+ Yorum Gönder
4. Sayfa BirinciBirinci ... 234567 ... SonuncuSonuncu
Edebi Türler ve Makaleler Forumunda Montaigne - Denemeler Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Uğur Baki
    Devamlı Üye

    --->: Montaigne - Denemeler

    RUH VE BEDEN HAZLARI

    Denebilir ki bence, bu dünya zindanında, ne yalnızca ruh, ne de
    yalnızca beden sayılabilecek hiçbir şey yoktur insanda: Ve (kimi din
    adamlarının ruhlarını kurtarmak için yaptıkları gibi), insan bedenine
    işkence etmek günahtır. İnsanın zevk duymasını en azından, acı
    çekmesi kadar hoşgörmemiz gerekmez mi aklımızı kullanırsak?
    Azizler nefislerini körletirken acıların en büyüğünü duyuyorlardı;
    bileşik olmaları dolayısıyla beden de katılıyordu elbet bu acıya, hiç de
    kendi davası olmadan. Öyle ki bedenin acı çeken ruha yalnızca
    katılması, yardım etmesiyle yetinmemişler, ona ayrıca korkunç
    eziyetler etmişler ki, ruhla beden yarışırcasına insanın, çetinliği
    ölçüsünde kurtarıcı bir azaba soksun!

    Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, ruhu beden hazlarından soğutmak,
    bir köleyi sevmediği bir işe zorlar gibi onu hiçbir şeyden tat almamaya
    alıştırmak haksızlık değil mi? Ruha düşen daha çok zevkleri koruyup
    geliştirmek, onlara katılıp karışmaktır yönetim görevi ondadır çünkü.
    Ruhun yapacağı bir şey de, bence, kendine özgü zevkleri bedene
    tadabileceği kadar tattırıp benimsetmek, bu zevklerin ona tatlı
    gelmesini, yararlı olmasını sağlamaktır. Çünkü, dedikleri gibi, bedenin
    kendi iştahlarına ruha zarar verecek ölçüde düşmemesi gerektiği
    doğrudur, ama ruhun da kendi heveslerine bedene zarar verecek
    ölçüde düşmemesi neden doğru olmasın?

    Benim pek öyle soluğumu kesecek tutkularım yoktur. Benim kadar
    boş zamanı olmayan başkalarına cimriliğin, yükselme hırsının,
    kavgaların, davaların verdiği aşk daha rahatlıkla verebilirdi bana:
    Kendime daha iyi bakar, daha dikkatli, daha tok gözlü, daha alımlı
    olurdum; ihtiyarlığın surat asmalarından o biçimsiz, o zavallı surat
    asmalarından korurdu beni aşk; daha fazla sevip sayılmanın sağlam ve
    akıllıca yollarını aratırdı bana; ruhumu umutsuzluktan, bezginlikten
    kurtarıp kendi kendisiyle barıştırdı; benim yaşımdakilere işsizliğin ve
    kötüleşen sağlık durumunun yüklediği bir sürü sıkıntılı düşüncelerden,
    kasvetli kaygılardan uzaklaştırırdı beni; doğanın ilgilenmez olduğu
    kanımı ısıtır, coştururdu; çöküşüne doğru alabildiğine giden bu zavallı
    insanın çenesini dik tutturur, sinirlerini biraz gerer, canına dirilik,
    tazelik getirirdi. Ama bu mutluluğa yeniden ermenin hiç de kolay
    olmadığını iyi bilirim; gücümüz azalıp görgümüz arttıkça zevkimiz
    daha nazlı, daha titiz oluyor az şey getirebildiğimiz zaman çok şey
    bekliyoruz; seçilmeyi en az hakettiğimiz bir yaşta daha çok seçme
    hakkı istiyoruz; kendimizi bildiğimiz için de daha az atılgan, daha
    kuşkulu oluyoruz; kendimizin ve başkalarının durumlarını
    bildiğimizden, sevileceğimizden emin olamayız. Kendimden utanırım
    kanı kaynayan taptaze gençler arasında:

    Cujus in indomito constantior inguine nervus

    Quam noca collibus arbor inhaeret. (Horatius)

    Onlar ki kalkar dimdik genç uzuvları

    Tepeye yeni dikilmiş bir fidan gibi.

    Ne işimiz var o sevinç yelleri ortasında bu düşkün halimizle?

    Possint ut juvenes visere fervidi

    Multo non sine risu

    Dilapsam in cineres facem (Horatius)

    Görsün diye mi ateşli gençlik

    Kahkahalarla gülerek

    Bizim küllenen meşalemizi.

    Güç de, akıl da onlardan yana; bırakalım meydanı gençlere;
    yarışamayız onlarla.

    O yeşeren güzellik bu hantal ellere gelmez, kaba yollarla kazanılmaz.
    Çünkü, ne demiş bir eski filozof, ardına düştüğü bir körpeden yüz
    görmeyişiyle alay eden birisine: Dostum peynirin bu kadar tazesini
    olta ısırmıyor!

    Aşk, karşılıklı duyumlar, uyumlar isteyen bir ilişkidir. Başka zevkleri
    insan ayrı cinsten türlü karşılıklar ödeyerek elde edebilir; ama bunda
    aldığını parayla ödemek zorundadır. (Kitap 3, bölüm 5)
    --->: Montaigne - Denemeler frmacil dördüncü 4 sayfa --->: Montaigne - Denemeler

  2. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    DOĞAYA UYMA

    Adetlerimizde, alışkanlıklarımızda, davranışlarımızda her türlü
    gariplik ve aykırılıklardan kaçınmalıyız; bunlar insanı başkalarından
    ayıran, insanlıktan çıkaran şeylerdir. İskender'in saray nazın
    Demophonos güneşte titrer, gölgede terlermiş; böyle bir yaratılışa kim
    sinirlenmez? Ben öylelerini gördüm ki, elma kokusuna Azraili
    yeğlerler, fare dediniz mi ödleri kopar; kaymak gördüler mi mideleri
    bulanır. Germanicus horoz görmeye, horoz sesi işitmeye
    dayanamazmış. Bu gariplikler insanın içindeki gizli bir dertten
    doğabilir; ama, erkenden çaresine bakılırsa, bunların önüne geçilebilir
    sanırım. Ben, kendi hesabıma, bunlardan, gördüğüm eğitim yoluyla
    kurtuldum; ama bu iş pek kolay olmadı. Şimdi, biradan başka, her
    türlü yiyecek içeceğe iştahım açıktır. Vücut daha kıvrakken, bütün
    alışkanlıklara, gereklere göre eğilip bükülmektedir. Bir delikanlı,
    iştahının ve iradesinin dizginlerini tutabilmek koşuluyla, bırakın her
    ulustan, her çeşitten insanlar ve ahbaplarla düşsün kalksın; hatta,
    gerekirse, taşkınlık, serserilik de etsin; herkes gibi yetişsin, her şeyi
    yapabilsin, ama yalnız iyi şeyleri severek yapsın. Kallisthenes'in,
    Büyük İskender kadar içmeye razı olmayıp bu yüzden kralın
    gözünden düşmesini filozoflar bile iyi görmemişlerdir. İnsan kralı
    ile gülüp eğlenmeli, cümbüş etmeli. Hatta ben bir delikanlının
    cümbüşlerde arkadaşlarından daha canlı, daha dayanıklı olmasını
    isterim. İnsan kötü şeyleri, bilmediği, beceremediği için değil, canı
    istemediği için yapmamalı.

    Multum interest utnım peccare aliquis nolit aut nesciat. (Seneka)

    Kötülük etmeyi istememek başka, bilmemek başkadır.

    Fransa'da her türlü taşkınlıktan uzak kalmış bir baya, kibar bir
    mecliste: Kral'ın Almanya'daki işlerini görürken, kaç kez sarhoş
    olmak zorunda kaldınız? diye sordum; bunu iltifat olsun diye
    sormuştum, o da öyle aldı ve üç defa sarhoş olduğunu söyleyerek
    üçünün de hikâyesini anlattı. İçki içmemek yüzünden Alınanlar
    arasında çok sıkıntı çekmiş olanları bilirim. Alkibiades'in bulunmaz
    yaratılışına hayran olduğumu çok kez söylemişimdir. Alkibiades hiç
    sağlığı bozulmadan her türlü hayata kolayca girer, çıkar gün olur
    İranlılar'dan daha süslü, daha görkemli, gün olur
    Lakedemonyalılar'dan daha içine kapalı, daha tok gözlüdür Isparta'da
    her zevke perhiz, İonia'da her zevke düşkündür.

    Omnis Aristippum decuit color, et status, et res. (Horatius)

    Aristippos'a her kılık, her baht yakışır. (Kitap 1, bölüm 26)

  3. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    İNSAN AKLI

    Belki öteki varlıklarda görüldüğü gibi, insanlar için de doğal yasalar
    vardır; ama bizde kaybolup gitmiştir; çünkü şu mübarek insan aklı her
    yere karışıp düzen vermeye, komuta etmeye kalkmış, dünyanın
    yüzünü kendi büyük iddiaları, kararsız görüşleriyle bulandırmış,
    karmakarışık etmiş.

    Nihil itaque amplius nostrum est quod nostrum dico artis est. (Cicero)

    Gerçekten bizim olan hiçbir şey kalmamıştır; bizim dediğimiz,
    yapma bir şeydir.

    İnsanlar her şeyi başka başka gözler, başka başka düşüncelerle
    görürler: Düşünce ayrılıklarının asıl nedeni budur. Aynı şeyin bir ulus
    bir yüzüne, bir ulus başka bir yüzüne bakar ve o yüzünde durur.
    Bir insanın babasını yemesinden daha korkunç bir şey düşünülemez;
    ama eskiden bazı kavimlerde bu adet varmış, hem de bunu saygı ve
    sevgilerinden yaparlarmış; isterlermiş ki ölü böylelikle en uygun, en
    onurlu bir mezara gömülsün; vücutları ve anıları içlerine, ta iliklerine
    yerleşsin; babaları sindirme ve özümleme yoluyla kendi diri
    bedenlerine karışıp yeniden yaşasın. Böyle bir boşinancı iliklerinde ve
    damarlarında taşıyan insanlar için, anasını babasını topraklarda
    çürütüp kurtlara yedirmenin en korkunç günahlardan biri sayılacağını
    kestirmek zor değildir.

    Lykurgos hırsızlığa bir taraftan bakmış; komşusunun malını
    habersizce aşıran bir adamın gösterdiği çevikliğe, çabukluğa, cüret ve
    ustalığa değer vermiş; herkesin kendi malını daha iyi korumaya
    çalışması da ulus için hayırlı olur diye düşünmüş; hem saldırmayı,
    hem korunmayı öğreten bu iki tarafın eğitimi askerlik bakımından
    yararlı görmüş; ulusuna vermek istediği başlıca bilgi ve değer de
    askerlik olduğu için, başkasının malını çalmaktan doğacak olan
    karışıklıkları, haksızlıkları hesaba katmamış.

    Kral Dionysios, Platon'a, İran işi, uzun, damalı ve kokulu bir elbise
    hediye etmiş. Platon: Ben erkeğim; kadın elbisesi giymek istemem,
    diyerek almamış; ama Aristippos almış ve demiş ki: İnsan ne giyerse
    giysin, erkekse yine de erkektir Yine Dionysios Aristippos'un
    yüzüne tükürmüş: Aristippos aldırmamış. Dostları bu küçüklüğünü
    yüzüne vurduğu zaman, onlara: Ne olur? demiş, balıkçılar da ufacık
    bir balık tutmak için tepeden tırnağa deniz suyu ile ıslanmaya pekala
    katlanıyorlar. Diogenes lahanalarını yıkarken, yanından geçen
    Aristippos'a: «Lahana ile yaşamasını bilseydin, bir zalime dalkavukluk
    etmezdin» demiş, o da ona: «İnsanlar arasında yaşamayı bilseydin,
    böyle lahana yıkamazdın, diye cevap vermiş. Bakın akıl ayrı ayrı
    görüşleri insana nasıl kabul ettiriyor. İki kulplu bir çömlek, ister
    sağından tut, ister solundan.

    Bellum, o terra hospita, portas;

    Bello armatur equi, bellum haec armento minantur.

    Sed tamen iidem olim curru succedere sueti

    Quadrupedes, et frena jugo concordia ferre;

    Spes est pacis. (Virgilius)

    Bana mesken olan toprak,

    Sende savaş belirtileri var.

    Savaşa hazırlanıyor bu sürüler, bu atlar.

    Ama biz bunların sabana koşulduğunu da gördük

    Aynı boyundurukta yürüdüklerini de;

    Barış umudumuz yok olmuş değil yine.

    Solon'a oğlunun ölümünde, güçsüz ve yararsız gözyaşları dökmenin
    doğru olmadığını söylemişler; Güçsüz ve yararsız oldukları için
    dökülmeleri daha iyi ya! demiş. Sokrates'in karısı: Ah! bu insafsız
    yargıçlar! seni haksız yere öldürüyorlar diye ağlayıp sızlanırken,
    Sokrates: Ya haklı olarak öldürseler daha mı iyi olurdu? demiş.
    Biz kulaklarımızı süs için deleriz; Yunanlılarda ise bu, kölelik
    belirtisiydi. Biz karılarımızla gizli gizli sevişiriz; Amerika yerlileriyse
    bu işi uluorta yaparlarmış. İskitler yabancıları tapınaklarında kesip
    kurban ederlermiş; başka kavimlerde ise tapınağa girene dokunulmaz.

    Inde forur vulgi, quod numina vicinorum

    Odit quisque locus, cum solos credat habendos

    Esse deos quos ipse colit. (Juvenalis)

    Böyle azgınlıkları vardır halkın;

    Her ülke nefret eder komşusunun tanrılarından

    Ve inanır gerçekliğine yalnız kendi tanrılarının. (Kitap 2, bölüm 12)

  4. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    CİNSEL YANIMIZ

    Tanrılar, der Platon, bize buyruk dinlemez ve zorba bir organ
    vermişler. Azgın bir hayvan gibidir bu organ, amansız iştahıyla her
    şeyi kendine kul etmeye kalkışır. Kadınlarda da öyle obur, doymak
    bilmez bir hayvandır o; zamanında yiyeceği verilmezse deliye döner,
    beklemek bilmez, bedenlerini kudurtur, damarlarını tıkar, soluklarını
    keser, türlü dertlere yol açar, ta ki ortak arzunun meyvesini içlerine
    çeksinler, rahimlerinin dibi bol bol sulanmış, tohumlanmış olsun.

    Yasa koyucularımız bunu böylece bilip ona göre gereğini
    düşünmelidirler: Cinsel gerçeğin erkenden öğretilmesi daha iffetli ve
    daha verimli olmasını sağlar, yoksa herkes onu hayal gücünün keyfine
    ve ateşine göre bulmaya kalkar. Kimi kadınlar, arzu ve umut peşinde,
    gerçeğin yerine ondan kat kat daha acayip, olmayacak şeyler koyarlar.
    Platon bunları düşünmemiş midir kadın erkek, yaşlı genç her kesin
    cimnastik yaparken birbirini çıplak görmesini isterken? Erkekleri hep
    çıplak gören Kızılderili kadınlar hiç olmazsa göz duygularını
    soğutmuş oluyorlar. Büyük Peru Krallığında kadınlar bellerinden
    aşağısına önü yırtmaçlı bir kumaş sararlar; öyle dardır ki bu etek, ne
    kadar edepli olmak da isteseler, her adım atışlarında edep yerleri
    gözükür. Gerçi kadınların bunu erkekleri kendilerine çekmek için
    yaptıklarını, çünkü o ülkede erkeklerin kendi cinslerine düşkün
    olduğunu söylerler; ama şu da denebilir ki, bunu yapmakla
    kaybettikleri kazandıklarından fazladır, çünkü tam bir açlık, hiç
    değilse gözle doyurulan bir açlıktan daha zorludur. Livia da der ki,
    namuslu bir kadın için çıplak bir erkek bir resimden fazla bir şey
    değildir. Lakedemonyalı kadınlar, ki evliyken bizim kızlarımızdan
    daha bakireydiler, her gün şehirlerinin delikanlılarını çıplak güreşir,
    yarışırken görüyorlardı; kendileri de yürürken bacaklarını kapamaya
    pek önem vermiyorlardı; çünkü, Platon'un dediği gibi namusları, uzun
    eteksiz, yeterince örtüyordu onları. Ama Augustinus'un sözünü ettiği
    birtakım adamlar çıplaklığı öyle akıl dışı bir baştan çıkarma gücü
    olarak görmüşler ki, kadınların mahşer günü kendi cinsellikleriyle mi,
    yoksa, o kutsal ülkede bizi baştan çıkarmamak için, erkek olarak mı
    dirileceklerinden kuşkuya düşmüşler!

    Kadınları türlü yollardan aldatıp azdırıyoruz, kısacası. Durmadan
    hayallerini coşturuyor, dürtüklüyoruz, sonra da dişiliklerine lanet
    okuyoruz. Doğrusunu söyleyelim: Biz erkeklerin hemen hepsi kendi
    günahlarından çok karısının günahlarından gelecek ayıptan korkar,
    kendi vicdanından çok karısının vicdanı üstüne titrer (Aman ne
    fedakarlık!); tek karısı ondan daha iffetli kalsın da hırsız olmaya,
    yemin bozmaya, karısının adam öldürmesine, aforoz edilmesine
    razıdır herkes

    Kötülükleri ne haksızca değerlendirmek bu! Kadınlar da biz de cinsel
    taşkınlıktan daha zararlı, daha insanlık dışı binbir ahlaksızlığa
    düşebiliriz; ama kötülükleri doğaya göre değil kendi çıkarımıza göre
    ölçüyoruz, bu yüzden de tutarsız türlü biçimler alıyor kötülükler.
    Ahlak kurallarımızın sertliği kadınların cinsel düşkünlüğünü doğal
    niteliğini aşan daha azgın, daha sapık bir hale getiriyor ve böylece
    düşkünlüğün sonuçları nedenlerinden daha kötü oluyor. Bilinem
    Caesar'ın, İskender'in kazandıkları savaşlar daha mı çetin olmuştur
    genç ve güzel bir kadının, bizim gibi beslenen, gün ışığına, dünyaya
    açılan, bunca ters örnekler gördükçe gören, durmadan azgın
    saldırılara uğrayan bir kadının iffetini savunmasından! Hiçbir
    kuşatma bu dayatmadan daha netameli, daha çetin olamaz. Ömür
    boyunca zırh taşımak bir bakirelik perdesini taşımaktan daha kolaydır
    ve bakireliğini tanrıya adamak fedakarlıkların en zoru olduğu için en
    yücesi sayılır. Diaboli virtus in lumbust est, şeytanın gücü beldedir,
    der Ermiş Hieronimus. (Kitap 3, bölüm 5)

  5. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    İNSANIN DURUMU

    Benim işim gücüm kendimi incelemek: Yapacak başka işim de yok
    zaten. Bakıyorum da öyle çürük taraflarım var ki söylemeye zor
    varıyor dilim. Sağlam oturaklı neyim var? Her an sendeleyip
    düşebilirim. Gözlerim bir şöyle görüyor, bir böyle. Açken başka
    adamım sanki, yemekten sonra başka. Keyfim yerindeyse, hava da
    güzelse kötü kişi değilim: Ama bir nasır canımı yakmaya görsün, asık
    suratlı, aksi, yanına yaklaşılmaz bir adam olurum. Aynı atın yürüyüşü
    bir rahat gelir bana, bir rahatsız; aynı yolu bir uzun bulurum, bir kısa;
    aynı biçim bir hoşuma gider, bir zıddıma. Bir gün her işe yatkınım, bir
    başka gün hiçbir şey gelmez elimden. Bugün sevindiğim şeye yarın
    üzülebilirim. İçimde durmadan değişen, ele avuca sığmayan bir sürü
    duygu. Kara kara düşünceler, derken bir öfke; ağlamaklı bir
    haldeyken, birdenbire taşkın bir sevinç. Kitapları karıştırırken
    bakarım, dün içinde türlü güzellikler bulduğum, oldukça coştuğum bir
    yer bugün bir şey demez olmuş bana: Eviririm, çeviririm, orasını
    burasını okurum, nafile: O sayfalar boşalmış, yabancılaşmıştır artık
    benim için.

    Kendi yazılarımda bile her zaman, ilk duyduğum düşündüğüm
    şeyleri bulamam. Burada ne demek istemişim acaba derim;
    değiştiririm çok kez ve yitirdiğim ilk anlamın yerine ondan değersiz
    bir yenisini koyduğum olur. Aynı yolda bir gider bir gelirim:
    Düşüncem her zaman ileri götürmüyor beni; bir o yana, bir bu yana
    yalpalıyor, gelişigüzel:

    . . . Velut minuta magno

    Deprensa navis in mari vesaniente vento. (Catullus)

    . . . Hafif bir tekne gibi

    Azgın fırtınanın denizde bastırdığı.

    Çok kez başıma gelmiştir: Oyun olsun diye kendi düşüncemin tam
    tersini savunayım derken kafam o tarafa öylesine kendini vermiş,
    bağlanmıştır ki, kendi düşüncemi yersiz bulmaya başlayıp
    bırakmışımdır. Eğildiğim yere sürükleniveriyorum: Ağırlığım beni
    ondan yana düşürüyormuş gibi.

    Kendi içine bakan herkes de bunları söyleyebilir, aşağı yukarı.
    Kürsüde konuşanlar bilir: Konuşurken duydukları heyecan onları
    inanmadıkları şeye inandırır. Soğukkanlı, sakin zamanımızda hiç de
    bağlı olmadığımız bir düşünceyi öfkeli anlarımızda nasıl benimser, ne
    candan, ne taşkınca savunuruz. Bir avukata davanızı anlatın yalnızca:
    Size ikircikli, kararsız laflar eder: Bakarsanız bu adam sizin hakkınızı
    da savunabilir, karşı tarafın da. Ama bol para verin, davanıza bir
    tutulsun, sizi kazandırmak o zaman nasıl aklı da, bilgisi de sizden
    yana olur, hem de ne coşkunlukla. Kafasında birdenbire doğrunun
    şimşeği akmış, yepyeni istesin: Bakın bir ışıkla aydınlanmış, davanıza
    gerçekten inanmış, bağlanmıştır. Öyleleri vardır ki, dostları arasında
    serbestçe düşünürken kıllarını kıpırdatmayan bir düşünce uğruna,
    mahkemede, yargıcın sertliğine içerleyerek, inada kapılarak, ya da
    şöhretlerini yitirmek korkusuyla ateş alev kesilirler. (Kitap 2, bölüm
    12)

  6. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ÖZGÜRLÜK ÜSTÜNE

    Özgürlüğe öyle düşkünüm ki, koca Hindistan'ın bir köşesini bana
    yasak etseler dünyanın tadı kaçar neredeyse. Hiçbir yerde saklı, eli
    kolu bağlı yaşamak da istemem, orada pineklemektense alır başımı
    havası, toprağı bana açık bir yere giderim. Hey Allahım! çekilir şey
    midir ülkenin bir bucağına çivilenip kalmak? Niceleri, yasalarımıza
    aykırılık ettiler diye kentlere, alanlara herkesin gidip geldiği yollara
    uğrayamadan yaşayabiliyorlar. Benim hizmet ettiğim yasalar küçük
    parmağımı bile köle etmeye kalksalar, nereye olsa gider başka yasalar
    arardım. (Kitap 3, bölüm 13)

    Cimrilik bütün insan deliliklerinin en gülüncüdür. (Kitap 1, bölüm
    14)

  7. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    MUTLULUK

    Büyük İskender'in dalkavukları onu, Zeus'un oğlu olduğuna
    inandırmışlar. Bir gün yaralanıp da yarasından kan aktığını görünce:
    Buna ne diyeceksiniz, bakalım? demiş; kıpkızıl, mis gibi insan kanı
    değil mi bu? Homeros'un destanlarında tanrıların yarasından akan kan
    hiç de böyle değildir. Şair Hermodoros, Antigonos'u öven şiirlerinde,
    ona güneşin oğlu diyormuş. Antigonos: Oturağımı döken adam benim
    güneşin oğlu olmadığımı çok iyi bilir, demiş. İnsan her yerde hep o
    insandır; ve bir insanın özünde soyluluk olmadı mı, dünyanın tacını
    giyse yine çıplak kalır.

    Puellae Hunc rapiant

    Quicquid calcaverit hiç, rosa fiat. (Persius)

    Kızlar alsa çevresini

    Güller bitse bastığı yerde.

    Ruhu kaba ve duygusuz olan için, bütün bunlar neye yarar? İnsanın
    sağlığı ve düşüncesi yerinde değilse, hazdan, mutluluktan da bir şey
    anlamaz.

    Heac perinde sunt, ut illius animus qui ea possidet

    Qui uti scit, ei bona, illi qui non utitur recte, mala. (Terentius)

    Sahibine göre değişir bir şeyin değeri

    Zarar görürse kötüdür, yarar görürse iyi.

    Talih insana bütün nimetlerini verse, onları tadabilecek bir ruh
    gerekir. Bizi mutlu eden, bir şeyin sahibi olmak değil, tadına
    varmaktır.

    Non domus et fundus, non aeris acervus et auri

    Aegrosto domini deduxit corpore febres,

    Non animo curas: valea possesor oportet,

    Qui comportatis rebus bene coqitat uti.

    Qui cupit aut metuit, ivuat illum sic domus aut res,

    Ut lippum pictae tabulae, formenta podagram. (Horatius)

    Ev, mal, mülk, yığınla tunç ve altın;

    Yarasına merhem olmaz

    Vücudunda, ruhunda dert olan adamın.

    Eldeki nimetleri tadabilmesi için

    Keyfi yerinde olmalı insanın.

    Ev bark neye yarar dertli, korkulu olana

    Gözleri çipilli olan ne yapsın tabloyu,

    Damlalı hasta neden gitsin hamama?

    Nasıl dili pas tutmuş bir adam Yunan şarabının tadından bir şey
    anlamazsa, nasıl bir at üzerindeki zengin koşumların farkında
    olmazsa, vurdumduymaz, zevksiz bir ahmak da içinde yaşadığı
    nimetlerin tadına varamaz. Platon da der ki: Sağlık, güzellik, güç,
    zenginlik ve bütün bu iyi dediğimiz şeyler insanın doğrusuna ne kadar
    yaraşırsa, eğrisine de o kadar yaraşmaz; kötü dediğimiz şeyler de
    tersine.

    Ruhta ve bedende rahatlık olmadıkça, döşek rahat olmuş neye yarar?
    Vücudumuza bir iğne, ruhumuza bir dert girdi mi, dünyalar bizim de
    olsa rahatımız kaçar. Kum sancıları bir başladı mı, insan ne kadar
    devletli, haşmetli de olsa, tacını, tahtını, saraylarını unutmaz mı?

    Totus et argento coMlatus, totus et auro. (Tibullus)

    Altına, gümüşe gömülü de olsa.

    Bir kral öfkelendiği zaman, krallığı onu kızarmaktan, sararmaktan,
    deli gibi dişlerini gıcırdatmaktan koruyabilir mi? Kral, kafalı ve iyi
    yaratılışlı bir adamsa mutluluğuna krallığının kattığı şey pek azdır:

    Si ventri bene, si lateri est pedibusque tuis, nil

    Divitiae poterunt regales addere maius. (Horatius)

    Miden iyi, ciğerlerin ayakların sağlamsa

    Kralların hazineleri, daha fazla mutlu edemez seni.

    Tacın tahtın yalancı, aldatıcı şeyler olduğunu görür; hatta belki de
    kral Seleukos gibi düşünerek der ki: Hükümdar asasının ne kadar ağır
    olduğunu bilen, onu yolda bulsa, elini sürmez, geçer. Seleukos
    bununla, iyi bir krala düşen ödevlerin ne büyük, ne ezici olduğunu
    söylemek istiyordu. Gerçekten, başkalarını düzene sokmak az iş
    değildir kendi kendimize düzen vermenin ne kadar güç olduğunu
    biliriz. İnsanlara komuta etmek pek rahat bir iş gibi görünür ama ben
    kendi hesabıma, insan kafasının ne kadar güçsüz, yeni ve belirsiz
    şeyler arasında doğruyu bulmanın ne kadar güç olduğunu gördükten
    sonra şu kanıya vardım ki, başkalarının ardından gitmek önde
    gitmekten çok daha kolay, çok daha hoştur. Çizilmiş bir yolda
    yürümek ve yalnız kendi hayatından sorumlu olmak ruh için büyük bir
    rahatlıktır.

    Ut satius multo iam sit parere quietum,

    Quam regere imperio res velle. (Lucretius)

    Öyleyse sessizce boyun eğmek

    Devletin dümenini tutmaktan iyidir.

    Kaldı ki, Keyhusrev'in dediği gibi, insanın komuta etmeye hakkı
    olması için komuta ettiklerinden daha değerli olması gerekir.
    Ama Ksenophanes'in anlattığına göre, kral Hieron daha ileri giderek
    diyor ki: Krallar beden hazlarını bile herkes kadar tadabilecek halde
    değildirler, çünkü rahatlık ve kolaylık onlara bu hazlardan bizim
    duyduğumuz acıyla karışık tadı, mayhoşluğu tattırmaz.

    Pinguis amor nimiumque potens, in taedia nobis

    Vertitur, et stomacho dulcis ut esca nocet. (Ovidius)

    Fazla yüz bulan, her dediğini yaptıran aşk bezginlik verir;

    İyi bir yemeği fazla kaçırmak da mideyi bozar.

    Bolluk kadar insanı sıkan, usandıran şey yoktur. Karşısında üç yüz
    kadını birden buyruğuna hazır gören bir adamda istek mi kalır? Büyük
    Sultan'ın (Osmanlı padişahı; belki Kanuni Sultan Süleyman.) sarayında
    öyle imiş. Onun atalarından biri de ava giderken beraberinde en az yedi
    bin şahinci götürürmüş; böyle bir avın anlamı ve tadı acaba neresinde
    idi? (Kitap 1, bölüm 42)

  8. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    ÖLÜM

    Mademki ölümün ününe geçilemez, ne zaman gelirse gelsin.
    Sokrates'e: Otuz Zalimler seni ölüme mahkum ettiler, dedikleri
    zaman: Doğa da onları! demiş.

    Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!
    Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de
    her şeyin ölümü olacak. Öyle ise, yüz yıl daha yaşamayacağız diye
    ağlamak, yüz yıl önce yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm
    başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet
    çektik; bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.

    Başımıza bir kez gelen şey büyük bir dert sayılamaz. Bir anda olup
    biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm
    uzun ömürle kısa ömür arasındaki ayrımı kaldırır çünkü yaşamayanlar
    için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları
    üstünde bir tek gün yaşayan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu
    hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın beşinde ölen
    yaşlı ölmüş sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını
    hesaplamak hangimize gülünç gelmez? Ama, sonsuzluğun yanında,
    dağların, ırmakların, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların
    ömrü yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür
    Doğa bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: «Bu dünyaya nasıl
    geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken
    duymadığımız kaygıyı, hayattan ölüme geçerken de duymayın.
    Ölümünüz varlık düzeninin, dünya hayatının koşullarından biridir.

    Inter se mortales mutua viviunt

    Et quasi oursores vitae lampada tradunt. (Lucretius)

    İnsanlar yaşatarak yaşar birbirini

    Ve hayat meşalesini, birbirine devreder koşucular gibi.

    Hayat bir işinize yaramadıysa, boşu boşuna geçtiyse, onu yitirmekten
    ne korkuyorsunuz? Daha yaşayıp da ne yapacaksınız?

    Sizin hatırınız için evrenin bu güzel düzenini değiştirecek değilim
    ya? Ölmek, yaratılışınızın koşuludur ölüm sizin mayanızdadır: Ondan
    kaçmak, kendi kendinizden kaçmaktır. Sizin bu tadını çıkardığınız
    varlıkta hayat kadar ölümün de yeri vardır. Dünyaya geldiğiniz gün
    bir yandan yaşamaya, bir yandan ölmeye başlarsınız.

    Prima, Quae vkam dedit, hora carpsit. (Seneka)

    Bize verdiği hayatı kemirmeye başlar ilk saatimiz.

    Nascentes morimur, finisque ab origine pendet. (Manllius)

    Doğumla ölüm başlar son günümüz ilkinin sonucudur:

    Yaşadığımız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır.

    Ömrünüzün her günkü işi, ölüm evini kurmaktır. Hayatın içinde iken
    ölümün de içindesiniz; çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış
    oluyorsunuz. Ya da şöyle diyelim, isterseniz: Hayattan sonra
    ölümdesiniz; ama hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana
    ettiği ise, ölmüş olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can
    yakıcıdır.

    Hayattan edeceğiniz karı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle
    güle gidin.

    Cur non ut plenus vitae conviva recedis?

    Cur amplius addere quaeris

    Rursum quod pereat male, et ingratum occidat omne. (Lucretius)

    Niçin hayat sofrasında, karnı doymuş bir çağrılı gibi kalkıp
    gidemiyorsun?

    Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak; yine boşuna geçip
    gidecek başka günler katmak istiyorsun?

    Hayat kendiliğinden ne iyi, ne kötüdür: Ona iyiliği, kötülüğü katan
    sizsiniz.

    Bir gün yaşadıysanız, her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün
    günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yok ki. Atalarınızın
    gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu
    düzendir.

    Non alium videre patres:

    Aliumve nepotes Aspicient. (Lucretius)


    Babalarınız başka türlüsünü görmedi.

    Torunlarınız başka türlüsünü görmeyecek.

    Benim komedyam, bütün perdeleri ve sahneleriyle, nihayet bir yılda
    oynanır, biter. Dört mevsiminin nasıl geçtiğine bir bakarsanız,
    dünyanın çocukluğunu, gençliğini, olgunluğunu ve yaşlılığını onlarda
    görürsünüz. Dünyanın oyunu bu kadardır. Mevsimler bitti mi, yeniden
    başlamaktan başka bir marifet gösteremez. Bu hep böyle gelmiş, böyle
    gidecek.

    Versamur ibidem atque insumus usque. (Lucretius)

    İnsan kendini saran çemberin içinde döner durur.

    Atque in se sua per vestigia volvitur annus. (Virgilius)

    Yıl hep kendi izleri üstünde dolanır.

    Dünyayı size bırakıp gidenler gibi, siz de başkalarına bırakıp gidin.
    Hep eşit oluşunuz benim adaletimin esasıdır. Herkesin bağlı olduğu
    koşullara bağlı olmaktan kim yerinebilir? Hem sonra, ne kadar
    yaşarsanız yaşayın, ölümde geçireceğiniz zamanı değiştiremezsiniz:
    Ölümden ötesi hep birdir. Beşikte iken ölseydiniz, o korktuğunuz
    mezarın içinde yine o kadar zaman kalacaktınız.

    Licet, quod vis vivendo vincere secla,

    Mors aeterna tamen nihlominus illa manebit. (Lucretius)

    Kaç yüzyıl yaşarsanız yaşayın,

    Ölüm yine sonsuz olacaktır.

    Zaten ben sizi öyle bir hale koyacağım ki, artık hiçbir acı
    duymayacaksınız.

    In vera nescis nullum fore morto alium te.

    Qui possit vivus tibi te i;agere peremptum, stansque
    jacentem. (Lucretius)

    Bilmiyor musunuz ki; öldükten sonra başka bir benliğiniz sağ kalıp
    sizin ölümünüze yanmayacak, ölünüzün başucunda durup
    ağlamayacak?

    Bu doymadığınız hayatı artık aramaz olacaksınız:

    Nec sibi enim quisquam tum se vitamque requirit.

    Nec desiderium nostri nos afficit ullum. (Lucretius)


    O zaman ne hayatı ararız; ne de kendimizi;

    Varlığımızdan hiçbir şeye özlemimiz kalmaz.

    Hiçten daha az bir şey olsaydı, ölüm hiçten daha az korkulacak bir
    şeydir denebilirdi:

    Mufto mortem minus ad nos esse putandum

    Si minus esse potest quam quod nihil esse videmus. (Lucretius)

    Ölüm size ne sağken kötülük eder, ne ölüyken; sağken etmez, çünkü
    hayattasınız; ölüyken etmez, çünkü hayatta değilsiniz.

    Hiç kimse yaşamından önce ölmüş sayılmaz; çünkü sizden arta kalan
    zaman da, sizden önceki zaman gibi sizin değildir: Ondan da bir şey
    yitirmiş olmuyorsunuz.

    Respice enim quam nil ad nos ante acta vetutas

    Temporis aeterni fuerit. (Lucretius)

    Bizden önce geçmiş zamanları düşün

    Bizim için onlar yokmuş gibidir.

    Hayatınız nerede biterse, orada tamam olmuştur. Hayatın değeri uzun
    yaşanmasında değil, iyi yaşanmasındadır: Öyle uzun yaşamışlar var
    ki, pek az yaşamışlardır. Şunu anlamakta geç kalmayın: Doya doya
    yaşamak yılların çokluğuna değil, sizin gücünüze bağlıdır. Her gün
    gittiğiniz yere hiçbir gün varmayacağınızı mı sanıyorsunuz?
    Avunabilmek için eş dost istiyorsanız, herkes de sizin gittiğiniz yere
    gitmiyor mu?

    Omnia te vita perfuncta sequentur. (Lucretius)

    Ömrün bitince, her şey de seninle yok olacak.

    Herkes aynı akışın içinde sürüklenmiyor mu? Sizinle birlikte
    yaşlanmayan bir şey var mı? Sizin öldüğünüz anda binlerce insan,
    binlerce hayvan, binlerce başka varlık daha ölmüyor mu?

    Madem geri dönemezsiniz, niçin kaçınıyorsunuz? Birçok insanların
    ölmekle, dertlerinden kurtulduğunu görmüşsünüzdür ama kimsenin
    ölmekle daha kötü olduğunu gördünüz mü? Kendi görmediğiniz,
    başkasından da duymadığınız bir şeye kötü demek ne büyük saflık!
    Niçin benden ve kaderken yakınıyorsunuz? Size kötülük mü ediyorum
    ben? Siz mi beni yöneteceksiniz, ben mi sizi? Öldüğünüz zaman
    yaşınızı doldurmamış da olsanız, hayatınızı doldurmuş oluyorsunuz.
    İnsanın küçüğü de büyüğü gibi bir insandır. İnsanların ne kendileri ne
    de hayatları arşınla ölçülemez. Khiron, babası Saturnus'tan, zaman ve
    süre tanrısından, ölümsüzlüğün koşullarını öğrenince ölümsüz olmak
    istememiş. Sonsuz bir hayatın ne çekilmez olacağını bir düşünün.

    Ölüm olmasaydı sizi ondan yoksun ettim diye bana lanet edecektiniz.
    Hayatınıza, mahsus biraz acılık kattım; ne hayattan ne de ölümden
    kaçmaksızın benim istediğim bir ölçüyle yaşayabilmeniz için hayata
    ve ölüme tatlı ile acı arasında bir kıvam verdim.

    İlk bilgeniz olan Thales'e, yaşamakla ölmenin bir olduğunu öğrettim.
    Birisi ona: Madem yaşamak boş niçin ölmüyorsun? diye sormuş, o da:
    İkisi bir de onun için, diye cevap vermiş.

    Su, hava, toprak, ateş ve benim bu yapımın diğer bütün öğeleri hem
    yaşamanıza hem ölmenize yol açarlar. Son gününüzden niçin bu kadar
    korkuyorsunuz? O gün, sizi öldürmede öteki günlerinizden daha fazla
    bir iş görmüyor ki! Yorgunluğu yapan son adım değildir son adımda
    yorgunluk yalnızca ortaya çıkar. Bütün günler ölüme gider son gün
    varır.»

    İşte doğa anamızın bize verdiği güzel öğütler Çok kez
    düşünmüşümdür: Acaba niçin savaşlarda kendi ölümümüz de,
    başkalarının ölümü de bize evlerimizdeki ölümden çok daha az
    korkunç gelir? Öyle olmasaydı ordu hekimlerle, ağlayıp sızlayanlarla
    dolardı. Acaba niçin ölüm her yerde aynı olduğu halde köylüler ve
    yoksul insanlar ona çok daha metin bir ruhla katlanırlar? Ben öyle
    sanıyorum ki bizi korkutan ölümden çok bizim, cenaze alaylarıyla,
    asık suratlarla ölüme verdiğimiz korkunç durumdur Çocuklar
    sevdiklerini bile maske takmış görünce, korkarlar. Biz de öyle.
    İnsanların ve her şeyin yüzünden maskeyi çıkarıp atmalıyız. (Kitap 1,
    bölüm XX)

  9. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    YAŞAYAN ÖLÜLER

    Bir yasa vardır, hükümdarların gördükleri işlerin ölümlerinden sonra
    yargılanmasını ister; ölülerle ilgili yasalar arasında bana en sağlam
    görünenlerden biri budur. Hükümdar yasaların sahibi değilse bile yol
    arkadaşıdır. Adaletin, sağken kendisine vurmadığı yumruğu ününe ve
    mirasçılarına kalan servete vurması haklıdır. Ün ve mal çok kez
    hayattan üstün tutulan şeylerdir. Bu yasayı töre haline sokmuş olan
    uluslar yararını görmüşlerdir. Kötü krallarla bir arada anılmak
    istemeyen bütün iyi krallar da bu yasadan hoşnutturlar. Bütün kralların
    buyruğunu dinlemek boynumuzun borcudur; çünkü gördükleri iş
    gereği bunu bizden istemeye hakları vardır ama saygı ve sevgimizi
    ancak değerleriyle kazanabilirler. Toplumun düzeni bozulmasın diye
    sabredelim, kusurlarını saklamak küçüklüğüne katlanalım; zararlı
    olmayan işlerde, bize düşen yardımı edelim; bunu anlarım. Ama
    ödevimiz bitince, adalet ve özgürlük adına, gerçek duygularımızı
    anlatmalıyız; kusurlarını çok iyi bildiğimiz bir krala dürüst vatandaş
    olarak, nasıl bağlı kaldığımızı göstermeliyiz. Bunu yapmazsak,
    gelecek kuşakları çok yararlı bir dersten yoksun etmiş oluruz. Kötü bir
    kralı, bize iyilik ettiği için hayırla anarsak, büyük bir doğruluğun
    zararına küçük bir doğruluğa hizmet etmiş oluruz. Titus Livius'un
    dediği doğrudur: Kralların ekmeğini yemiş olanlar, onları hep ölçüsüz
    övgülerle anarlar her biri kendi kralını göklere çıkarır, en büyük
    değerleri onda görür

    Toplum düzenleri o kadar sağlam olan Lakedemonyalılar'ın pek
    yapmacık bir törenleri vardır, hiç hoşuma gitmez. Kralların ölümünde
    halk her tarafta, kadın erkek karmakarışık, alınlarını kanatır, bağıra
    çağıra ağlaşır, ölen kralın, kralların en iyisi olduğunu söylermiş. Her
    şeyi kurcalayan Aristoteles, Solon'un: Kimseye ölümünden önce
    mutlu denemez, sözü üzerinde duruyor ve iyi yaşamış iyi ölmüş insan,
    adı kötüye çıkarsa, çoluğu çocuğu yoksulluğa düşerse, mutlu
    sayılabilir mi diye soruyor. Yaşadığımız sürece gönlümüzün istediğini
    yapabiliyoruz; ama hayattan ayrılınca artık kendimizle hiçbir
    ilişiğimiz kalmıyor. Solon'a şöyle demek daha doğru olurdu: Mademki
    insan ancak öldükten sonra mutlu sayılabilir, öyleyse hiçbir zaman
    mutlu olamaz.

    Bertrand du Glesquin, Rancon şatosunu kuşattığı sırada ölmüş.
    Şatodakiler, teslim olunca, şatonun anahtarlarını Bernand du
    Glesquin'in cesedi üstüne koymaya zorlanmışlar.

    Venedik ordusunun komutanı Berthelemy savaşta ölünce cesedini
    Venedik'e götürmek için düşmandan Verona topraklarından geçme
    iznini istemeyi düşünmüşler; ama Theodore Trivolce buna razı
    olmamış; Verona'dan cesedi savaşarak zorla geçirmiş; «Hayatında
    düşmandan hiç korkmamış bir adamın ölü iken korkar gibi görünmesi
    doğru olmaz, demiş.

    Eski Yunan yasalarına göre de düşmandan bir ölüyü gömmek için
    geri istemek zaferden vazgeçmek olur, o zaferle artık övünülemezmiş.
    Bu işte kazanan yalnız cesedi istenen adam olurmuş. Korinthoslular'ı
    apaçık yenmiş olan Nikias, zaferi bu yüzden yitiriyor. Agesilaos da
    tersine Beotia'lılara karşı zor kazanabileceği bir zaferi bu yüzden
    kazanıveriyor.

    Bu adetler bize garip görünüyor ama insanlar her çağda, kendilerini
    hayatın ötesinde de düşünmekten geri kalmamışlar, hatta Tanrı
    yardımının kendilerinden kalacak parçalara bile inmeye devam
    edeceğine inanmışlardır ki uzun boylu anlatmaya gerek görmüyorum.
    İngiltere kralı Edward, İskoçya kralı Robert'le giriştiği savaşlarda
    kendi bulundukça işlerin hep iyi gittiğini, savaşın mutlaka
    kazanıldığını denemiş. Ölürken oğluna törenle yemin ettirmiş ki,
    cesedini kaynatacak; etini kemiğinden ayıracak; etini gömecek,
    kemiklerini saklayıp her İskoçya'ya savaşa gittiği zaman yanında
    götürecek.

    Bazı Amerika yerlileri İspanyollara karşı savaşırken üzerlerinde,
    vaktiyle zafer kazanmış yiğitlerinden birinin kemiklerini taşırlarmış.
    Bazıları da savaşta ölmüş yiğitlerinin cesedini her gittikleri yere
    götürür, onunla bahtlarının daha açık olacağına, ondan cesaret
    alacaklarına inanırlarmış.

    İlk örneklerde ölüm, insanların hayatta iken gördükleri işlerin ününü
    sürdürmekle kalıyor: Son ömeklerde ise ölüler, iş görme gücünü
    yitirmiyorlar. Kahraman Bayard'ın yaptığı hepsinden iyi: Yediği
    kurşunlardan öleceğini anladığı halde, geriye çekilmesini
    öğütleyenleri dinlememiş, ölüme giderken sırtımı düşmana çevirmek
    istemem demiş; gücü yettiği kadar savaşıp attan düşecek hale gelince
    yaverinden kendisini bir ağaca dayamasını, ama yüzünün düşmana
    karşı durmasını istemiş ve öylece ölmüş.

    Yukarıki örneklerin hiçbirinden aşağı kalmayan bir tane daha
    anlatacağım: Kral Philippes'in dedesinin babası Maximilian birçok
    büyük değerleri olan bir hükümdardı; üstelik eşsiz bir vücut güzelliği
    de vardı. Bir huyu onu öteki krallardan ayırıyordu. Krallar pek önemli
    işleri çabuk çıkarmak için oturaklarını krallık tahtına çevirdikleri
    halde o, en yakın oda hizmetçisinin bile kendisini hacet yerinde
    görmesine razı olmazmış. Su dökünürken dört tarafı kapattırır,
    mahrem yerlerini hekime de, başkasına da göstermekten bir kız gibi
    kaçınırmış. Konuşurken hiç de sağı solu kollamadığım halde bende de
    aynı utangaçlık vardır. Dayanılmaz bir ihtiyaç veya arzu beni
    sürüklemedikçe saklanması adet olmamış organlarımı ve işlerimi bile
    kimseye göstermem. Ama Maximillan işi o kerteye götürmüş ki
    vasiyetnamesinde, öldüğü zaman kendisine don giydirilmesi üzerinde
    önemle durmuş, bir zaman sonra vasiyetine, donu giydirecek adamın
    gözlerinin bağlanması şartını da koydurmuş

    Atinalıların işlediği kanlı bir haksızlık aklıma geldikçe, en doğal ve
    en haklı egemenlik olduğuna inandığım halk egemenliğine düşman
    olasım gelir. Lakedemonyalılara karşı, eşini görmedikleri bir deniz
    zaferi kazanıp dönen kahraman komutanlarını sorgusuz sualsiz ölüme
    mahkum ediyorlar. Nedeni de şu: Zaferden sonra gemiler hemen geri
    dönüp ölülerini arayacak yerde savaşın gereklerine uyarak düşmanın
    peşine düşmüşler.

    Diomedon'un bu arada gösterdiği büyüklük Atinalıların haksızlığına
    insanı büsbütün isyan ettiriyor. Ölüme hüküm giyenlerden, askerliğiyle
    de devlet adamlığıyla da ün kazanmış değerli bir komutan olan
    Diomedon idam kararını dinledikten sonra öne atılıp rahatça konuşmak
    fırsatını buluyor bu fırsatı kullanıp uğradığı haksızlığa karşı kendini
    savunacak yerde, ölüm kararını verenlerin sağlığına dua ediyor
    kendinin ve arkadaşlarının bu kadar büyük bir zaferden sonraki
    dileklerini kabul etmeyen Atinalılara tanrılarının öfkelenmemesini, bu
    kararın haklarında hayırlı olmasını diliyor. Başka bir şey söylemeden,
    pazarlık etmeden ölüme doğru mertçe yürüyor. Talih birkaç yıl sonra
    bu haksızlığı aynı yoldan cezalandırıyor. Atinalıların deniz kuvvetleri
    komutanı Kabras, Isparta amirali Molles'i Naskos adasında yenmişken,
    öncekilerin kötü sonuna uğramak korkusu ile zaferi sonuna
    vardıramıyor. Denizdeki ölüleri toplamaya uğraşırken bir sürü düşman
    yakayı kurtarıyor ve az sonra bu boş inanç Atinalılara pek pahalıya mal
    oluyor.

    Bir başkası da cansız insan bedenine dinlenme duygusu veriyor
    yeniden:

    Quaereris quo jaceas post abitum loco?

    Quo non nata jacent. (Seneka)

    Ölünce nereye mi gideceksin?

    Doğmayanların yanına.

    Neque sepulchrum quod recipiat portum corporis

    Ubi, remissa humana vita, corpus requiescat, a malis. (Ennfus)

    Ne mezar, ne rahat bir liman, ki dinlensin orada,

    Yaşamaktan yorulmuş insanın bedeni.

    Doğada da buna benzer bir durum görülüyor: Birçok ölü nesneler
    hayata gizliden gizliye bağlı kalıyor. Mahzendeki şarap mevsimlere
    göre asma ile birlikte bazı değişmelere uğruyor. Tuzlanmış av
    etlerinin, canlı et gibi durumdan duruma geçtiğini, tat değiştirdiğini
    söylerler. (Kitap 1, bölüm 3)

  10. Uğur Baki
    Devamlı Üye
    KÖKLEŞEN YANILMALAR

    Bir kişinin yanılması bütün halkın yanılmasına yol açar, bütün halkın
    yanılması da sonradan teklerin yanılmasına. Böylece yanlışlık elden
    ele geliştikçe gelişir, biçimden biçime girer; o kadar ki işin en
    uzağındaki tanık, en yakınındakinden daha çok şeyler bilir; olayı son
    öğrenen ilk öğrenenden daha inançlı olur. Bunda da şaşılacak bir şey
    yok; çünkü insan bir şeye inandı mı ona başkasını da inandırmayı bir
    borç sayar, kolay inandırmak için de anlattığına dilediği gibi çeki
    düzen vermekten, bir şeyler katmaktan çekinmez: Karşısındakinin
    karşı koyma gücünü kırmak, onun kafasının alabileceğini sandığı gibi
    konuşmak ister. (Kitap 2, bölüm 14)

    Paranın saklanılması kazanılmasından daha zahmetli bir iştir. (Kitap
    1, bölüm 14)

    İNSAN ÖMRÜ

    İnsan ömrünün uzunluk, kısalık ölçülerine akıl erdiremiyorum.
    Bilginlere bakıyorum; onlar ölçüyü herkesten daha kısa tutuyorlar.
    Genç Katon, kendi kendini öldürmesine engel olmak isteyenlere: Ben,
    hayattan vakitsiz ayrıldı diye ayıplanacak bir yaşta değilim, demiş;
    bunu söylerken de kırk sekiz yaşındaymış. Katon bu yaşı olgun ve
    geçkin sayıyor. Gerçekten bu yaşa ulaşanlar o kadar azdır ki. Doğal
    ömür dediğimiz bir süreyi düşünerek bilmem ne kadar yıl daha
    yaşamak umuduyla avunuruz; böyle bir umuda nasıl kapılabiliriz ki,
    hiçbirimiz doğanın gerektirdiği sayısız kazaların dışında kalamayız:
    Tasarladığımız ömür her gün kesilebilir.

    İhtiyarlığın son basamağında kuvvet tükenmesiyle ölmeyi beklemek,
    ömrümüze böyle bir son düşünmek ne ham bir hayal: Ölümün bu
    türlüsü en olmayacağı, en az görülenidir. Yalnız ona doğal ölüm
    diyoruz; sanki kafası yarılıp ölmek, suya düşüp boğulmak, vebaya,
    zatürreeye yakalanmak doğaya aykırıymış, her günkü hayatımız
    bunlarla dolu değilmiş gibi. Bu güzel sözlerle kendimizi
    aldatmayalım: Her yerde, her zaman insanların çoğunun başına gelen
    ne ise ona doğal diyelim. Yaştan ölmek binde bir görülen garip
    durumlardandır. Doğaya da asıl aykırı olan ölüm budur: Çünkü
    ötesinde başka bir ölüm şekli yoktur. Bize en uzak olan ölüm,
    ulaşılması en zor olanıdır. Yaştan ölüm öyle bir sınırdır ki ondan öteye
    gidemeyiz: Doğa daha ötesine kimseyi geçirmez: Oraya kadar varmak
    da nadir bir seçkinliktir. Doğa bu seçkinliği iki üç yüzyıl içinde bir tek
    insana sunar yalnız o insan doğum ve ölüm konakları arasındaki
    sayısız zorlukları, engelleri aşabilir.

    Bana sorarsanız, kendi ulaştığımız yaşı pek az insanın ulaşabildiği
    bir yaş saymalıyız. İnsanlar bu yaşa kadar hiçbir engele rastlamadan
    gelemediklerine göre, biz bir hayli ileri gitmişiz demektir. Hele insan
    hayatının asıl ölçüsü olan belli sınırları aşmışsak, daha öteye gitmek
    umuduna kapılmamalıyız. Başkalarının kurtulamadığı birçok
    ölümlerden kurtulduğumuza göre talih bizi başkalarından daha fazla
    korumuş demektir. Bundan sonra da aynı talihin devam etmesini
    isteyemeyiz.

    Bizi bu boş umutlara kaptıran biraz da yasalarımızın bir kusuru:
    Yasalar yirmi beş yaşından önce bir insana malını mülkünü kullanmak
    hakkını vermiyor, hatta bu yaşa kadar insan kendi hayatının bile doğru
    dürüst sahibi değildir.

    Augustus, otuz beş yaşından önce yargıçlık hakkı vermeyen eski
    Roma yasalarından beş yıl indirmiş, otuz yaşında olmayı yeter saymış.
    Servius Tullius kırk yedi yaşını geçen askerlerini savaşa gitmekte
    serbest bırakmış;

    Augustus bu yaş basamağını kırk beşe indirmiş. Elli beş, altmış
    yaşından önce insanları, kenara atmak bana doğru görünmüyor. Bence
    insan işine gücüne devam edebildiği kadar etmelidir; ama bunun
    tersini, bize erkenden iş verilmemesini yanlış buluyorum. Öylesi
    vardır ki kendisi on dokuz yaşında dünyanın egemeni olur da
    başkalarının bir su yolunun yeri üzerinde hüküm verebilmesi
    için en az otuz yaşında olmalarını şart koşar.

    Bana sorarsanız ruhlarımız yirmi yaşında ne olabileceklerini
    belli eder, bütün yetkilerini gösterirler. Bu yaşa kadar kudretini açıkça
    belli etmemiş bir ruhun ondan sonra belli ettiği görülmemiştir.
    Yaratılışımızdaki değerler en gürbüz ve en güzel durumlarıyla ancak o
    zaman ortaya çıkabilirler.

    Dauphineliler: Yaşken batmayan diken bir daha pek batmaz, derler.
    İnsanların geçmişte ve zamanımızda gördükleri her çeşit işlerden
    benim öğrenebildiklerimi düşününce otuz yaşından önce başarılmış
    işleri ötekilerden daha fazla görüyorum: Aynı insanın hayatını da
    alsak, öyle görünüyor.

    Annibal'la, büyük rakibi Scipio için bunu güvenle söyleyebilirim.
    Bu adamlar hayatlarının yarısından çoğunu gençken kazandıkları ünle
    geçirdiler: Başkalarının ölçüsüyle büyük adam oldukları yıllarda kendi
    ölçüleriyle hiç de büyük değillerdi. Ben kendi hesabıma o yaştan
    sonra ruhça ve bedence kendi gücümün artmayıp eksildiğini, ileri
    değil geri gittiğini sanmıyorum. Zamanlarını iyi kullananlarda bilgi ve
    görgü hayatla birlikte olgunlaşabiliyor; ama canlılık, çeviklik,
    sağlamlık ve daha başka özlü ve önemli değerler taşıyor, geçiyor.

    Ubi jam validis quassatum est viribus aevi Corpus, et obtusis
    ceciderunt viribus artus, Claudicat ingenium, delirat linguaque
    mensque. (Lucretius)

    Vücut yaşın ağır yumruğu altında ezilince, Makinenin yayları
    gevşeyince, düşünce de sendeliyor: Dilimiz tutulmaya; zihnimiz
    karışmaya başlıyor.

    Bazen vücut, bazen de ruh yaşlılığın esiri oluyor. Kafaları,
    midelerinden ve bacaklarından daha önce zayıf düşenleri çok gördüm.

    Yaşlılık kendini belli etmediği için çok tehlikeli bir derttir; insan bu
    derde farkına varmadan düşer. Onun için yasaların bizi, işte çok
    tutmasını değil, işe geç almasını yanlış buluyorum. Hayatımızın ne
    kadar cılız olduğunu, her gün nice tehlikelerle karşılaştığını düşünüp
    gençlerin hazırlanma, öğrenme, oyalanma yıllarını pek uzatmamalıdır.
    (Kitap 1, bölüm 57)

    Rahatsız, gözü doymaz, telaşlı bir zengin, düpedüz yoksul kişiden
    daha zavallı gelir bana. (Kitap 1, bölüm 14)

+ Yorum Gönder
4. Sayfa BirinciBirinci ... 234567 ... SonuncuSonuncu


montaigne denemeler,  montaigne denemeleri,  denemeler montaigne,  montaignein denemeleri,  montaigneden denemeler,  montaıgne denemeler