+ Yorum Gönder
Eğitim Arşivi ve Kültür Sanat Forumunda Dünya Edebiyatında günlük temsilcileri Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Dünya Edebiyatında günlük temsilcileri








    dünya edebiyatınde güünlük türünün temsilcileri







  2. Mineli
    Devamlı Üye





    İki öncü: Salâh Birsel ve Ataç

    Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı gibi Cumhuriyet dönemi yazarlarının günlüklerinden bazı parçalar kimi kitaplarında yer alsa da, edebiyatımızda hâlâ dolaşımda olan günlükler denince iki isim akla geliyor: Ataç ve Salâh Birsel Ataç, Günce’siyle hem bir edebiyat günlüğü ortaya koymuş hem de devrinin edebî eğilimlerine yön vermişti Salâh Birsel ise Kuşları Örtünmek, Nezleli Karga, Bay Sessizlik, Aynalar Günlüğü, Yaşlılık Günlüğü gibi kitaplarıyla çağdaş edebiyatımızın öncü günlükçüsü oldu Onun kuşakdaşları sayılabilecek Nuri Pakdil ve Orhan Burian’ın günlükleri de bu iki edebiyat adamını tanımak için eşsiz metinler Burian’ın günlüğü geçen yıl YKY tarafından yeniden yayımlanmıştı Şair günlükleri

    Cumhuriyet’ten bugüne doğru günlük yazarlarının beklendiğince çoğalmadığı görülüyor Şairlerin değil de daha çok düzyazıyla uğraşanların Türk edebiyatında günlük tutmuş olduğunu saptamak mümkün Bir öykücünün, Tomris Uyar’ın Gündökümleri adıyla yayımlanan günlükleri, hem niteliği hem niceliği düşünülünce, Türkçenin sayılı günlüklerinden biri olarak adlandırılmayı hak ediyor Cemil Meriç’in iki cilt halinde yayımlanan Jurnal’i ise sadece Türkçede değil, dünya edebiyatında benzerine zor rastlanacak bir yapıt Romancılardan ilk akla gelen, Oğuz Atay’ın Günlük’ü Atay’ın hastalığı sürecinde kaleme getirdiği bu günlük daha çok kendi yapıtları üzerinden şekilleniyor Şairlerden ise akla gelen, elbette, Cemal Süreya’nın Günler’i; tıpkı şiirleri gibi, dönüp dönüp okunacak bir kitap Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak adlı, “Ne çok acı var” kült cümlesiyle başlayan günlüğü de Türkçenin benzersiz yapıtlarından biri olarak kalacak İlhan Berk’in günlüğü El Yazılarına Vuruyor Güneş ise şairin unutulmaz düzyazı kitapları arasında yer alıyor Hilmi Yavuz’un Geçmiş Yaz Defterleri, felsefe-edebiyat arasında, parçalı yazı’lardan oluşan ve edebiyatımızda türünün tek örneği olan bir günlük sayılabilir Yavuz’un 30 defteri bulan öteki günlüklerinin yayımlanıp yayımlanmayacağını ise zaman gösterecek Hulki Aktunç da defter dolusu günlük tutan gizli günlükçü şairlerden Bunları yayımlamayacağını söylese de, bir ara, Kitaplık dergisinde yayımladığı Kediler Günlüğü’nden bir parça ile okurlarını umutlandırmıştı Bir başka şair Turgut Uyar’ın günlükleri ise ne yazık ki kitap olarak yayımlanmadı Sezai Karakoç’un gerçekten Kırmızı Horoz - Doğulu Bir Werther adlı bir günlüğü var mı? Güven Turan vakti gelince günlüklerini yayımlayacak mı? Zaman gösterecek Adalet Ağaoğlu’nun ‘dert dökme defterleri’

    Usta romancımız Adalet Ağaoğlu’nun geçtiğimiz haftalarda iki kitap halinde yayımlanan günlükleri, hem yayın dünyasındaki en ‘taze’ günlükler olması hem de yakın entelektüel tarihimize ışık tutması bakımından önem taşıyor Damla Damla Günler başlığıyla yayımlanan eser, 1969 yılından, Adalet Ağaoğlu’nu TRT’den istifaya doğru götürecek ‘karar zamanı’ndan başlıyor; 22 Temmuz 1996 tarihinde yazarın uğradığı ‘trafik saldırısı’yla sona eriyor Günlüğün ilk cildinde yazarın Ölüme Yatmak adlı romanını nasıl zihninde kurguladığını, ‘karnında taşıdığını’ okurken, bir yandan da entelektüel çevrelerde kimlerin cunta yanlısı olduğunu, hangi yazarların özgürlükçü bir tutum sergilediğini öğreniyoruz Damla Damla Günler, Sevgi Soysal’dan Muhsin Ertuğrul’a, Orhan Kemal’den Behçet Necatigil’e kadar isimlerin yer aldığı bir yakın edebiyat tarihi resmigeçidi Adalet Ağaoğlu’nun, kendi deyişiyle, bu ‘dert dökme defterleri’, tıpkı romanları gibi edebiyatımızın seçkin bir burcunda hep var olmayı sürdürecek Oktay Akbal, Anılarda Görmek, Geçmişin Kuşları ve Yeryüzü Korkusu adlı üç günlüğünde öykülerindeki sıcak dünyayı yansıttığı kadar edebiyat dünyasına dair birçok anekdot da aktarıyordu Muzaffer Buyrukçu’nun uzun günlükleri içinse ‘anekdot günlükçülüğü’ demek daha yerinde olur Fethi Naci’nin eleştiri günlükleri, Türkçede başka örneği olmayan yapıtlardır Naci’nin günlüklerini okurken kuram bilgisinin yanında edebiyat lezzeti ve yaşanmışlığın sıcaklığını da buluyor insan Memet Fuat’ın son yıllarını anlattığı günlüklerinin hayatı boyunca tutulmuş olması, kuşkusuz, edebiyatımız için büyük kazanç olurdu Günlük, yayımlanmak için mi yazılır? Yazanın kendini temize çıkarma çabası mıdır yoksa bir iç döküş mü? Kişi, günlük yazarken ne kertede içten olabilir? Bu soruların, yazılmış günlükler kadar çok cevabı var Ne olursa olsun, günlük bir edebiyat türüdür Sabır işidir Yaşanmışlığın tadı kadar gündeliğin ayrıntılarıyla da güzelleşir günlükler Kimisi, içtiği çayı yazar günlüğüne, bu bile güzeldir Çünkü bir yazardır o çayı içen… Günlüğün olduğu yerde herkes sustuğundan, yazan devleşir Bazen de bütün çaresizliğiyle okurunun karşısındadır Salâh Birsel, günlüklerinden birinde, “Ölmeden bu günlük güzelleşmiş olamaz” yazmıştı Günlük tutmak, işte bu duygudadır Günlük, gelecekte bir gün en çok okunan tür olabilir mi? Bir şey söylemek zor Ancak günlüklerin, edebiyat var oldukça yaşayacağı kuşku götürmez Çünkü edebiyat, ayrıntı demektir “Her gün not tutun; açık, okunaklı Tarih atmayı da unutmayın Hayatımın günlüğünü günü gününe tutmuş olsaydım, şimdilerde bir Larousse sözlüğü olurdu elimde Duyulmuş, derlenmiş bir kelime, yeniden karşılaşılan bir dünyadır Ah, neler yitiriyoruz! Bütün o yitirdiğimiz incileri düşünün! Hayatınızın günlüğünü yazın!”Max Jacob, Genç Bir Şaire Öğütler, çev Salâh Birsel

    Okumadan ölmeyin
    Yaşama Uğraşı, Cesare Pavese, çev Cevat Çapan Günlükler, Franz Kafka, çev Kâmuran Şipal Günlük, Andre Gide, çev N Alsan Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa, çev Saadet Özen Apaçık Yüreğim, Charles Baudelaire, çev Sait Maden Zaman Zaman İçinde, Andrei Tarkovski, çev Seda Kervanoğlu Jurnal 1-2, Cemil Meriç Yaşamak, Cahit Zarifoğlu Bir Hüzün Güncesi, Katherine Mansfield, çev Şadan Karadeniz Günlükler, Soren Kierkegaard, çev İbrahim Kapaklıkaya

    Bulursanız okuyun

    Bir Yazarın Günlüğü, Virginia Woolf, çev Fatih Özgüven Sylvia Plath’ın Günceleri, çev Şadan Karadeniz Hastane Günlüğü, Hervé Guibert, çev Tahsin Yücel Tutsaklık Güncesi, Louis Althusser, çev Esra Özdoğan Günlükler, Stefan Zweig, çev İlknur Özdemir Defterler, Albert Camus, çev Ümit Moran Altan Gündökümü, Tomris Uyar Günler, Cemal Süreya Aynalar Günlüğü, Salâh Birsel El Yazılarına Vuruyor Güneş, İlhan Berk

    Keşke günlükleri Türkçeye çevrilse

    Hermann Melville Victor Hugo J W Goethe Witold Gombrowicz Romain Rolland Novalis Walt Whitman Henry James Stendhal WB Yeats

    Keşke günlük tutsalardı

    Oscar Wilde Behçet Necatigil Immanuel Kant Şeyh Galib Thomas Bernhard Vüs’at O Bener Arthur Rimbaud Bilge Karasu JD Salinger Ahmet Hâşim Günlükler arasında bir zaman yolculuğu CEMAL SÜREYA’DAN 543 Gün Milliyet Sanat’a uğradım Fethi Naci Eleştiri Günlüğü’nü yollamış TV’de, sekiz otuz haberlerinde, birden, Edip Cansever’in ölüm haberi verildi Bu haber inanılmaz ölçüde sarstı beni Rastlanmadık bir biçimde ve yüksek sesle ağlamaya başladım Oğlum fazla kaygılanmış, gelip avutucu şeyler söyledi Turgut’ta bunca sarsılmamıştım Üst üste gelişte bir şey var belki Otuz yıllık arkadaşımdı Yalnız sanat serüvenimizi değil, haya serüvenimiz de iç içe durumlar yaşamıştır 544 Gün Sabah altıda evden çıktım Bomboş sokakları dolaştım durdum Başımda bir uğultu Tuhaf da bir heyecan Rıhtımda yürüdüm 1 Haziran 1986” (Günler) ***

    FERİT EDGÜ’DEN

    Degerndorf, aralık, 58 … Duygusuz Yola çıktığımdan beri duygusuz, her şeyin önünde ve her yerde Her şey yabancı; her şey ilgimin dışında Az önce balkona çıkıp ap ak çevreye bakarken yeniden anladım bunu Kar burada her şeyi örttü Olduğum yerden hiçbir şey görünmüyor; ne bir ağaç, ne bir ev, hiçbir şey Her yer ap-ak Gözyorucu bir aklık (boşluk?) (…) Yazmayı denemiyorum bile Bu boşlukta yazmak? Niçin? Kimin için? Nasıl? Ordan oraya bocalıyordum Şimdi biraz duruldum Yazmak diye bir sorunum yok Giderek belki okumak diye bile Yanımda getirdiğim kitapların hemen hiçbirine el sürmüyorum Bir çukur oluşuyor çevremde, bu çukura gün geçtikçe daha bir gömüldüğümü duyuyorum Acı çekme isteği Kendini yeniden bulma (Bir Günlüğün Günlüğü-kitaplaşmamıştır) ***




  3. Mineli
    Devamlı Üye
    TURGUT UYAR’DAN

    30011956 Az konuşur olmayı, suskun olmayı erdem saymıyorum artık Kendini kaçırmak, kendini gizlemek gibi geliyor bana 27021956 İzinliyim Boşum İlgisiz dolaşıyorum sokaklarda Bu boşluk, bu kayıtsızlık ürküntü veriyor bana Doğaya uygun, yapmacıksız bir yaşama özlüyorum Kurtuluşumuz şiirden falan gelmeyecek, yaşamamızdan gelecek gelecekse 311956 Nigâr Hanım’ın şiirlerini okudum Elbette ilkel şiirler birçoğu Ama birden düşünüyorum “Gücenme, aslı harâbım senin firâkında” dizesi, bir bakıma, bir şiir geleneğinin yenilenmesi döneminde, yeni bir duygu, yeni bir söyleyiş sayılamaz mı? Geçmiş ozanları, duygularının, söyleyişlerinin cılızlığı yüzünden küçümsemek doğru mu? Duygular yeni, biçimler, duyarlanma yeni Bugün bu şiirleri, dolayısıyla bu duyguları, ancak eski şiirler öyle yazıldığı için daha iyi anlıyoruz Öyleyse, iyi kötü bütün geçmiş ozanlara selam (Günlük-kitaplaşmamıştır) ***

    ALİ CANİP YÖNTEM’DEN

    Cuma, 5 Mart 1920 Bugün öğleye kadar evde uyudum Sonra sokağa çıktım Arkadaşlardan diş tabibi Şevki Bey’le Cafer, Ömer’i ziyarete gelmişlerdi Fakülteye götürdüğümüzü söyledim Oraya gittiler Cumartesi, 6 Mart 1920 Öğle üzeri fakülteye gittim Doğru Ömer’in odasına girdim Bitap yatıyordu Elini elime aldım Ter içindeydi Burnunun delikleri kararmış gibiydi Nefesi de intizamsızdı Hizmetçi kadınlara sordum Gece çok sayıklamış, “Burası hastane değil, tımarhane… Ben Canip’e gideceğim!” demiş Dalgındı, “Ömer! Ömer!” diye seslendim Gayet fersiz gözlerle bana baktı: “Tanıdın mı?” dedim Kendine mahsus çabuk ifadeyle kafasını sallayarak “Canip!” dedi, yine daldı Kâğıdına baktım: hararet “39,2” şeker litrede 28 Bir müddet bekledim Sonra tekrar seslendim: “Ömer, konsültasyon günü yarınmış, erkenden gelirim Artık gideyim mi?” Kafasını salladı “Git, git!” dedi Yeis içinde ayrıldım Fakat hâlâ ümit ile doluydum Çünkü Ömer ve ölüm birbirine tamamıyla yabancı iki şeydi Eve gelirken deniz kenarında hizmetçime rasgeldim Bana doğru koşuyordu “Ne var?” dedim “Sizi Tıbbiye’den istiyorlarmış Rıdvan Beyler’de bekliyorlar” cevabını verdi Soluk soluğa komşumuza gittim Ortada bir fevkalâdelik vardı Nihayet anlaşıldı: Ömer ölmüş!… (Ömer’in Ölüm Hastalığına Dair Notlarım-Ömer Seyfettin, 1947) ***

    ŞAİR NİGAR HANIM’DAN

    31101917 İleride, bu satırlar bir kimsenin gözüne değerse, defterin güzelliğine şaşılmasın! Onu, bugün, Mahmutpaşa’da satın aldım, ama, az kaldı canım pahasına Aman Yarabbi! İstanbul’umuza böyle ne oldu? Kalabalıktan tramvaylara girmek kabil değil ki! Toptan gülle çıkar gibi zorla bir vagona attım Bu, tramvaya girmek değil, ezilmek, üst baş parçalamak… Ne oldu halkımıza Yarabbi? Bu her yeri dolduran kifayetsiz, kaba, kötü dilli insan kalabalığı nereden geldi? Evde yalnızlığıma, sokakta bu kalabalığa dayanamıyorum, ağlayacak hale geliyorum İşte böyle, avunmak için, avare bir kuş gibi çırpınıyorum Şu defterle de dertleşmesem çıldıracağım 821918 Dün Naciye Sultan’a telefon edip “Pek göreceğim geldiyse de vasıta bulunmadığı için mehcur kaldığımı” söylemiştim Lütfen araba gönderdi Havanın şiddetine rağmen pek rahat gittim Beşe kadar birlikte vakit geçirdik, çay içtik Sultan Efendi pek ziyade iltifat etti, -Bu harb ne zaman bitecek? diye benden sordu Halimiz ne olacak Yarabbi? Acıklı insanlık daha ne zamana kadar böyle inleyecek? (Hayatımın Hikâyesi) ***

    CAHİT ZARİFOĞLU’NDAN

    ANKARA 1978 28 KASIM Üstad Necip Fazıl’ı Mola otelinde ziyaret ettik Büyük Doğu’yu son beş sayı çıkarıp kapayışından sonra, arkadaşlar Akif, Erdem, Rasim onunla ilk kez karşılaşıyorlar Alaeddin ve Mehmet de var Üstad: -Büyük Doğu son çıkışında en parlak dönemini yaşadı Kapanmasında çeşitli nedenler oldu Ama en büyük amil siz oldunuz, dedi Otelin ilk katında, lobideyiz Üstad sakin, yumuşak ve yalnız Saat 18’de beni Akabeden aradığında, -Arkadaşlara da haber ver, gelsinler, son bir görüşme yapalım, dedi Erdemle Rasim’i görebileceğimi söyledim Bu telefondan az önce, bu ikisine Üstad’ın önceki gelişinde yine kendilerini istediğini; ancak kendilerine haber veremediğimi anlatıyordum Telefon tam o anda geldi Büroya çıktık Yine Üstad’ın telefonu Bu kez Akif’le Hasan’ı da




  4. Mineli
    Devamlı Üye
    haberdar etmemi istedi Lobi tenha Üstad: -Bana giran geldiniz, diyor Geçen olayları kısaca özetliyor Rapor 4’te yazdıklarını ılımlı bir dille tekrar ediyor bir bakıma (…) Üstad’ın söylediklerini, aradan 24 saat bile geçmediği halde hemen hemen hiç hatırlamıyorum Tek tek cümleler aklıma geliyor Mesela, -Yalnızım, dedi Ondan böyle bir şeyi ilk defa duydum Korkuyor insan (…) (Yaşamak) ***

    OKTAY AKBAL’DAN

    28 Aralık Çarşamba Ocak’ın 29’unda tam on yıl olacak Ziya Osman Saba’yı karlı bir havada Eyüp’te toprağa vermiştik Yıllar çabuk mu geçiyor belirli bir yaştan sonra? Çocuklukta günler, haftalar bitmezdi bir türlü Ama yolun yarısına gelmeyegör, her şey kopuk bir film gibi akıveriyor… Ziya Osman’ı son görüşümde ince bir dosya çıkarmıştı çekmeceden “Nefes Almak” yazıyordu üzerinde Yeni kitabıydı “Ölümümden sonra çıkacak,” demişti “Haydi haydi,” demiştim, “Okurları o kadar bekletmeye hakkın var mı?” Gülümsemişti Birkaç hafta sonrasını mı düşünerek Ben düşünememiştim o günden ötesini Canlı bir insanın, hele bir dostun, bir sevilenin yok olabileceğini düşleyemiyoruz On yıl geçip gitmiş bile Şiirlerini karıştırıyorum Bilmeyen, Ziya Osman’ı yaşamı süresince ölümü özleyerek bekleyen biri sanır Hep ölüm, hep ölüm düşünceleri O ölümü değil, dünyada bulunamayacak bir çeşit “yaşam”ı özlüyordu (Anılarda Görmek) ***

    HİLMİ YAVUZ’DAN

    Sabah, 24 Mayıs Bu kaldırımüstü açık hava kahvesini seviyorum Sabahları güneş almıyor ve rüzgâr duyumsanabiliyor İlkyaz sabahları bu kentte, bir ağaç hışırtısıyla, işte buradayım, bu kahvede çayımı içmeye hazırlanıyorken, birden, bir kokuyla, belirsiz, geliveriyor Kağşamış gövdemi üşütmemeye çalışarak ve onunla, o yaşlı, atık gövdeyle, genç ilkyaz arasındaki karşıtlığı bilincimde kavrayarak; bilincimin, işte bir ince dilim limon koyup, gövdeyle ilkyazın bileşimi olduğunu düşünerek, içiyorum çayımı Eskiden, çok eskiden bir öykü yazmıştım Malte gibi söyleyeyim: Ah, öyküler yazardım ben, genç kızların mavi kurdelelerinden söz açan, düz pabuçlu ve ince beyaz pardösüleri olan ve yağmurlardan; o öykülerden birinde, akşamları sokağa çıktığımda yüzüme menekşelerin atıldığını yazmıştım; -ve ‘ah, cumartesiler başkadır, sokaklar başkadır’ diye yazmıştım Şimdi burada, bu zarif kaldırımüstü kahvesinde, İstanbul’da, ondan asla kopamadığım için beni izlemeyen bu kentte, (şimdi neler çağrıştırıyor, bu kent, ‘polis seni izliyor’lardan, polis izliyor’a) bu cumartesi sabahı, limonlu çayımı bitirmek üzereyken ve nedense bir çay daha isteyerek, gündelik yaşamımı inceltiyorum sanki (…) (Geçmiş Yaz Defterleri) ***

    CEMİL MERİÇ’TEN

    2621963 Ağaç her gün meyve vermez Konuşmayan ağaçlar da vardır Ne dallarında çiçekler gülümser baharları, ne çiçeklerinde arılar dolaşır Konuşmayan ağaçlar da var… Zindanda söylenen şarkıyı kim dinler? Zindanda söylenen şarkı ölüm kokar, zincir kokar, küf kokar Ölüm açacak kapısını bir sabah o zindanın, ardına kadar Kuşlar gibi geçiyor günler önünden, cıvıldamıyorlar Günler tren, günler mavi ufuklarda eriyen birer ümit Kanatlarından yakalayamıyorsun kuşları Tren sessiz gidiyor rüya ülkelerine (Jurnal - Cilt 1) *** TOMRİS UYAR’DAN

    26 Aralık 1975 Öykü kitabım çıkmış Cağaloğlu’na inip alacağım birkaç tane Hava yağmurlu, pis Köprünün tam ortasındayken yaygın, büyük bir kızıllık aldı gözümü Şoför de şaşırdı Birilerine sorduk, Gürün Han’da yangın çıkmış Öteki hanlara da sıçramış Halk öyle alışık ki böyle olaylara, kılı bile kıpırdamıyor Sıkışan trafiği yarıp güvercinlere yem atanlar var, kimse başını çevirip yangına bakmıyor Oysa gök ürkütücü, kara dumanlarla kaplı İlk kitabımı basacak biri çıktığında bayağı sevinmiştim Çünkü büyük çoğunluğun çarçabuk benimseyeceği bir iş yaptığımı sanmıyorum, bunu anlamam epey vakit aldı; ama artık kimlere seslendiğimi biliyorum Bana dar, küçük gelen hiçbir şeyi kullanamayacağımı da Üç-beş kitap alıp eve döndüm Kapağı elledim, sevdim Bütün nesneleri, varlıkları ancak dokunarak tanıyabiliyorum Bir kadının saçlarının parlaklığını, inceliğini, bir erkeğin omuzlarını ancak değince anlayabiliyorum Kitabım da artık benim sayılamayacağına göre, onu da dokunarak kavramaya çalıştım (Gündökümü) ***

    ATAÇ’TAN

    17 Nisan Cuma, 1953 Baktım çocuklar uçurtma uçuruyor Her yıl, ilkyaz aylarında, uçurtmayı gördüm mü, bir üzünç duyarım içimde, ağlamaklı olurum Ben uçurtma uçurmadım ki! Çocukluğumda pek isterdim, o renk renk kâğıtlardan yapılmış uçurtmaların havalanmasına içimi çekerek bakardım Annem bırakmazdı beni uçurtma uçurmama Günah mıymış neymiş, öyle bir şey uydurmuştu (…) Çocukluğum olmadı benim Çocukluğu olmayanın gençliği de olmaz Bir şey söyleyeyim mi ben size? İhtiyarlığı da olmuyor böylesinin Hani güzel bir ihtiyarlık vardır, insan çocukluğunda yaptıklarını, gençliğinde yaptıklarını hatırlar, anlatır da gözlerinin içi parlar, ben kendimde değil, başkalarında gördüm onu Çocukluğu, gençliği olmamış kişinin yaşlılığında da bir tatsızlık var, yalnız ölümü düşünüyor, ölümden korkuyor, işte o kadar (Günce: 1) ***

    NECİP FAZIL’DAN

    Cuma, 9 Ocak Bugün hava yağmurlu ve puslu… Saat 2’ye 5 var… Bu âna kadar defterimi açamadım Halim bir tuhaf… Bugün anladım ki, beni delikten çağırdıkları, meydancı gelip “Bir isteğin var mı?” diye sorduğu, berberin tıraşa geldiği, hasılı insanlarla temas ettiğim an, üstüme acayip bir uyuşukluk, sinsi bir donukluk, anlatılmaz bir garipseme hissi çöküyor Hayret! Bir aylık yalnızlığın tesirine bakın! Hayırdır inşallah; nereye gidiyorum? Perşembe, 15 Ocak Şiir kitabımı bitirdim; ve güya rahat bir nefes aldım Hava suratlı… Saat üç buçuk… Gaz sobam trampet çalıyor Yevmiyemin 40’ıncı gününe rastlayacak olan 20 Ocak Salı gününün iple çekiyorum Cuma, 16 Ocak Allah… Başka tek kelime söyleyemeyecek haldeyim (Kırk Günlük Hapishane Yevmiyesi-Cinnet Mustatili)

+ Yorum Gönder