak algılanmaktadır.
    Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanın kendisini başkalarına ispat etmesi, toplum tarafından beğenilip takdir görmesi, kıyafetinden yeteneklerine ve hatta vücuduna kadar nesi varsa her şeyini büyük bir “cesaretle” sergilemesi, teşhir etmesi, başkalarını geride bırakarak öne geçebilmek için hak-hukuk tanımadan her fırsatı değerlendirmesi özendiriliyor.
    Böyle yapanlar paraya, şöhrete, konfora ve her türlü maddi imkana kestirmeden ulaşıyor; toplumun önüne “örnek” olarak konuyor.
    Günümüz toplumlarına hakim olan değer yargılarının dayattığı bu hayat tarzı, şüphesiz ki ancak “ar damarı”nı çatlatmakla mümkündür. Modern hayat tarzında kişi ne kadar “arsız” ise, işinde ve mesleğinde o kadar başarılı oluyor.
    Talebenin hocadan, küçüğün büyükten, gencin yaşlıdan hayâ etmesinin “medeniliğe” aykırı görüldüğü bir hayat tasavvurunda, tabiatıyla yaratılanın Yaratıcı'dan hayâsı da söz konusu olmayacaktır.
    Tıpkı zühd, takva, güzel ahlâk vb. gibi hayâ da imandan gelir.
    İmandan kaynaklanan hasletlere adeta savaş açmış bulunan modern hayat tarzı, elbette bütün peygamberlerin ortak özelliği ve mirası olan hayâyı da hayatın dışına itecektir.
    Hayâsını kaybetmiş bir insanın, diğer dinî hasletleri yaşatamayacağı açıktır. Zira bir müslüman için hayâ, müslümanlığın en temel göstergesidir. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz bu gerçeği;
    “Her dinin bir ahlâkı vardır. İslâm'ın ahlâkı da hayâdır.” (İbn Mâce: Muvatta) buyurmak suretiyle dile getirmiştir.
    Hayâ nedir?
    Sözlüklerin “utanma, çekinme, vaz geçme, tevbe” gibi anlamlara geldiğini söylediği hayâ, peygamberlerden (hepsine salât ve selam olsun) tevarüs edilen en temel insanlık ölçülerinden biridir.
    Kur'an'da da bu kavramın türevleriyle üç yerde geçtiğini görüyoruz: Bakara, 26, Kasas, 25, Ahzab, 53 A'raf Suresi'nin 26. ayetinde geçen “libâsu't-takv┠(takva elbisesi) ifadesinin, insanın ruhunu bezeyip ahlâkını güzelleştiren ve koruyan hayâ anl----- geldiği, hemen bütün müfessirler tarafından ifade edilmiştir.
    Günlük dilde genellikle “utanma” anlamında kullanıldığı halde, “hayâ”nın bundan çok daha geniş ve derin anlam boyutlarına sahip olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'in, “Allah'tan hakkıyla hayâ edin” buyruğuna Sahabe'nin (Allah onlardan razı olsun), “Ey Allah'ın Rasulü! Allah'a hamdolsun; biz Allah'tan hayâ ediyoruz” demesi üzerine şu çarpıcı ifadeyi kullanması hayânın anlam ağırlığını açık biçimde göstermektedir:
    “Kasdettiğim bu (sizin anladığınız) değil… Allah'tan hakkıyla hayâ etmek, başı ve onun taşıdıklarını, karnı ve onun ihtiva ettiklerini muhafaza etmen; ölümü ve toprakta çürümeyi hatırlamandır. Kim ahireti dilerse, dünya hayatının (aldatıcı) süsünü terk etmeli, ahiret hayatını dünya hayatına tercih etmelidir. Kim bu söylediklerimi hakkıyla yaparsa, Allah'tan hakkıyla hayâ etmiş olur.” (Tirmizî)
    Bu hadiste geçen “başı ve onun taşıdıkları” ifadesinden maksat, başta bulunan göz, kulak, dil gibi maddi ve zahirî; hafıza, hayal, tefekkür gibi manevi hassalardır. “Karnı ve onun ihtiva ettikleri” cümlesinden kasıt ise, kalp, mide, cinsel organ, el, ayak gibi zahirî ve batınî organlardır.
    Müslümanca hayatın temeli
    Bu nebevî uyarı bize, hayânın aslında müslümanca yaşamanın temeli olduğunu öğretiyor. İnsan, bütün benliğini, maddi ve manevi varlığını hayâ duygusu ile donatmak suretiyle yüzü ahirete dönük bir hayat yaşamadıkça, Allah Tealâ'dan hakkıyla hayâ etmiş sayılmayacaktır.
    Hayânın “utanma”yı da ihtiva etmekle birlikte, müslüman için, onun çok ötesinde bir ağırlık ve fonksiyona sahip olduğuna dikkatimizi çeken bir diğer peygamberî ihbarda da şöyle buyurulur:
    “İman yetmiş küsur (bir diğer rivayette altmış küsur) şubedir. Hayâ da imandan bir şubedir.” (Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesaî, İbn Mace)
    Şu halde hayânın, imanın ayrılmaz bir parçası olduğunu ve imandan kaynaklandığını söylememiz gerekiyor. Dikkat edilirse görülecektir ki, modern hayat tarzının dayatmalarına direnemeyen insanın ilk kaybettiği haslet hayâ olmaktadır. Hayâ duygusunu kaybetmeden, bir kimsenin Allah Tealâ'nın çizdiği sınırları dışına çıkmayı göze alması mümkün değildir.
    Peygamberlerin önderi s.a.v. bu gerçeği şöyle ifade buyurmuştur: “İlk nübüvvet sözlerinden insanlığa ulaşan öğütlerden biri şudur: Eğer hayân yoksa, dilediğini yap!” (Buharî, İbn Mace, Ahmed b. Hanbel, Taberanî, İbn Hibban)
    Ulema bu hadisi açıklarken şöyle der: Gerçek hayâ, Allah Tealâ'dan utanmak ve yapıldığı takdirde ayıplanılacak şeylerden kaçınmakla elde edilir. Bunun aslı da İslâm'a göre değerli olmayan şeyleri (mâlâyânîyi) terk ve anlamlı, değerli şeylerle iştigal etmektir. Kim bu söyleneni yerine getirirse, Allah Tealâ ona gerçek hayâya ulaşmayı kolaylaştırır. Hayânın birçok mertebesi vardır. En üst mertebesi, kişinin, zahirde ve batında Allah Tealâ'dan hayâ etmesidir. İşte bu, kişiye müşahede makamı kazandıracak olan murakabe makamıdır.
    Bu anlamdaki bir diğer hadiste de şöyle buyurulur: “Dört haslet peygamberlerin sünnetindendir: Hayâ, güzel koku sürünmek, misvak kullanmak ve evlenmek.” (Tirmizî, Ahmed b. Hanbel)
    Şu halde hayâ, peygamberlerin insanlığa kadim bir mirasıdır. Ve ancak onlara inananların şahsiyetinin ayrılmaz bir parçası olarak tebarüz eder.
    Cenab-ı Allah'tan ve meleklerden utanmak
    Efendimiz s.a.v.'in, “bütünüyle hayr” olarak nitelendirdiği hayâ duygusunun canlı bir timsali olarak, kendisinin de yüksek bir hayâ duygusuna sahip olduğunu (Buharî) ve evinde oturan bir genç bekâr kızdan daha hayâlı olduğunu görüyoruz (Buharî, Müslim).
    Hayâ timsali olmakla diğer sahabîlerden ayrılan Hz. Osman r.a., bu özelliği sebebiyle Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'in özel itinasına mahzar olmuştur. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.anhuma) yanına girdiğinde normal oturuşunu değiştirmediği halde, Hz. Osman r.a. yanına girdiğinde toparlandığını görenler, bunun sebebini sorduğunda şöyle buyurmuştur:
    “Meleklerin bile hayâ ettiği bir kimseden benim hayâ etmemem doğru olmaz.” (Müslim, Ahmed b. Hanbel)
    Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalardan ortaya çıkan odur ki, hayâ, sadece utangaçlık olmadığı gibi, sadece başkalarına karşı izhar edilen bir duygu da değildir. Temeli iman olan hayâ, en başta Allah Tealâ'ya karşı gösterilir.
    Bu noktada İslâm'a özgü bir diğer kavramla karşılaşıyoruz: Mürüvvet İslâm uleması mürüvveti, “açıktan yapıldığında hayâ duyulan bir işi gizli olarak da yapmamak” olarak tarif etmiştir. Şu halde İslâm'ın çizdiği çerçeve içinde ahlâkî ve ruhî olgunluk ancak kâmil anlamda hayâ duygusuna sahip olmakla elde edilebilir.
    Hud Suresi'nin, “Bilin ki onlar Kur'an okunurken gizlenmek için iki büklüm olurlar. Bilin ki, elbiselerine büründükleri halde bile Allah onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir. Çünkü O, kalplerde olanı bilendir.” mealindeki beşinci ayetinde kimlerin kastedildiği İbn Abbâs r.a.'a sorulduğunda şöyle demiştir:
    “Burada anlatılan kimseler, helada avret yerlerini açtıklarında o durumlarının semaya ulaşmasından, hanımlarıyla birlikte olma esnasında soyununca çıplak hallerinin semaya ulaşmasından korkup hayâ eden (ve hicap duyan) kişilerdir.” (Buharî)
    Buradaki “semaya ulaşmak” tabirinden maksat, meleklerin o duruma muttali olmasıdır. Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'in şu beyanı bu noktayı açıklığa kavuşturmaktadır: “Çıplaklıktan sakının! Zira sizin yanınızda sadece helâya girdiğiniz zaman ve erkek hanımına sokulunca ayrılan melekler vardır. Onlardan hayâ edin, onlara karşı saygılı olun.” (Tirmizî).
    Utangaçlık hayâ mı?
    Din-hayâ ilişkisi konusunda akla şöyle bir soru gelebilir: Acaba hayâ duygusu insanın bir kişilik özelliği olarak yaradılışında mı mevcuttur, yoksa ona dinin kazandırdığı bir haslet midir?
    Bu soruya cevap olarak şunları söyleyebiliriz: Her ne kadar bazı insanlar yaratılış olarak utangaç iseler de, onlardaki bu duygu, dinin arzu ve itibar ettiği sınırlar çerçevesinde şekillenmedikçe makbul değildir. Din'in makbul saydığı hayâ, sadece insanlar karşısında değil, Allah Tealâ'ya, meleklere ve diğer mahlukata karşı da yaşatılması gereken bir duygudur.
    Şu halde dinimizin itibar ettiği hayânın, imana, niyete ve bilgiye dayalı olması gerektiğini söylemeliyiz. Aksi halde hayânın imandan olduğunu ifade eden nebevî haberi doğru anlamamız mümkün olmaz. Nefsiyle baş başa kaldığında hayâ duygusuyla bağdaşmayan işler yapabilen ya da böyle yapmasa bile niyetini halis kılmayan bir kimsenin utangaçlığının, İslâm'ın aradığı hayâ olmadığı açıktır.
    Hayâ duygusunun kalbî ve ruhî bir haslet olduğunu, kalp ve ruhun da ancak iman ile hayat bulabileceğini düşünürsek ortaya şu çarpıcı gerçeğin çıktığını görürüz: “Hay┠kelimesi, “hayat” kelimesiyle aynı kökten gelmektedir. Bu da, hayânın ancak hayat ile mümkün olduğunu gösterir. Şu halde hayâ, ancak iman ile hayat bulan bir kalp ve ruhta vücut bulabilir.
    Muvatta şarihi Zürkânî rh.a. bu konuda Hakîm Tirmizî'den naklen şöyle der:
    “Kalp Allah'a imanla hayat bulduğu zaman onda hayâ da artar. Görmez misin ki, hayâ duygusuna sahip bir kimse bir şeyden hayâ ettiği zaman terler. Bu ter, ruhta coşan hayânın hararetinden ileri gelir. Hayânın coşmasından ruh da coşkuya kapılır ve kişinin bedeni ve alnı terler. Çünkü hayânın hakimiyeti yüzde ve göğüste tezahür eder. Bu, kişideki İslâm'ın kuvvetinden kaynaklanan bir durumdur. Zira İslâm, nefsin teslimiyetidir; din de nefsin boyun eğmesi ve inkıyad etmesidir. Bu sebeple hayâ İslâm'ın ahlâkı olmuştur. Müslümanın hayâ ve tevazu sahibi olması da bundandır.” (Şerhu'z-Zürkânî ale'l-Muvatta, 4/323)
    Hayânın mertebeleri
    Yukarıda hayânın birçok mertebesi olduğunu ve bunların en üstününün, kişinin, zahirde ve batında Allah Tealâ'dan hayâ etmesi olduğunu belirtmiştik. Ebu Süleyman ed-Dârânî k.s. şöyle der:
    “İnsanlar şu dört derece üzere amel eder: Korku, ümit, ta'zim ve hayâ. Bunlar içinde en şerefli mevki, hayâ üzere amel eden kimsenin mevkiidir. Zira bu kimse, kendisini Allah Tealâ'nın her halükârda gördüğünü yakinen bildiği için, hasenatından, günahkârların günahlarından hayâ ettiğinden daha fazla hayâ eder.” (Sühreverdî, Avârifu'l-Meârif, 516)
    Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz'in hayâyı, “Kavminden (iyi tanıdığın ve seni iyi tanıyan) salih bir kimseden hayâ ettiğin gibi Allah Tealâ'dan hayâ etmendir.” (Irakî: el-Muğnî -Tahrîcu Ahâdîsi'l-İhyâ- 1/172) şeklinde tarif etmesi, şüphesiz ki hayânın en yüksek mertebesini ifade etmekten çok, başlangıcını anlatmaktadır. Zira daha önce zikrettiğimiz bir hadiste, Allah Tealâ'dan hakkıyla hayâ etmenin nasıl olması gerektiği izah edilmişti.
    Kullar karşısında hissedilmesi gereken hayâ duygusu, amelî ve kalbî hayatta kemalâta doğru yükselişte yakîn arttıkça gerçek anlamını bulur ve sahibini, az yukarıda Ebû Süleyman ed-Dârânî k.s.'den naklettiğimiz mertebeye taşır.
    Yine Ebû Süleyman ed-Dârânî k.s.'nin şu sözü bu noktayı işaret etmektedir: “Kul Rabbinden hayâ ettiği zaman hayrı tamamlamış olur.” (Ebû Nu'aym: Hilyetu'l-Evliya, 9/270)
    Hayâ güzellik, hayâsızlık çirkinliktir
    Hayâ sahibi bireylerden oluşan toplumsal hayatta faziletin en geçer akçe olduğunu belirtmeye gerek duymuyoruz. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde toplumları derinden etkileyen her türlü bunalımın ve küresel felaketin temelinde, çıkarcı, fırsat düşkünü, utanmaz ve uslanmaz bireyler bulunduğunu görmek zor değildir.
    Hayatın hayâ ile ilişkisi koparıldığından beridir ki, aileden başlayıp bütün toplum kesimlerine yayılan çürüme kalpleri ve ruhları öldürüyor. Adına “modernlik” dediğimiz bu savrulma, insanı kendisinden, çevresinden ve hatta Yaratıcısı'ndan uzaklaştırıyor.
    Bilenler bildikleriyle, cahiller cehaletleriyle hayâyı hayattan kovuyor; zira onlara bu hayatta var olmanın, fırsatçılıkla, yırtıcılıkla ve “medeni cesaret”le mümkün olduğu söyleniyor. Böyle bir ortamda güzellikten, faziletten, esenlikten ve huzurdan söz etmek elbette mümkün değildir.
    Kollarımızı makas gibi açarak haykırmanın vaktidir:
    “Edepsizlik ve çirkin söz girdiği yeri çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği yeri güzelleştirir.” (Tirmizî)





  4. DR.MATRİX
    Devamlı Üye
    Gönlün titremesidir hayâ. Gönül ki kurtulmuştur da ağırlıklarından, bir yaprak kadar incelmiştir.
    İşte o nazenin yapraktır müminin gönlü. Titrer bir günah, bir yanlış, bir aykırı hal gördüğünde. Gün gelir, daha bir incelir de, görmek bir yana, işlemek bir yana, bir günahı düşünmek titretir, O'nu hakkıyla bilmemek titretir o nazenin gönlü.
    Rabbi'ni düşünür de titrer. Taşta-toprakta, insanda, kendinde Rabbi'ni görür de, taştan-topraktan, insandan, kendinden hayâ eder.
    Rabbim rahmetiyle esirgesin, akrabalardan bir Zehra teyzemiz vardı. Televizyonlu odada oturması gerektiğinde, her ne vakit televizyonda bir erkek çıksa başörtüsünü düzeltir, yüzünü örterdi. Gülerdik, “O seni görmüyor ki” diye. “Ben onu görüyorum ya” derdi.
    Çocukluk yıllarımızdı. “O seni görmüyor ki” dediğimizde kalmışız. Duymamışız, anlamamışız onun ne dediğini…
    Ben seni görüyorum ya
    Yıllar sonra okudum:
    Hz. Aişe r.a. gözleri görmeyen İshak r.a. yanına her geldiğinde kendini sakınır, örtüsüne çeki-düzen verirmiş. Onun bu durumunu hisseden İshak r.a. bir gün sorar:
    - Ey Müminlerin Annesi! Ben âmâ olduğum halde benden de sakınıyorsun. Halbuki ben sizi görmüyorum!
    Hz. Aişe r.a. cevap verir:
    - Evet, sen beni görmüyorsun fakat ben seni görüyorum.
    . . .
    Mü'minlerin emiri Hz. Ömer r.a.'ın canına kastedilmişti. Ağır yaralıydı. Anladı, hissetti ki bu yara onu götürecek, son anlarını yaşıyor. Bir dileği vardı, son bir dilek. Kızı Hafsa r.a.'ı Aişe r.a.'a gönderdi. Efendimiz s.a.v.'in ayak ucuna defnedilebilmek için Hz. Aişe'den izin istedi. Zira orası müminlerin annesine aitti ve Hz. Aişe r.a.' ın babası Hz. Ebu Bekir r.a. da oradaydı. Hz. Aişe bu isteği şöyle karşıladı:
    - Aslında o yeri kendim için düşünmüştüm. Fakat Ömer'i kendime tercih edeceğim.
    Ve Hz. Ömer r.a. vefat edince Efendimiz s.a.v.'in ayak ucuna defnedildi.
    Müminlerin annesi Hz. Aişe r.a ., Allah Rasulü s.a.v.'in ve babasının kabirlerini serbestçe ziyaret ederdi. Ancak Hz. Ömer de oraya defnedildikten sonra kabirleri daha bir dikkatli ve daha bir örtünerek ziyaret eder oldu.
    . . .
    Zehra teyzemiz, Hz. Aişe r.a.'ın hayâsındaki bu rikkati, inceliği bilir miydi?
    Belki bilirdi, belki…
    Her insan muhakkak hayâlı doğuyor.
    Örtünmek hayâdan.
    Rabbimiz setreden, örten.
    Tüm sırlar bir bir açığa vurulduğunda mahcup olmayalım diye, Rabbim setretsin ayıplarımızı diye her mümin biraz mahcuptur bugün.
    Ve örtülüdür.
    Allah'tan hayâ edin
    Allah Rasulü sav Miraç Gecesi dünya göğüne çıktığı zaman Hz. Osman r.a.'ın suretini gördü, ona sordu:
    - Ey Osman! Bu mertebeye ne ile eriştin?
    Hz. Osman r.a .:
    - Gece namazı kılmakla, dedi.
    Efendimiz s.a.v. ikinci göğe vardı. Yine Hz. Osman r.a.' ın suretini gördü, sordu:
    - Bu mertebeye ne ile eriştin?
    Hz. Osman r.a .:
    - Kur'an-ı Kerim okumakla, dedi.
    Ve Efendimiz s.a.v. yükseldiği diğer göklerde de hep onun suretini gördü ve farklı güzel amellerle o derecelere eriştiğini öğrendi. Nihayet Efendimiz s.a.v. altıncı gök katına ulaştığında yine onu gördü ve sordu:
    - Bu mertebeye nasıl, neyle ulaştın?
    Hz. Osman r.a. şu cevabı verdi:
    - Allah Tealâ'dan hayâ etmekle.
    . . .
    Allah Rasulü s.a.v. bir gün sahabilerine sordular:
    - Hepiniz cennete girmek istersiniz değil mi?
    Sahabiler :
    - Evet Ey Allah'ın Rasulü ! Elbette isteriz, dediler.
    Bu cevap üzerine Allah Rasulü s.a.v. buyurdular:
    - O zaman uzun yaşama ümidinizi biraz kısaltın. Ecellerinizi gözlerinizin önünde tutun ve Allah'tan hakkıyla hayâ edin.
    Onlar:
    - Biz hepimiz Allah'tan hayâ ediyoruz, dediler.
    Efendimiz s.a.v. buyurdular:
    - Öyle değil! Allah'tan hayâ etmek kabirleri ve kabirlerde sizi bekleyen imtihanları unutmamanızdır. Başınızı ve başınızda taşıdığınız dü ş ünceleri , midenizi ve midenize gireni, size nimet olarak verilen azalarınızı muhafaza etmenizdir. Kim ahireti dilerse dünya hayatının aldatıcı süsünü terk etmeli, ahiret hayatını dünya hayatına tercih etmelidir. İşte Allah'tan hakkıyla hayâ etmek böyle olur. İşte Allah'ın dostluk ve himayesine böyle ulaşılmış olur.
    . . .
    Dört büyük melekten biri olan İsrafil a.s. her gün günde yetmiş kere yüzünü kendi kanadıyla örter, “Ya İlahel Alemin ! Ne yapayım, sana layık bir secde ve rükû yapamadım.” der.
    . . .
    Melekler ve peygamberler: “Ya Rabbi! Seni tesbih , tenzih ederiz. Sana hakkıyla ibadet edemedik.” derler. Layıkıyla kulluk yapamadıkları için Allah'tan hayâ ederler, utanırlardı.
    . . .
    Hz. Musa a.s .:
    - Ya Rabbi! Bana cennet lazım. Senden cennet isterim. Seni görmek de bana gerekli, onu da isterim. Fakat bana ekmek, tuz, koyunların yiyeceği gibi düşük şeyler gerekince bunları senden nasıl isterim, dedi. Rabbi'nden günlük maişetine dair bir şeyler istemekten hayâ etti. Hak Tealâ buyurdu:
    - Ya Musa! Maksat budur, bunları isteyeceksin. Böylece her vakit bir ihtiyaç ile huzura gelinir, yalvarılır. Bu bahane ile kulluk vazifeleri yapılır, bana kavuşma yoluna girilmiş olur.
    Rabbimiz de kullarından hayâ ediyor
    Efendimiz s.a.v. buyurdu:
    “Allah rahimdir, kerimdir. Hayâyı çok sever. Kulu tarafından kendisine kaldırılan elleri, içine bir şey koymadan geri çevirmekten hayâ eder.”
    Biz, “Dua ediyorum, olmuyor, vermiyor” demekten hayâ etmez miyiz?
    Bilmiyoruz, görmüyoruz belki, ellerimize neler neler koyuyor, neler veriyor.
    Rızasızlıktan hayâ etmez miyiz?
    . . .
    Allah Rasulü s.a.v. kudsî hadisleriyle bizlere nakletti:
    “Allah Tealâ buyuruyor ki: Ey Ademoğlu ! Başınıza düşen aklık benim nurumdan bir nurdur. Ben nurumu nârımla azaplandırmaktan hayâ ederim. Öyleyse sen de benden hayâ et! Mahlukatımın bana olan ihtiyacı ve yüceliğim hakkı için müslüman olarak yaşlanmış kullarıma azap etmekten hayâ ederim.”
    Sonra Efendimiz s.a.v. ağladı, ağladı. Gözyaşları dinince sahabiler (Allah onlardan razı olsun) sordular:
    - Ey Allah'ın Rasulü! Seni ağlatan nedir?
    Efendimiz s.a.v. buyurdu:
    - O kişinin haline ağlıyorum ki, ondan Allah hayâ eder de, o Allah'tan hayâ etmeyip günah işler.
    . . .
    Kullardan utanırız. Ama gerektiği yerde, gerektiği şekilde değil. Haklarını hoyratça gasp ederiz, kendilerine verdiğimiz sözleri tutmayız. Olmadıkları yerde haklarını savunmaz, gıybetleri mi yapılıyor, bir cümle de biz ekleriz!
    Sonra yüzlerine gülmekten hayâ etmeyiz de…
    Evimize misafir geldiklerinde, Allah Tealâ'nın nimet olarak bahşettiklerini onlara ikram ederken utanır, sıkılırız:
    “Kusura bakmayın, size layık değil ama ev de biraz dağınık!” deyiveririz.
    Bir güler yüz, bir güzel söz, bir bardak su ne güzel ikramdır oysa.
    Rabbimiz bizden hayâ eder. Biz sıkılmayız.
    Gönüllerimiz bu dağınıklılığıyla onu kabul etmeye hazır mıdır?
    O'na layık mıdır, secdelerimiz, rükûlarımız?
    O'nu hakkıyla tesbih ve tenzih edebildik mi?
    Allah ve Rasulü'nden utandıkları gibi…
    Muhakkak ki sahabilerin hepsi birer hayâ timsali idi. Nitekim Allah Rasulü s.a.v .; “Hayâsı olmayanın dini de yoktur.” buyurmuşlardır.
    Bir gün Efendimiz s.a.v. bir arkadaşına rastladı ki, o Ensar'dan bir sahabiye şöyle diyordu:
    - Sen çok hayâ ettin. Sana hayâ zarar verdi!
    Bu sözleri duyan Efendimiz s.a.v .:
    - Onu bırak, zira hayâ imandandır ve hayâ ancak hayır getirir, buyurdu.
    Hz. Osman r.a. ise hayâ ile vasıflanmış, hayâ cihetiyle diğer sahabilerden daha fazla öne çıkmıştı.
    Bir gün Rasulullah s.a.v.'in huzurunda bir melek duruyordu.O sırada oradan Hz. Osman r.a. geçti. Melek:
    - Bu geçen kimdir, diye sordu. Rasulullah s.a.v .:
    - Affan oğlu Osman'dır. buyurdular . Melek Hz. Osman'ın ismini işitince ayağa kalktı ve şöyle dedi:
    - Ya Rasulallah ! Bu zattan bütün melekler utanır, ona muhabbet ve hürmet ederler. Onun Hak Tealâ katında mertebesi çok yüksektir.
    . . .
    Hz. Osman r.a. güzelliği ile Yusuf a.s.'a benzerdi. Anlatıldığına göre Allah Rasulü s.a.v. onun yüzünün tamamını pek çok kez görmek istemiş, fakat görmesi mümkün olmamıştı. Bu halini bir gün Cebrail a.s.'a anlattı. Cebrail a.s. şöyle dedi:
    - Ben de onun yüzünü iyice göremedim. Osman'ın hürmeti, büyüklüğü, haşmeti biz meleklerin kalbinde o kadar yer etmiştir ki, cemalini seyretmekten bizi alıkoymuştur. Her gece yarısı evinden mescide gelirken onun haşmet ve hayâsı yerdeki ve göklerdeki melekleri utandırır, mahcup eyler.
    . . .
    Bir gün Peygamberimiz s.a.v. Hz. Aişe r.a. ile oturuyordu. Hz. Ebu Bekir r.a. izin isteyerek yanlarına geldi. Daha sonra müsaade isteyerek Saad bin Malik r.a. içeriye girdi. Her ikisi de geldiğinde Rasulullah s.a.v.' ın mübarek dizleri açıktı, onlarla o şekilde konuşuyordu. Sohbetleri devam ederken Hz. Osman r.a. geldi ve girmek için izin istedi. Allah Rasulü s.a.v. elbisesini dizlerinin üzerine çekti, Hz. Aişe Validemiz'e “Sen geri çekil” buyurdu. Bir süre sohbet ettiler ve izin isteyerek kalktılar.
    Hz. Aişe r.a. Efendimiz'in tavrına bir mana verememişti, sordu:
    - Ey Allah'ın Rasulü , babam ve arkadaşı içeri girdiğinde elbiseni dizlerine çekmedin, beni de yanından uzaklaştırmadın. Osman içeriye girdiğinde ise farklı bir tavrın oldu. Rasul -i Ekrem s.a.v. buyurdu ki:
    - Ey Aişe , meleklerin utandığı bir adamdan ben utanmayayım mı? Varlığımı kudret elinde bulunduran Allah'a yemin ederim ki, melekler Allah ve Rasulü'nden utandıkları gibi Osman'dan da utanıyorlar. Sen benim yanımda iken Osman içeri girseydi, yanımızda kaldığı müddetçe ne konuşur, ne de başını kaldırırdı.
    Gönül incelir de kanatlanır
    Hz. Osman r.a. hanımı Hz. Rukiye r.a. ile oturuyordu. Hanım yardımcılarından biri yemek getirdi. Hz. Osman r.a. yemek getiren hanıma baktı. Hanımı bu bakışı fark etti, üzüldü. Hz. Osman r.a. hanımının üzüldüğünü anladı. Durumu izah etti:
    - Ey Rukiye! Onun yüzüne bir maksatla bakmadım. Hiçbir kastım olmadığını Allah Tealâ biliyor, dedi ve yemin de etti.
    Hz. Rukiye r.a.' ın içi rahatladı, teselli buldu. O bakış muhakkak ki gayri iradî, manasız bir bakıştı. Hz. Osman r.a. durumu anlatmış, eşinin gönlünü de almıştı. Fakat buna rağmen Allah Rasulü'nün kızı mahzun olmuştur diye kefaret vermek istedi ve yüz köle azat etti.
    Allah Rasulü s.a.v.'i çok severdi ve O'nun kızı sevgili eşini bir an için istemeyerek de olsa incitmekten haya ederek bu kefareti ödemişti.
    Elbet, bu kadar incelmiş bir gönle açılırdı semanın kapıları.
    . . .
    Enes bin Malik r.a. bir gün yolda bir kadın gördü. Göz ucu ile baktı, güzelliğine hayran oldu. Sonra Hz. Osman r.a.' ın huzuruna girdi. Hz. Osman ona:
    - Gözünde zina izi olduğu halde yanıma giriyorsun. Bilmiyor musun, gözün zinası bakmaktır. Ya tevbe edersin ya da seni kınar, azarlarım, buyurdu. Bunun üzerine Enes r.a .:
    - Rasul -i Ekrem'den sonra sana vahiy mi geldi, diye sordu. Hz. Osman r.a. şu cevabı verdi:
    - Hayır , vahiy değil. Basiret, delil ve sadık feraset sayesinde bildim.
    . . .
    Hayâ, ama nasıl?
    Bir gün Nebi s.a.v. eşine sordu:
    “Ey Aişe , hiç hayâsız söz söylediğimi gördün mü? ”
    Ve bir gün buyurdular:
    “ Ensar kadınları ne iyi kadınlardır! Hayâları onları dinlerini öğrenmekten alıkoymadı.”
    Böylelikle Allah Rasulü s.a.v. hayâ ile ilgili düsturları vermişlerdir.
    Kişinin ahlâkı dilindedir. Sözü hayâsız kişi, kat kat örtüler altında olsa nafile!
    Ve hayâ, ne sorular sorup dinimizi öğrenmekten alıkoyar bizi, ne -incitecek olsa da muhatabımızı- hakkı ve doğruyu söylemekten!
    Zor zamanlar
    Her ibadet mutlaka zikirdir, zikirledir.
    Namaz kılacak kişi daha abdeste yönelirken zikir halindedir.
    Oruç tutacak kişi sahur hazırlığı yaparken zikir halindedir.
    Hayâ ise zor zamanda zikirdir. Karşımıza çıkıveren bir günah karşısında Allah'ı hatırlayarak utanmak, günahtan el çekmektir.
    Günahın cazibesine, albenisine rağmen durmaktır.
    Hayâ, mütevazi bir iklimdir.
    Ezelde ruhumuza nakşolunan aslî halimizdir.
    Layık bir kul olamadık Rabbim, utanırız.
    Taştan-topraktan, kullarından, kendimizden hayâ ederiz.
    Kullarını utandırmaktan hayâ ederiz ki, bizi utandırma!
    Müjde, bir kudsî hadisle gelir, yetişir: “Ey Kulum! Sen her ne kadar günahkâr isen de, bu günahlarından korkup hayâ ediyorsun. İzzetim ve celalim hakkı için senin günahlarını insanoğlunun gözünden, gönlünden gizlerim. Gözünün hıyanetlerini, gizli kabahatlerini meleklerin anlayışından saklarım. Hatalarını ve günahlarını Levh-i Mahfuz'da Kiramen Kâtibin'den gizlerim. Kıyamet günü muhasebe mak----- geldiğinde hesabını kolay görürüm.”
    Medeniyetimiz hayâ üzre kurulmuştur.
    Bu topraklar nakış nakış hayâ ve edeple işlenmiştir.
    Kur'an olan odada uyumaz, sabaha kadar uykusuz beklerdi,
    Arapça yazılı bir kağıt parçasını Kur'an yazısıdır diye yerde bırakmazdı bu toprağın insanları.
    “Burnunun ucunu göstermekten ar ederdi sütninem”
    Ve, sevgilinin yüzünde yabancı bir bakış okunurdu:
    “A benim bahtı yarim
    Başımın tahtı yarim
    Yüzünde göz izi var
    Sana kim baktı yarim.”


  5. Harbi @ kız
    Bayan Üye
    Haya hakkında genel bilgi

    Utanma, ar, namus. Çirkin şeylerden sıkılma veya edebe uymayan bir şeyin meydana gelmesinden dolayı kalbde meydana gelen rahatsızlık.
    Haya imandandır. İmanı olan Cennettedir. Fuhuş kötülüktür. Kötüler Cehennemdedir. (Hadis-i şerif-Et-Tergib vet-Terhib, Buhari)

    Haya ile iman, beraberdirler. Biri gidince, diğeri onu takib eder. (Hadis-i şerif-Nisab-ül-Ahbar)

    Allahü tealadan haya ediniz! Hakiki manada Allahü tealadan haya etmek, kötü düşüncelerden uzak durmak, helal lokma yemek ve ölümü hatırlamaktır. Ahireti isteyenler dünyanın zinetinden süsünden uzaklaşır. İşte bunları yapmak, Allahü tealadan hakkıyla korkmak demektir. (Hadis-i şerif-Tirmizi, Taberani)

    Cennete gitmek isteyen uzun emel sahibi olmasın. Dünya işleri ile uğraşması ölümü unutturmasın. Haram işlemekte Allahtan haya etsin. (Hadis-i şerif-Berika)

    Hayasız insan, halk içinde çıplak oturan kimse gibidir. (Hazret-i Ebu Bekr)
    Cebrail aleyhisselam, aklı, hayayı ve imanı Adem aleyhisselama getirdi ve dedi ki: *Ya Adem! Allahü teala hazretleri selam eder, sana getirdiğim şu üç hediyenin birini kabul etsin* dedi. *Adem aleyhisselam aklı kabul eyledi.

    Cebrail aleyhisselam, ima n ile hayaya; *Siz gidin* deyince, iman dedi ki: *Allahü teala bana emreyledi ki, akıl nerede ise, sen de orada ol!* Ondan sonra haya da aynı şekilde, Allahü teala tarafından emrolunduğunu beyan ederek, her ikisi de akıl ile beraber Adem aleyhisselamda kaldı. Allahü teala kime akıl verirse, haya ile iman da onunla beraberdir. Aklı olmayanın ne hayası, ne de imanı vardır. (Süleyman bin Ceza)
    Kul haya sahibi olduğu zaman, hayır ve iyi işlere yapışır. Haya kalbe yerleştiğinde, nefsin arzu ve istekleri ondan uzaklaşır. (Ebu Süleyman-ı Darani)

    Allahü tealadan haya etmeyen kimse, insanlardan da haya etmez. (Zeyd bin Sabit)

    Afetlerin evveli, cehalet, bilgisizlik, sonra nefsin arzu ve isteklerine meyletmek, sonra hayayı terk etmektir. (Sehl-i Tüsteri)

    Hayanın en kıymetlisi, Allahü tealadan utanmaktır. Ondan sonra Resulullahtan (sallallahü aleyhi ve sellem) hayadır. Daha sonra insanlardan haya etmek gelir. (Muhammed Hadimi)


  6. Nesrin
    Devamlı Üye
    Haya çekingenlik , utanmak anlamlarına gelmektedir. dinimizde utanmak en çok kadınlara yakışır. insanlar hayalarını kaybettiklerinde zinadır, çıplaklıktır bu gibi günahları işlemek onlar için normal bir şeye dönüşür bu da cehenneme gidecek insan sayısını arttırır.

+ Yorum Gönder