+ Yorum Gönder
3. Sayfa BirinciBirinci 1234568 ... SonuncuSonuncu
Edebi Türler ve Makaleler Forumunda Montaigne - Denemeler Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Uğur Baki
    Devamlı Üye

    --->: Montaigne - Denemeler

    BİLİNÇSİZ DUYGULAR

    İç savaşlarımızın ikincisinde miydi, üçüncüsünde mi, iyi
    hatırlamıyorum, evimin bir fersah kadar ötesine gezmeye gitmiştim.
    Benim ev de bütün kargaşalıkların göbeğinde olmuştur her zaman.
    Uzağa gitmediğim ve güvensizlik duymadığım için yanıma fazla adam
    almamış, pek uysal, ama hiç de sağlam olmayan bir ata binmiştim.
    Dönüşte bu attan alışkın olmadığı bir hız istemek zorunda kaldım bir
    ara. Adamlarımdan biri, geme dizgine kulak asmayan gürbüz bir
    küheylana binmiş iri yan delikanlı, arkadaşlarım geçip caka satmak
    için dolu dizgin üstüme geliverdi. Ben küçük, at küçük, adam bütün
    ağırlığı, dev cüssesiyle bir çarpınca biz ikimiz de tepetaklak gittik. At
    bir yana serili, ben sırt üstü on adım ötesinde; yüzüm gözüm yara bere
    içinde; elimden fırlamış kılıcım beş kulaç uzaklarda, üstüm başım
    param parça, kımıltısız, duygusuz bir kütük. Geçirdiğim tek
    baygınlıktı bu. Adamlarım beni ayıltmak için ellerinden geleni
    yaptıktan sonra öldüm sanmışlar ve kollarına alıp zor bela evime
    getirmişler. Yolda ve iki uzun saat ölü sayıldıktan sonra kımıldamaya,
    soluk almaya başladım. Mideme o kadar kan akmış ki beden onu
    boşaltmak için güçlerini diriltmek gereğini duymuş olmalı. Ayağa
    kaldırdılar beni ve bir hayli kan kustum. Aynı şeyi birkaç kez
    tekrarladıktan sonra biraz canlanmaya başladım. Ama öyle belli
    belirsiz, öyle sürüncemeli bir dirilişti ki bu, ilk duygularım yaşamadan
    çok daha fazla ölüme yakındı. Hiç unutmadığım bu duygular bana
    ölümün yüzünü ve düşüncesini öyle doğal, öyle olağan gösterdiler ki
    onunla bir çeşit uzlaşmaya varmış gibiydim. Kendime gelmeye
    başlayınca gözlerimin gördüğü o kadar bulanık, silik ve ölüydü ki,
    ışıktı yalnız seçebildiğim.

    come quel ch'or apre or chiude

    Gli occhi, mezzo tra'I somno e I'esser desto (Tasso)

    Gözlerini bir açıp, bir kapar gibi

    Yarı uyur, yarı uyanık bir insan.

    Ruhun görevleri bedeninkilerle birlikte, aynı yavaşlıkta
    kalkınıyorlardı. Kendimi kan içinde gördüm; çünkü üstüm başım
    kustuğum kanlara boyanmıştı. İlk düşündüğüm şey kafama bir kurşun
    girdiğini sanmak oldu; gerçekten o sırada çevremizde tüfekler
    patlıyordu. Canım dudaklarımın ucunda tutunur gibiydi yalnız; çıkıp
    gitmesine yardım edeyim diye gözlerimi kapıyor, uyuşmaktan,
    kendimi bırakmaktan haz duyuyordum. Her şey gibi yumuşacık ve
    hafif bir hayal yaşantısında yüzüyordum; hiçbir acı duymadıktan
    başka. Rahatsızlık şöyle dursun, uykuya dalmak üzere duyulan tatlılık
    vardı bunda.

    Öyle sanıyorum ki can çekişirken kendini bilmez olanların durumu
    da budur: Büyük acılar duyuyorlar, ruhları işkence içinde kıvranıyor
    sanarak onlara acımamız yersizdir. Birçoklarına karşı, Etienne de la
    Boite'ye karşı bile ben hep böyle düşünmüşümdür. Ölüme yakın halde
    aygın baygın gördüklerimiz, uzun bir sancıdan bitkin düşenler, inme
    inenler, sara nöbeti geçirenler, başından yara alanlar, kimi zaman
    iniltiler çıkarır, derin derin soluk alırlar, bedenlerinde kıvranmaya
    benzer kımıltılar olur. Bunlara bakarak onların kendilerini az çok
    bildiklerini sanırız; oysa, ben derim ki, ruhları da, bedenleri de
    uykudadır:

    Vivit, et est vitae nescius ipse suae (Ovidius)

    Yaşıyor ama, bilmiyor yaşadığını.

    Organların uğradığı o büyük çarpılma, duyguların düştüğü o büyük,
    derin uyuşma içinde insanın kendini bile bile gücünü sürdürebileceğine
    inanamam; böyle olunca hangi düşünce onlara azap çektirecek,
    durumlarının korkunçluğunu anlatıp duyurtacak? İşte bundan ötürü pek
    acınacak durumda olmadıkları kanısındayım.

    Bence en dayanılmaz, en korkunç durum uyanık olup da azap çeken
    bir ruhun duyduğunu anlatma olanağını bulamamasıdır. Dili
    kesildikten sonra işkence edilen insanların durumuna benzetebiliriz
    bunu

    Birçok hayvanların, hatta insanların, öldükten sonra kaslarını
    sıktıkları, oynattıkları görülür. Herkes bilir kimi uzuvlarımız bizden
    hiç de izin almadan kımıldar, dikilir ve yatarlar. Yalnızca derimizi
    oynatan bu etkilemeler bizim sayılmaz. Bizim olmaları için insanın
    bütünlüğüyle işe karışması gerekir. Uyurken elimizin, ayağımızın
    duyduğu acılar bizim değildir. (Kitap 2, bölüm 6)
    --->: Montaigne - Denemeler sayfa üç frmacil 3 --->: Montaigne - Denemeler

  2. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    FİLOZOFLAR VE TANRILAR

    Thales'e göre tanrı her şeyi sudan yaratmış bir güçtü.
    Anaximandros'a göre tanrılar değişik mevsimlerde doğup ölüyorlardı
    ve sayıları sonsuz dünyalardı bunlar. Anaximenes'e göreyse hava
    tanrıydı, yaratılmış, uçsuz bucaksız ve hep hareket durumundaydı.
    Anaxagoras, ilk kez, her şeyin düzen ve davranışını sonsuz bir ruhun
    gücü ve aklı yönetimini ileri sürdü. Alkmeon tanrılığı güneşe, aya,
    yıldızlara ve ruha veriyordu. Pythagoras'ın tanrısı bütün nesnelerin
    yaratılışına dağılan bir ruh oluyor, bizim ruhlarımız da ondan
    kopuyordu. Parmenides tanrıyı, göğü çevreleyen ve dünyayı ışığın
    kızgınlığıyla ayakta tutan bir çember haline getiriyordu. Empedokles'e
    göre tanrılar dört unsurdu ve her şeyi bunlar yapıyordu. Protagoras
    tanrıların varlığı, yokluğu ve nitelikleri üstüne bir diyeceği olmadığını
    söylüyordu. Demokritos'a göre tanrı olan kimi zaman imgeler ve
    çevrintileridir, kimi zaman bu imgeleri çıkaran doğa ve sonunda
    bilgimiz ve zekamızdır. Platon, inancını değişik yönlere dağıtır:
    Timaios'da dünyayı yaratanın adı olmayacağını söyler; Yasalar'da
    tanrı varlığının araştırılmasını ister; aynı kitapların başka yerlerinde
    dünyayı, göğü, yıldızlan, toprağı ve ruhlarımızı tanrılaştırır, ayrıca her
    devletin eski düzeninde benimsenmiş olan tanrıları da benimser
    Xenophanes Sokrates'i aynı karışık öğretiler içinde gösterir: Kimi
    zaman tanrı'nın biçimi araştırılmamalıdır, kimi zaman tanrı güneştir,
    kimi zaman ruhtur hem bir tektir hem de bir sürüdür. Platon'un yeğeni
    Speusippos tanrıyı, her şeyi yöneten, bir çeşit hayvansı güç olarak
    düşünür. Aristoteles'e göre tanrı kah evren, kah ruhtur; kimi zaman
    evrene başka bir baş bulur, kimi zaman da tanrıyı göğün ateşliliği
    olarak görür. Zenokrates'te sekiz olur tanrı: Beşi gezegenlerin beşlisi,
    altıncısı duran yıldızların tümü, yedinci ve sekizinci de ayla güneştir.
    Herakleitos değişik görüşler arasında gider gelir, sonra tanrıyı
    duygudan yoksun eder biçimden biçime geçiştirir ve sonunda yerle
    gök olduğunu söyler. Theophrastes aynı kararsızlık içinde türlü
    fantazyalardan geçer, dünyanın yönetimini kah zekaya, kah yıldızlara
    bağlar. Strato'ya sorarsanız tanrı üretme, çoğaltma ve azaltma gücü
    olan doğadır biçimi ve duygusu yoktur. Zenon'un tanrısı iyiyi buyurup
    kötüyü yasaklayan doğal yasadır; yaratıklara o can verir; Zeus, Hera,
    Vesta gibi geleneksel tanrılaraysa yer vermez Zenon. Diogenes
    Apolloniates'in tanrısı havadır. Xenophanes'in tanrısı yuvarlaktır,
    görür, işitir, ama soluk almaz; insan yaratılışıyla hiçbir ortak yanı
    yoktur. Ariston tanrının biçimce hiçbir şeye benzetilemeyeceğini,
    duyarlığı olmadığını söyler, canlı mı, nedir, ne değildir bilinmez.
    Kleanthes'e göre tanrı bazen akıl, bazen evren, bazen doğanın ruhu,
    bazen de her şeyi kuşatıp saran yüksek bir sıcaklıktır. Zenon'un
    çağdaşı Perseus'a göreyse insanlığa önemli bir hizmette bulunmuş ya
    da yararlı şeyler bulmuş olanlara tanrı adı verilmiştir. Khrysippos
    yukarıda söylenenlerin hepsini karmakarışık bir araya getiriyor ve
    yarattığı bin bir çeşit tanrı arasına ölümsüzlüğe ulaşmış insanları da
    katıyordu. Diagoras ve Theodonıs tanrı adına ne varsa hepsini
    yadsıyorlardı. Epikuros'da tanrılar ışıklı ve saydamdırlar; içlerinden
    hava geçebilir iki kale arasındaymış gibi iki dünya arasında otururlar;
    kaza bela semtlerine uğramaz; yüzleri insan yüzü, uzuvları insan
    uzuvlarıdır, ama hiçbir işte kullanılmaz bu uzuvlar.

    Ego deum genus esse semper dexi, et dicam caelitum;

    Sed eos non curare opinor, quid agat humanum genus. (Emnius)

    Tanrılar vardır dedim ve diyeceğim her zaman

    Ama insan işleriyle uğraştıklarına inanmam.

    Bunca filozof beyninin curcunasını gördükten sonra gelin de güvenin
    felsefenize; buldum diye övünün çörekteki baklayı!..

    Tanrılaşmaya en elverişli olan en az bildiğimiz şeylerdir; öyleyken
    eskilerin biz insanları tanrılaştırmış olmaları aklın almayacağı bir
    şeydir. Ben olsam yılana, köpeğe, öküze tapınanları daha haklı
    bulurdum; çünkü bu yaratıkların niteliğini, iç varlığını daha az
    biliyoruz; hayal gücümüzü onlar için daha keyfimizce işletebilir,
    olağanüstü güçler görebiliriz onlarda. Ama tanrıları, kusurlarını
    bilmemiz gereken kendi yaratılışımıza benzetmek, onları arzu, öfke,
    öcalma, evlenme, akrabalık, aşk ve kıskançlıklarımızla, bizim
    organlarımız, coşkunluklarımız, keyiflerimiz, ölümlerimiz,
    mezarlarımızla düşünmek için insan kafasının olmayacak bir
    sarhoşluk geçirmiş olması gerekir (Kitap 2, bölüm 12)

  3. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ARAMA SEVGİSİ

    Demokritos sofrasına gelen incirleri yerken bir bal kokusu almış ve
    hemen bir araştırmadır başlamış kafasında, o güne dek incirlerinden
    almadığı bu koku nerden gelebilir diye. Merakını gidermek için
    kalkmış sofradan, incirlerin toplandığı yeri görmeye gitmek istemiş.
    Sofradan niçin kalktığını duyan hizmetçi kadın gülmüş: Boşuna
    zaman kaybetmeyin, demiş; incirleri bal çanağına koymuştum
    toplarken. Demokritos'un canı sıkılmış bu araştırma fırsatını kaçırdığı,
    bir merak konusu elinden alındığı için. Hadi be sen de, demiş hizmetçi
    kadına, keyfimi kaçırdın; ama ben yine de bal kokusu incirde
    kendiliğinden varmış gibi nedenini araştıracağım. Böyle demiş ve
    yanlış, kendi varsaydığı bir etkiye doğru nedenler bulmaktan geri
    kalmamış. Ünlü ve büyük bir filozofun bu hikayesi, sonunda bir
    kazanç umudu olmaksızın, bizi seve seve bir şeylerin ardına düşüren
    araştırma tutkumuzu apaçık anlatıyor. Plutarkhos'un anlattığı buna
    benzer bir örnekte de adamın biri arama zevkini yitirmemek için
    kuşkulandığı gerçeğin kendisine söylenmesini istemez: Kana kana su
    içme zevkini yitirmemek için hekimin kendisini sıtmadan
    kurtarmasını istemeyen hasta gibi.

    Tıpkı bunun gibi, ruhun her türlü beslenişinde zevk çok kez tek
    başınadır, hoşumuza giden her şey besleyici ya da sağlığa yararlı
    değildir. Düşüncemizin bilimden aldığı da, ne karın doyurduğu, ne de
    sağlık getirdiği halde hazdır yine de.

    Her şeyin bir adı bir de kendisi vardır. Ad, nesneyi gösteren, arılatan
    bir sestir ad, nesnenin, özün bir parçası değildir; nesneye eklenen
    yabancı, nesne dışı bir takıntıdır. (Kitap 2, bölüm 16)

  4. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    MUTLULUK ÜSTÜNE

    Scilicit uftima semper

    Expectanda dies homini est, dicique beatus

    Ante obitum nemo, supremaque funera debet (Ovidius)

    İnsanın son gününü beklemeli her zaman

    Mutlu dememeli ona ölmeden

    Cenazesi kaldırılmadan.

    Bu konuda Krezus'u hikayesini çocuklar da bilir;

    Pers kralı onu esir edip ölüme mahkum edince sehpaya giderayak,
    Ah Solon, ah Solon! diye bağırmış. Krala götürmüşler bu sözü, o da
    ne demek istediğini sordurunca Solon'un kendisine verdiği bir öğütün
    ne doğru çıktığını anlatmış. Solon bir gün demiş ki ona: «Talih ne
    kadar güleryüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden
    insanlar mutlu saymamalı kendilerini; çünkü insan hayatı kararsız,
    değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir durumdan bambaşka bir
    duruma geçiverir.»

    Agesilaus da, Pers kralının o kadar genç yaşta öyle büyük bir devlete
    konduğu için mutlu sayılabileceğini söyleyen birine: İyi ama, demiş,
    Priamos da o yaşta mutsuz değildi. O büyük İskender'den sonraki
    Makedonya krallarının Roma'da dülgerlik, budamacılık yaptıkları,
    Sicilya zorbalarının Koryntos'da çocuk bakıcısı oldukları görüldü.
    Dünyanın yarısını fethetmiş, bunca orduları yönetmiş bir İmparator bir
    Mısır kralının aşağılık adamlarına yalvarma zavallılığına düşüyor: Altı
    yedi ay daha az yaşamış olsa bu hale düşmeyecekti koca Pompeius.
    Bizim babalarımız zamanında da, bütün İtalya'yı o kadar uzun süre
    sarsmış olan Milano Dukası Sforza, zindanda öldü, daha kötüsü on yıl
    yaşadı o öldüğü zindanda. Hıristiyanlık dünyasının en büyük kralının
    dulu, kraliçelerin en güzeli, Maria Stuart, cellat eliyle ölmedi mi
    geçenlerde? Binlerce örneği var bunun. O kadar ki, fırtınalar,
    kasırgalar nasıl mağrur ve yüksek yapılarımıza daha çok yüklenirlerse,
    bu dünyanın büyüklerini yukarılarda kıskanan güçler var diyeceği
    geliyor insanın. Ve talih sanki ömrümüzün son gününü bekliyor, uzun
    yıllar boyunca yaptığını bir anda yıkma gücü olduğunu göstermek
    için. Laberius gibi bağırttırmak için bizi: Gereğinden bir gün fazla
    yaşamışım! diye.

    Solon'un doğru sözü böyle yorumlanabilir. Ama o bir filozof
    olduğuna ve filozoflar mutluluğu, mutsuzluğu talihin cilvelerine
    bağlamadıklarına, büyüklüklere zaten önem vermediklerine göre, daha
    derin düşünmüş ve demek istemiş olabilir ki bence, ömrümüzün
    mutluluğu, soylu bir ruhun rahatlığına, doygunluğuna, düzenli bir
    kafanın kararlı ve güvenli oluşuna bağlı olduğu için, hiçbir insana,
    komedyasının en son ve kuşkusuz en zor perdesini oynamazdan önce
    mutlu denemez. O perdeden önce maske takınmış, felsefenin güzel
    öğütlerine gösteriş olsun diye uymuş, ya da sarsıcı olaylarla
    sınanmadığımız için hep sağlam yürekli kalmayı başarmış olabiliriz.
    Ama ölüm karşısında son rolümüzde, gösterişe yer kalmaz artık, o
    zaman ana dilimizle konuşmak, dağarcığımızda iyi kötü ne varsa
    olduğu gibi ortaya dökmek zorundayız.

    Nam verae voces tum demum pectore ab imo

    Ejiciuntur, et eripitur persona, manet res. (Lucretius)

    İşte o zaman içten sözler dökülür yürekten

    Maske düşer, yüz kalır ortada.

    İşte onun için hayatımızın bütün eylemleri bu son mihenk taşında
    denenmelidir. Başlıca gündür o, bütün öteki günleri yargılayan
    gündür. Bütün geçmiş yılların hesabı o gün verilmeli, der eskilerden
    biri. Ben de çalışmalarımın meyvesini denemeyi ölüme bırakıyorum.
    O zaman görürüz düşüncelerimin ağzımdan mı, yüreğimden mi
    çıktığını (Kitap 1, bölüm 19)

  5. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    AMERİKA'NIN BULUNUŞU

    Dünyamız az önce bir başka dünya buldu. Bunun sonuncu kardeş
    olduğunu kim söyleyebilir. Bugüne dek inlerin cinlerin bildiği yoktu
    bu yeni dünyayı. Bizimki kadar büyük, insan dolu, kanlı canlı bir
    dünya bu; ama o kadar yeni, o kadar çocuk ki a.b.c. öğreniyor henüz.
    Elli yıl öncesine kadar ne yazı biliyordu, ne tartı, ne ölçü, ne giysi, ne
    buğday, ne üzüm. Doğanın kucağında çırılçıplaktı; anası ne verirse
    onunla besleniyordu. Biz dünyamızı son çağında, şair Lucretius da
    gençlik yıllarında görmekte aldanmıyorsak, biz karanlığa gömülürken
    bu dünya aydınlığa yeni erecek daha. Bütün dünya bir inme geçirecek
    de sanki, bir kolu tutmaz olup öteki kolu sağlam kalacak. Ama çok
    korkarım ona dokunmakla çöküp yıkılışını hızlandırmış, inançlarımızı,
    bilim ve sanatlarımızı onlara pek pahalıya satmış olacağız. Bir çocuk
    dünyaydı bulduğumuz; öyleyken biz onu ne doğal değer ve
    gücümüzün üstünlüğüyle dizginimiz altına soktuk, ne doğruluğumuz,
    iyiliğimizle yetiştirdik, ne de ruh yüceliğimiz, cömertliğimizle
    kendimize bağladık. Verdikleri karşılıkların, kendileriyle yapılan
    alışverişlerin çoğu gösteriyor ki doğal kafa aydınlığı, kavrama
    bakımından hiç de bizden aşağı değiller. Kusko ve Meksiko
    şehirlerinin akıllara durgunluk veren görkemi; görülmedik nice şeyler
    arasında bilmem hangi kralın o bahçesi ki, meyveleri ve tüm bitkileri
    gerçek bir bahçedeki düzen ve büyüklükleriyle altından yapılmış,
    sarayında ülkesinde yaşayan bütün hayvanların yine altından
    heykelleri, değerli taşlardan, kuş kanatlarından, boyalı pamuklardan
    yaptıkları el işlerinin güzelliği zanaattan yana da bizden geri
    kalmadıklarını göstermektedir. İnançlara bağlılık, yasalara saygı,
    iyilik, cömertlik, dürüstlük, içtenlik gibi erdemlere gelince bunların
    bizde onlardakinden daha az olması işimize pek yaradı. Bu
    üstünlükleri yüzünden mahvolmuşlar, kendi kendilerini satıp
    çiğnettirmişlerdir.

    Gözüpekliğe, yiğitliğe gelince, acılara, açlığa, ölüme karşı
    dayanmaya, yürek sağlamlığına, sözünün eri olmaya gelince,
    bunlardan yana bizim dünyamızın geçmişindeki en ünlü örneklerin
    onlarınkileri hiç de aşmadıklarını söylemekten çekinmem. Çünkü
    onları altedenlerin nelerden yararlandıklarını düşünelim: Adamları
    kandırmak için ne kurnazlıklara, ne dalaverelere başvurmuşlar! Sonra
    bu ulusların haklı şaşkınlığı: Birdenbire karşılarına sakallı birtakım
    insanlar çıkıveriyor dilleri, dinleri, biçimleri, davranışları bir başka
    türlü; üstünde insan bulunabileceğini hayal etmedikleri uzak bir
    yerden gelinişler; hiç at görmemiş, hatta sırtında insan ya da yük
    taşıyan hayvan görmemiş kimselerin karşısına bilinmedik koca
    ejderler üstüne binmiş olarak çıkmışlar bizimkilerin sırtında göz
    kamaştıran zırhlar, ellerinde keskin, parıl parıl kılıçlar; onlarsa bir
    aynanın ya da bir bıçağın mucizeli pırıltısına karşılık avuç dolusu altın
    ve inci vermeye can atıyorlar. Bizim çeliğimizi delebilmek için ne
    yeterince bilgileri var, ne gereçleri; toplarımızın, tüfeklerimizin
    çıkardığı yıldırımları, gök gürültülerini de katın bunlara. Roma
    İmparatorunu bile afallatacak olan o gümbürtüleri; bunların karşısında
    çırılçıplak insanlar, yalnızca pamuktan yapabildikleri bir parça
    giysileriyle; bütün silahları da yaylar, taşlar, sopalar ve ağaçtan
    kalkanlar; sözde dostluğumuza, iyi niyetimize güvenip acayip şeyler
    görme meraklarıyla faka basan insanlar İki dünya arasındaki bu
    ayrılığı hesaba kattınız mı, bizim fatihlerin bunca zaferi zafer
    olmaktan çıkıyor.

    Erkek, kadın, çocuk, kaç binlerce insan tanrılarını ve özgürlüklerini
    korumak için ne sarsılmaz bir coşkunlukla kendilerini amansız
    tehlikelere atıyorlar; onları hayasızca aldatanların köleliğine
    katlanmaktansa bütün belaları, işkenceleri, ölümü ne yiğitçe bir
    direnişle seve seve göze alıyorlar; böylesine alçakça zafer kazanan
    düşmanlarının elinden ekmek yemektense açlıktan kırılmaya nasıl razı
    oluyorlar! Bunlara bakınca öyle sanıyorum ki bu insanlara silah, görgü
    ve sayı eşitliğiyle başa baş saldırsalar gördüğümüz bütün savaşların
    sonundan daha da kötü bir sonla karşılaşırlar.

    Bari bu soylu ülkeyi Büyük İskender, eski Yunanlılar, Romalılar
    fethetmiş olsaydı; bunca krallıkları ve halkları böylesine büyük
    değişikliğe uğratacak eller, onların vahşi yanını tatlılıkla törpüleseler,
    doğanın orada ürettiği güzel tohumları güçlendirip geliştirseler,
    toprakların işletilmesine, şehirlerin donatılmasına gerekli olduğu
    ölçüde kendi dünyalarının sanatlarının katmakla kalmayarak Yunan ve
    Roma erdemlerini o ülkenin yerli erdemleriyle karıştırsalardı! Bizim
    oraya götürdüğümüz ilk örnekler, davranışlar o halkları erdeme
    hayran etse ve özendirse, onlarla bizim aramızda kardeşçe bir
    toplaşma ve anlaşma kurabilse bütün o yeni ülkede ne yaman bir
    evrim, bir ilerleme sağlanabilirdi! Çoğunun doğal başlangıçları bu
    kadar güzel olan, o yepyeni, o öğrenmeye susamış ruhları kazanmak
    ne kolay olurdu! Biz tam tersine bilgisizliklerinden,
    görgüsüzlüklerinden yararlanıp onları bizdeki kötü örnekleriyle
    kalleşliğe, sefilliğe, cimriliğe, her türlü insanlık dışı davranışlara,
    işkencelere alıştırdık. Kim, ne zaman bezirganlığı, alışverişi böylesi
    bir sömürüye götürmüştür? Bunca şehir dibinden yıkılıyor, bunca
    ulusun kökü kurutuluyor, milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor,
    dünyanın en zengin, en güzel ülkesinin altı üstüne getiriliyor, niçin?
    İnciler, biberler, alıp satacağız diye. Aşağılık makine zaferleri bunlar!
    Hiçbir zaman kazanç tutkusu, hiçbir zaman haksız sömürü insanları
    böylesi korkunç bir kinle birbirine düşünmemiş, bu kadar yürekler
    acısı kıyımlara yol açmamıştır.

    Deniz kıyısı boyunca altın aramaya çıkmış İspanyollar bereketli,
    güzel ve insanı bol bir ülkede karaya çıkıyorlar ve her yerde olduğu
    gibi orada da yerlilere kendi kendilerini övüyorlar: Barışsever
    insanlarmış, uzak yollardan gelmişlermiş, kendilerini bütün dünyanın
    en büyüğü olan Kastilya Kralı yollamış; Tanrının yeryüzündeki
    temsilcisi olan Papa bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış;
    yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pek iyi
    davranacaklarmış; onlardan yiyecek şeyler, bir de bazı ilaçlarda
    kullanmak üzere altın istiyorlarmış; ayrıca bir tek tanrı inancını ve
    bizim dinimizin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine
    girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sararmış.
    Aldıkları karşılık şu olmuş:

    Barışseveriz diyorsunuz, ama görünüşünüz hiç de öyle değil.
    Kralınıza gelince, isteyen durumunda olması muhtaç ve yoksul
    olduğunu gösteriyor; ona bu toprakları veren ise savaş seven bir adam
    olacak, çükü kendisinin olmayan bir yeri başkasına vermekle onu
    verdiği yerin eski sahipleriyle cenkleşmeye sürüyor. İstediğiniz
    yiyeceklere gelince onları veririz. Altınsa, bizde pek fazla yok; zaten
    yaşamak için işimize yaramadığından, bütün istediğimiz de rahatlıkla,
    güzellikle yaşamak olduğundan altına pek değer vermeyiz; ama,
    tanrılarımız için kullandığımız altın dışında ne kadar bulabilirseniz
    çekinmeden alabilirsiniz. Bir tek tanrıya gelince, böyle bir düşünüş
    güzel, ama bunca zaman bize yararlı olmuş dinimizi değiştirmek
    istemeyiz; dostlarımız, tanıdıklarımızdan gayrısından öğüt almaya da
    alışık değiliz. Korkutmalarınıza gelince, durumlarını, güçlerini
    bilmediğimiz insanlara meydan okumak akıl karı değildir. Kısacası
    topraklarımızdan bir an önce çıkıp gitmeye bakın; silahlı ve yabancı
    kimselerin dürüstlüklerine, parlak sözlerine güvenme adetimiz yoktur.
    Çekip gitmezseniz siz de şunlar gibi olursunuz

    Böylece konuşmuş yerlilerin kralı ve şehrin çevresindeki kesik insan
    kafalarını göstermiş. İşte bu çocuk dünyanın hiç de çocukça olmayan
    konuşmalarından bir örnek (Kitap 3, bölüm 6)

  6. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    HASTA GÖRÜNMENİN ZARARLARI ÜSTÜNE

    Martialis'in bir taşlaması vardır ki, iyilerindendir; çünkü türlü türlüsü
    vardır onda taşlamanın. Bunda, Caelius'un başına geleni anlatır hoşça.
    Caelius Roma'da büyüklere dalkavukluk etmekten, sabah akşam
    yanlarında bulunup arkalarında dolaşmaktan kurtulmak için nekris
    hastalığına tutulmuş gibi göstermiş kendini; herkesi inandırmak için
    de bacaklarını ovduruyor, sardırıyor ve nekrisli bir hastanın bütün
    hallerini takınıyormuş; sonunda talih gerçek bir nekris ikram etmiş
    ona:

    Tantum cura potest et ars doloris

    Desüt fingere Caelius podagram. (Martialis)

    Öyle başardı hasta görünme sanatını ki

    Gerçekten nekrise tutuldu Caelius

    Appianus'da okudum sanıyorum: Adamın biri Roma triumvir'lerinin
    cezalarından kaçmak, ardına düşenlerce tanınmamak için saklanıp
    kılık değiştirmiş; işi daha da sağlama bağlamak için de tek gözlü
    gösteriyormuş kendini. Biraz daha özgür yaşamaya başlayıp da uzun
    süre gözüne yapışık kalan bezi çıkarınca bakmış o güzü görmüyor
    artık. Belki görme duyusu uzun zaman kullanmamakla uyuşmuş ve
    tüm görme gücü öteki göze geçmiştir çünkü, hep farkına
    varmamışlardır, kapalı tuttuğumuz göz, etkisinin bir kısmını
    arkadaşına yollar, bu yüzden de açık kalan göz büyür ve şişkinleşir.
    Martialis'in nekrislisi de hareketsizliğiyle, ovmalarla, merhemlerle
    hastalığı yaratan iç etkenleri çağırmış olabilir.

    Froissard'ın anlattığı bir sürü İngiliz soylusu da Fransa'ya geçip
    bizlere karşı kahramanlıklar gösterecekleri güne kadar bir gözlerini
    kapalı tutmaya yemin ederler. Şu düşünce gıdıkladı beni: İster misin
    bu şövalyeler de hastalık oynayanların kötü sonuna uğramış,
    uğurlarında kahramanlık ettikleri sevgililerinin yanına bir gözleri kör
    olarak dönmüş olsunlar!

    Çocuklar tek gözlüleri, topalları, şaşıları ve daha başka sakatları taklit
    ettikleri zaman anaları onları azarlamakta haklıdır; çünkü, o yaştaki
    tazeliğiyle bedenin kötü bir yana eğilebilmesi bir tarafa, talih de bizi
    oynadığımız oyuna düşürmekten hoşlanıyor gibi gelir bana. Çok
    duymuşumdur hastalık oynarken yataklara düşenleri.

    Ben de öteden beri, at üstünde ve yürürken, elimde bir değnek ya da
    bir baston tutmaya alışmış, bunda bir zariflik göstermeye, yapmacık
    hallerle bastona dayanmaya kadar varmışımdır. Çokları korkutmak
    istemiştir beni, bu gösteriş günün birinde zorunluluk olur diye.
    Bundan çıkarıyorum ki soyumda ilk nekrisli ben olacağım.
    Ama bu bölümü uzatıp başka renk katalım ona, körlük üstüne. Plinius
    der ki adamın biri düşünde kör olmuş gördü kendini ve hiçbir hastalığı
    yokken sabah kör olarak uyandı. Hayal gücü buna neden olabilir,
    başka yerde söylediğim gibi, Plinius da öyle düşünüyor gibidir; akla
    daha uygun gelen şu; beden, görme gücünü yok eden birtakım
    gelişmeleri (ki hekimler isterlerse nedenini bulabilirler) için için
    duymuş ve adamın öyle bir düş görmesine yol açmıştır.

    Seneca'nın bir mektubunda anlattığı buna yakın bir hikayeyi de
    ekleyelim: Bilirsin, diye yazıyor Lucilius'a, Harpasta, karımın
    soytarısı o deli kadın, babadan kalma göreviyle kalmıştır evimde;
    çünkü ben bu korkunç yaratıklara düşmanımdır; kaldı ki canım bir
    deliye gülmek isterse, hiç uzağa gitmeden, kendi kendime gülebilirim.
    Çok garip, ama gerçek sana anlatmak istediğim: Bu deli kadın kör
    olduğunu anlamıyor ve benim evimin karanlık olduğunu ileri sürerek,
    kendisini başka yere götürmesini istiyor yöneticisinden ikide bir.
    Onun bu durumuna gülüyoruz; ama inan bana ki hepimizin düştüğü
    bir durumdur bu: Kimse cimri olduğunu, kıskanç olduğunu kabul
    etmez. Körler hiç olmazsa bir yol gösterici isterler; biz kendi
    kendimizi sokarız yanlış yollara. Benim yükseklerde gözüm yoktur,
    ama Roma'da başka türlü yaşanmaz, deriz; öfkeliysem, güvenli bir
    hayat kuramadıysam suç bende değil, gençlikte deriz. Dışımızda
    aramayalım kötülüğü, içimizdedir o; ciğerimize işlemiştir. Hasta
    olduğumuzu bilmemek de iyileşmemizi daha zorlaştırır. Kendimizi
    erkenden bilmeye başlamazsak, nasıl başederiz bunca dertlerle, bunca
    kötülüklerle? Oysa felsefe gibi çok tatlı bir ilacımız da var. Öteki
    ilaçları ancak bizi iyileştirirlerse hoş buluruz; felsefe ise hem
    hoşlandırır, hem iyileştirir bizi.

    İşte Seneca'nın beni konumdan uzaklaştıran sözleri; ama yararsız da
    sayılmaz bu uzaklaşma. (Kitap 2, bölüm 25)

  7. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    VİCDAN ÜSTÜNE

    İç savaşlarımız sırasında kardeşimle birlikte yola çıktığımız bir gün
    kibar davranışlı bir baya rastladık. Bizim hasımlarımızdan yanaymış,
    ama ben bilmiyordum; çünkü kendini olmadığı gibi gösteriyordu. Bu
    savaşların en kötü yanı bu işte: Düşmanınızla aranızda dil, kılık
    kıyafet ayrılığı olmadığı, aynı yasalar, aynı töreler, aynı hava içinde
    yetişmiş bulunduğunuz için öyle karışır ki her şey, yanılmaları,
    çatışmaları önlemek kolay olmaz. Bu yüzden tanınmadığım yerde
    kendi birliklerimize rastlamaktan bile korkardım, sorgu suale, daha da
    kötüsüne uğrayabilirim diye. Uğradığım da olmuştu eskiden: Böylesi
    bir karışıklık yüzünden adamlarımı, atlarımı yitirdim; hizmetimde
    çalışan soylu bir İtalyan çocuğunu da alçakça öldürdüler özenle
    büyüttüğüm bu İtalyan'la büyük umutlarla dolu güzelim bir çocukluk
    söndü gitti. Kardeşimle rastladığımız yolcuya gelince, adam öyle
    şaşkınca bir korku içindeydi ki, yolda atlılara rastladıkça, kralı tutan
    şehirlerden geçtikçe öyle beti benzi soluyordu ki, sonunda bunların
    vicdan rahatsızlığından geldiğini anladım. Öyle geliyordu ki bu zavallı
    adama, yüzündeki maske ve kazağındaki haçlar arasından yüreğindeki
    gizli niyetleri okuyacaklar. Vicdanın zorlaması böylesine şaşırtıcı bir
    şeydir! Ele verdirir bizi, kendimizi suçlamaya, kendimizle savaşmaya
    zorlar bizi; tanık yokluğunda kendimize karşı tanıklık ettirir bize:

    Occultum quaties animo torture flagellum (Juvenalis)

    İçimizde gizli bir kırbaç taşıyan o cellat.

    Şu masal çocukların ağzındadır. Bessus adında biri, bir serçe
    yuvasını hiç yüreği sızlamadan bozup yavruları öldürmüş, bundan
    ötürü kendisine çatanlara: Haklıydım, demiş; çünkü bu serçe yavruları
    durmadan beni babamı, öldürmekle suçluyorlardı haksız yere. Bu baba
    katili o güne dek bilinmeden, kuşku uyandırmadan kalmış; ama
    vicdanının öc alıcı cadalozları cezayı çekecek olanın kendisine suçunu
    açıklatmıştır.

    Hesiodos, ceza suçun ardından hemen gelir; sözünü düzeltir: Ceza ile
    suçun aynı anda, birlikte doğduklarını söyler. Cezasını bekleyenler
    onu çekiyor demektir cezayı hak etmiş olan onu bekliyordur. Kötülük
    kendisine işkenceler uydurur:

    Malum consilium consultori pessimum (Bir atasözü)

    Kötülüğün beterini kötülük eden görür.

    Nasıl ki arı başkasını sokunca kendisine daha fazla zarar verir çünkü
    iğnesi ve gücü elden gider.

    Vitasque in wlnere ponunt (Virgilius)

    Açtıkları yarada canlarını bırakırlar.

    Kuduz böceklerinde, doğanın bir çelişkisi olarak, kendi zehirlerinin
    panzehiri de bulunur. Onun gibi insan kötülükten tat alırken
    vicdanında tam tersi bir acılık oluşur ve uyurken uyanıkken, türlü
    üzücü kuruntularla azap çektirir bize.

    Quippe ubi se multi, per somnia saepe loquentes

    Aut morbo delirantes, procraxe ferantur,

    Et celata diu in medium peccata dedisse. (Lucretius)

    Çünkü çokları uykularında, sayıklamalarında

    Suçlamışlar kendi kendilerini,

    Gizli kalmış cinayetleri çıkmış ortaya.

    Apollodorus düşünde görmüş ki İskitler derisini yüzüyor, kazanda
    kaynatıyorlar onu ve bu arada yüreği: Bütün bu kötülüklere ben neden
    oldum, diye mırıldanıyormuş. Kötüler hiçbir yerde saklanamaz, der
    Epikuros; çünkü ne kadar saklansalar vicdan kendi kendilerini
    buldurur onlara.

    Prima est haec ultio, quod se

    Judice nemo nocens absolvitur. (Juvenalis)

    İlk ceza odur ki, hiçbir suçlu

    Kendi yargıçlığından kurtulamaz.

    Vicdan içimize korku saldığı gibi, suçsuzsak rahatlık ve güven verir
    bize. Ben kendimden söyleyebilirim ki türlü kötü durumlarda, içimden
    geçeni, niyetlerimin temizliğini gizlice kendim bildiğim, düşündüğüm
    için daha korkusuz adımlarla yürümüşümdür.

    Conscia mens ut cuique sua est, ita concipit intra Pectore pro facto
    spemque metumque suo. (Ovidius)

    Kendi üstüne bildiklerine göre ruhumuz

    Umut ya da korku duyar yaptıklarından.

    Binlerce örnek verebilirim buna; aynı kişiden üç örnek yeter.

    Scipio, Roma halkı önünde ağır bir suçlamaya uğradığı bir gün,
    kendisini savunacak ya da yargıçlarına yaranacak yerde şöyle demiş
    onlara: Pek yaraşır size, sayesinde dünyayı yargılama yetkisini elde
    ettiğiniz bir insanın başını yargılamak.

    Bir başka zaman, bir halk hatibinin, üstüne yağdırdığı suçlamalara
    karşılık olarak, kendini hiç savunmadan: Gelin yurttaşlarım, demiş
    gidelim, böyle bir günde Kartacalılara karşı bana kazandırdıkları zafer
    için tanrılara şükredelim. Böyle diyerek kalkmış tapınağa doğru
    yürümeye başlamış. Bütün topluluk, kendisini suçlayanla birlikte
    ardından gelmiş.

    Petilius, Cato'nun dürtüklemesiyle, ondan Antakya'da harcadığı
    paraların hesabını sorunca Scipio bu hesabı vermek üzere senatoya
    geliyor ve koltuğunun altında koca bir defter gösteriyor, ne verip ne
    aldığının orda yazılı olduğunu söylüyor defter istenince vermiyor:
    Verirsem kendimden utanırım, diyor ve senatonun önünde kendi
    elleriyle param parça ediyor defteri. Vicdanı rahat olmayan bir insanın
    böylesi bir güven gösterişi yapabileceğini sanmam. Yüreği yaratılıştan
    öyle büyük, yükseklerde bulunmaya öyle alışmıştı ki, der Titus Livius,
    suç işlemeye eli varamaz, suçluluğunu savunma durumuna düşmeyi
    kendine yediremezdi.

    İşkenceler tehlikeli bir suç arama yoludur doğruluktan çok sabır
    denemesi olabilir. Çünkü acı çekmek niçin daha çok olanı söyletsin de
    olmayanı söylemeye zorlamasın? Tersini düşünürsek, kendine yüklenen
    suçu işlememiş olan işkencelere dayanacak kadar sabırlı olursa, suçu
    işlemiş olan, yaşamak gibi güzel bir ödülü kazanmak için niye aynı sabrı
    göstermesin? Öyle sanıyorum ki bu işkence buluşunun temelinde,
    vicdanım etkisinden yararlanma düşüncesi vardır. Çünkü suçlunun
    suçunu açıklamasında vicdan işkenceye yardım edip diretme gücünü
    azaltabilir; ama öbür yandan suçsuzu işkenceye karşı güçlendirir vicdan.
    Doğrusunu söylemek gerekirse bu yol belirsizlikler, tehlikelerle doludur.
    Öylesi dayanılmaz acılardan kurtulmak için neler söylemez neler
    yapmaz insan?

    Etiam innocentes cogit mentiri dolor (Publius Syrus)

    Acı masuma da yalan söyletir.

    Bundan ötürü, yargıcın masum olarak öldürmemek için işkence
    ettirdiği insanı hem masum, hem de işkence görmüş olarak öldürttüğü
    olur. Binlerce insan işlemedikleri suçları yüklenip başlarını
    vermişlerdir. Bunlar arasına Philotas'ı da koyarım; İskender'in bu
    dostuna yüklediği suç ve ettiği işkence de böylesi bir sonuca varmıştı.
    Evet, orası öyle ama, diyorlar, yine de bu, insan güçsüzlüğünün
    bulabildiği en az kötü yoldur. Bence pek insanlık dışı bir yol, üstelik
    de boşuna çaba! Birçok uluslar bu konuda, kendilerine barbar diyen
    Yunanlı ve Romalılardan daha az barbardırlar: Onlara göre suç
    işlediği henüz kuşkulu bir insana işkence etmek, ötesini berisini
    koparmak korkunç, canavarca bir şeydir. Bilgisizseniz ne yapsın
    adam? Suçsuz ölmesin diye bir insanı ölümden beter durumlara
    sokmakla haksızlığın büyüğünü işlemiş olmuyor musunuz?
    Oluyorsunuz elbet; görmüyor musunuz çoklarının o darağacından
    beter işkencelerden geçmemek için ölümü göze aldıklarını?
    Öldüresiye işkence etmekle ölüm cezasını önceden vermiş ve
    uygulamış olmuyor musunuz?

    Şu hikayeyi nerde dinledim bilmiyorum, ama adaletimizin vicdanı
    üstüne tam bir düşünce veriyor. Bir köylü kadın, hakseverliğiyle ünlü
    bir generale bir askerini şikayet etmiş; bu askerin zorla ufacık
    çocuklarının elinden birkaç lokmalık lapayı aldığını; çocuklarına
    yedirecek başka hiçbir şeyi kalmadığını, çünkü ordunun çevredeki
    bütün köyleri talan ettiğini söylemiş. Ama hiç kanıt yokmuş ortada.
    General kadına: İyi bak ve düşün; haksız yere suç yüklüyorsan ceza
    görürsün, demiş. Kadın diretince, işin doğrusunu anlamak için askerin
    karnını yardırıvermiş. Ve kadın haklı çıkmış. Sorgusu içinde idam
    cezası. (Kitap 2, bölüm 5)

  8. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    KENDİ KENDİSİYLE YETİNME

    Krallar hiçbir şeyimi almazlarsa bana çok şey vermiş olurlar hiçbir
    kötülük etmezlerse yeterince iyilik etmiş sayılırlar bana. Bütün
    istediğim budur onlardan. Ama nasıl şükrediyorum tanrıya, varımı
    yoğumu bana aracısız vermiş, beni yalnız kendisine borçlu kılmış
    olduğu için! Nasıl yalvarıyorum ona gece gündüz beni hiçbir zaman,
    kimseye karşı ağır bir minnet altına sokmasın diye! Ne mutlu bir
    özgürlükle bunca zaman yaşadım: Onunla bitsin ömrüm!
    Bütün çabam kimseye muhtaç olmadan yaşamak.

    In me omnis spes est mihi. (Terentius)

    Bütün umudum kendimde.

    Bunu başarmak herkesin elindedir; ama ölmeyecek kadar yiyecek
    içeceği olanlar daha kolay başarabilirler elbet bunu. Bir başkasına
    bağlı yaşamak yürekler acısı ve belalı bir şeydir. Kendimiz ki en iyi,
    en emin sığınağımız odur; -kendimiz bile güvenilir değiliz yeterince.
    Kendimi hem yürekçe -asıl iş yürekli olmakta çünkü-, hem varlıkça
    öyle hazırlıyorum ki, başka her şeyimi yitirdiğim zaman kendimle
    yetinmesini bileyim.

    Hippias gereğinde her şeyden sevine sevine elini çekip Musalarla
    başbaşa kalabilmek için kendini bilime vermekle kalmadı; ruhunun
    kendi kendiyle yetinmesi, dışardan gelecek rahatlıklardan yiğitçe
    vazgeçebilmesi için filozof olmakla da kalmadı; büyük bir merakla
    yemek pişirmesini, tıraş olmasını, giysilerini, ayakkabılarını, öte
    berisini kendi yapmasını da öğrendi ki, kendi yükünü taşıyabildiği
    kadar kendi taşısın ve kimsenin yardımına muhtaç olmasın

    Vermede nasıl bir üstün olma niteliği varsa, almada da bir boyun
    eğme niteliği vardır. Onun içindir ki Beyazıt I, Timurlenk'in
    gönderdiği hediyeleri küfürler ederek geri çevirmiş. Sultan
    Süleyman'ın bir Hint İmparatoruna yolladığı hediyeler de öyle
    kızdırmış ki adamı, kabaca reddederek bizim adetimiz almak değil
    vermektir, demekle kalmamış, hediyeleri getiren elçileri zindana
    attırmış. (Kitap 3, bölüm 9)

  9. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    İYİ AMAÇ UĞRUNA KÖTÜ YOLLAR

    Doğanın yapıtlarındaki evrensel düzende şaşılası bir bağlaşma ve
    uyuşma var: Belli ki oluruna bırakılmış ve değişik başların yönettiği
    bir düzen değil bu. Bedenlerimizin hastalıkları, nitelikleri, devletlerde,
    hükümetlerde de görülüyor. Krallıklar, cumhuriyetler bizim gibi
    doğuyor, gelişip parlıyor ve yaşlanıp ölüyorlar. Bedenlerimizin
    gereksiz ve zararlı akıtlarla dolduğu oluyor: Bunlar iyi akıtlar da
    olabilir aslında (çünkü hekimler sağlığımızın fazla iyi olmasından
    korkarlar ve her şeyimiz değişken olduğu için derler ki sağlığımız
    fazla parlak, fazla kanlı canlı oldu mu özellikle bozmalı, hızını
    kesmeli, yoksa belli bir yerde dura kalamayan yaratılışımız düzensizce
    ve birdenbire geriye teper işte bu aşırı sağlığı önlemek için atletlere
    müshil verir ve kan alırlar bir yerlerinden). Ya da kötü akıtlar aşırı
    çoğalıyor ki, hastalıkların genel nedeni budur. Buna benzer bir aşırı
    çoğalma yüzünden devletlerin hastalandığı görülür ve onlar için de
    türlü müshiller kullanmak adet olmuştur. Kimi zaman büyük sayıda
    ailelere göç ettirildi, ülkenin yükünü azaltmak için; bunlar gider
    başkalarının zararına geçinecek bir yer ararlardı. İşte böylece bizim
    eski Franklar Almanya içlerinden gelip Galya'yı aldılar, ilk sakinlerini
    kovdular; sonsuz bir insan seli böylece gelişip Brennus ve başkaları
    zamanında İtalya'ya aktı. Gotlar, Vandallar için de, bugün
    Yunanistan'ın ilk halkını kovup yerine oturanlar için de böyle oldu.
    Bunlar kendi yurtlarını bırakıp uzak uzak yerlere gittiler; ve dünyada
    bu göçlerin sarmadığı bir iki köşe kaldı yalnız. Romalılar
    sömürgelerini bu yoldan kuruyorlardı; kendi kentlerinin aşırı ölçüde
    şiştiğini görünce az gerekli halkı çıkarıyor, fethettikleri yerlere
    yolluyorlardı. Kimi zaman savaşları bile bile kışkırtıp besledikleri de
    oldu: Yalnız adamlarını hep tetikte tutmak, bozulmaların anası olan
    işsizliğin daha kötü sonuçlarını önlemek için yapmıyorlardı bunu:

    Et patimur longae pacis mala, saevior armis Luxuria incumbit

    Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz Lüks, kılıçtan beter eziyor
    bizi.

    Cumhuriyetlerinden biraz kan alınmasını sağlamak, gençlerinin fazla
    ateşlenen kanlarını serinletmek, fazla taşkın büyüyen bu ağacın
    dallarını biraz kısaltıp aralamak istiyorlardı. Kartacalılar' a karşı
    açtıkları savaşın nedeni buydu

    Bizim zamanımızda da böyle düşünceler var; içimizde fazla
    kaynayan kanı bir komşu ülkeyle yapılacak savaşta akıtmak istiyorlar;
    yoksa diyorlar, bedenimizi saran bu ateşli akıtlar başka yere akıtılmadı
    mı bizi uzun süre sıtma sıcaklığı içinde tutup sonunda içimizden
    çökertirler.

    Gerçekten de yabancılarla savaş bir iç savaştan daha tatlı bir beladır;
    ama kendi rahatımız için başkalarının rahatını kaçırmak da öyle
    büyük bir haksızlık ki bunu tanrının hoş göreceğini sanmam.
    Ne var ki yaratılışımızın cılızlığı yüzünden ister istemez iyi bir amaca
    ulaşmak için kötü yollara başvurmak zorunda kalıyoruz. Lykurgos,
    gelmiş geçmiş yasa koyucuların en erdemlisi ve en olgunu, halkını
    içki düşkünlüğünden korumak amacıyla pek haksız bir yol bulmuş;
    köleleri olan Elotlar'a zorla içirtirmiş ki, Ispartalılar adamların şarapla
    ne durumlara düştüğünü görüp içki düşkünlüğüne karşı iğrenme
    duysunlar. Bundan beteri de var: Eskiden ölümün her türlüsüne
    hüküm giyenleri hekimlerin canlı canlı kesip biçmelerine izin
    verilirmiş ki, iç organlarımızı doğal halinde görebilsinler. Kötü yola
    gitmek gerekirse bunu ruhun sağlığı için yapmak beden sağlığı için
    yapmaktan daha bağışlanır bir şey. Romalılar da halkı yiğit
    yetiştirmek, tehlikeleri ve ölümü hoş görmeye alıştırmak için o
    korkunç oyunlara başvuruyorlardı. Gladyatörler herkesin gözü önünde
    savaşıyor, birbirini yaralayıp öldürüyorlardı:

    Quid vesani aliud sibi vult ars Impia ludi

    Quid mortes juvenum, qui sanguine pasta voluptas. (Prudentius)

    Bundan geliyordu o ölüm oyunları, o çılgınlık

    O kanla beslenen zevk.

    Bu gelenek İmparator Teodosius'a kadar sürdü.
    Doğrusu halkın eğitimi için yaman bir ibret, verimli bir ders oluyordu
    bu: Her gün halkın önünde yüz, ikiyüz, bin çift insan silahlanıp
    birbirini param parça ediyordu; hem bu işi öyle sağlam bir yürekle
    yapıyorlardı ki ağızlarından acıklı ya da acındırıcı bir söz çıktığı, bir
    kez sırtlarını döndükleri; rakiplerinin vuruşundan sakınmak için tek
    korkakça hareket yaptıkları bile görülmüyordu: Kılıca boyun uzatıyor,
    göğüs geriyorlardı. Birçokları ölesiye yara alınca meydan üzerinde
    canvermezden önce halka adam yollayıp ölüşlerini beğenip
    beğenmediğini sorduruyordu. Durmadan savaşıp ölmeleri yetmiyor,
    bu işi sevinçle yapmaları gerekiyordu; o kadar ki ölüm karşısında
    biraz çekingen davrandıkları görülünce yuhalar, lanetler yağıyordu
    üstlerine.

    İlk Romalılar bu işte hükümlüleri kullanıyorlardı; ama sonraları
    suçsuz köleler de kullanıldı. Bu iş için kendilerini satan özgür
    yurttaşlar, senatörler, Romalı Şövalyeler, hatta kadınlar bile oldu. Çok
    şaşırdım, inanmazdım da buna, eğer zamanımızdaki savaşlarda
    binlerce yabancı insanın kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir kavga
    uğruna kanlarını, canlarını sattıklarını görmeseydim. (Kitap 2, bölüm
    23)

  10. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    KENDİMİZİ İNCELEME

    Her konudan çok kendimi incelerim. Benim metafiziğim de budur,
    fiziğim de.

    Qua deus hanc mundi temperet arte domum

    Qua venit exoriens, qua deficit unde coactis

    Comibus in plenum menstrua luna redit;

    Unde salo superant venti, quid flamine captet

    Eurus, et it nubes unde perennis aqua.

    Sit ventura dies mundi quae subruat aries. (Propertius)

    Bu dünya evini nasıl yürütür tanrı;

    Ay nasıl yükselir, ufaldıkça ufalır;

    Her ay nasıl bütünlenir dolunay;

    Deniz üstünde niçin bu yeller, Eurus'un getirdiği;

    Nerden gelir bulutları yapan tükenmez su,

    Günü gelip yıkılacaksa dünya.

    Quaerite quos agitat mundi labor. (Lucianus)

    Arayın, siz ki bilmek kaygısındasınız.

    Ben bu üniversite içinde kendimi bilgisizce ve kaygısızca dünyanın
    genel yasasına bırakıyorum. Bu yasayı içimde duydum mu yeterince
    biliyorum sayılır. Benim bilmem, yolunu değiştiremez onun; benim
    için değişeceği yok mu yasanın. Bunu ummak delilik, bundan derde
    düşmekse daha büyük bir deliliktir çünkü her yerde bir, herkes için
    orta malıdır bu yasa.

    Yöneticinin iyiliği ve gücü bizim yönetim işlerine karışmamızı
    gerektirmeyecek kadar büyüktür.

    Filozofça soruşturmalar, derin düşünmeler merakımızı beslemeye
    yarar yalnızca. Filozoflar zaten pek haklı olarak doğanın kurallarına
    uymayı salık verirler bize; ama bu kurallar pek o kadar yüksek bilgiler
    istemez. Filozoflar aslında uzaklaştırıyor bu kuralları ve doğanın
    yüzünü bize boya olarak gösteriyorlar; bu yüzden de o kadar bir örnek
    olan şeyin türlü çeşit bir sürü resimleri çıkıyor ortaya

    Kendini en yalın sadelikle doğaya bırakmak en akıllıca bırakmaktır.
    İyi yapılı bir kafanın dinlenmesi için bilgisizlik ve ilgisizlik ne tatlı, ne
    yumuşak, hem de sağlık için ne yararlı bir yastık!

    Cicero'yu iyi anlamaktan çok kendimi iyi anlamak isterdim. Kendi
    üzerimde edindiğim görgü, iyi bir öğrenci olsam, beni adam etmeye
    yeter de artar bile. Geçirdiği aşırı bir öfkeyi, bu azgınlığın kendisine
    nelere götürdüğünü aklında tutan kişi, öfkenin çirkinliğini
    Aristoteles'te okuyacaklarından daha iyi görür ve daha haklı bir nefret
    duyardı ona karşı. Göze aldığı, savuşturduğu belaları, ne sudan
    nedenlerle bir durumdan ötekine geçiverdiğini aklında tutanlar,
    gelecek değişikliklere, durumlarını kavramaya hazırlıklı olurlar.
    Caesar'ın hayatındaki ibret dersleri bizim hayatımızdakinden daha çok
    değildir. İmparatorların olsun, halkın olsun herkesin hayatında bütün
    insanlık durumları vardır. Dinlemesini bilelim yalnız: Ne eksiğimiz
    olduğunu kendi kendimize hep söylemekteyiz. Bir düşüncesinde kaç
    kez aldandığını unutmamış insan ne kadar budala olmalı ki kendi
    düşüncesinden kuşku duymasın.

    Herkesin kendi kendini tanıması öğüdü ne kadar önemli olmalı ki
    bilim ve ışık tanrısı Apollon, bize diyeceklerinin özeti olarak onu
    tapınağının alınlığına yazdırmış. Platon bilgeliğin, bu buyruğu yerine
    getirmekten başka bir şey olmadığını söyler. Sokrates de bunu
    Xenophanes diyaloğunda inceden inceye doğrular. Her bilimdeki
    zorlukları ve karanlık yanı o bilime girenler bilir yalnız. Çükü
    bilmediğini bilmek için bir hayli anlayış olmalı insanda: Bir kapının
    kapalı olduğunu anlamak için o kapıyı itmek gerekir. (Kitap 1, bölüm
    13)

    Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde
    bekleyelim. (Kitap 1, bölüm 20)

+ Yorum Gönder
3. Sayfa BirinciBirinci 1234568 ... SonuncuSonuncu


montaigne denemeler,  montaigne denemeleri,  denemeler montaigne,  montaignein denemeleri,  montaigneden denemeler,  montaıgne denemeler