+ Yorum Gönder
Dünya Tarihi ve Medeniyetler Forumunda dünyada yahudilerin etkisi, dunyada yahudiler Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Harbi @ kız
    Bayan Üye

    dünyada yahudilerin etkisi, dunyada yahudiler








    Dünyada yahudilerin etkisi, dunyada yahudiler

    Dünyada yahudilerin etkisi, dunyada yahudiler hakkında bilgi

    yahudi.jpg

    Yahudiler ve Yeni Dünya
    Çarlık Rusya’sı, Yahudilerin sistematik bir şekilde en kötü muameleye tabi tutuldukları yere dönüşünce yeni dünyaya büyük bir göç dalgası yaşanır. 2,5 milyondan fazla Yahudi Amerika’ya göç ederek Yahudilerin dünyadaki etkisini ve gücünün dengesini değiştirdi. Yahudiler, dinsel ihtiyaçlarına cevap verecek sayısız sinagoglar kurdular. Teknoloji geliştikçe Amerikalı Yahudiler yeteneklerini aynı hevesle o sektöre de aktardılar.



    En muhteşem örnek, adeta tamamen Yahudiler tarafından kurulan sinema sanayi idi.
    Rus dehşeti Yahudileri düşünmeye sevk etti. Acaba Yahudilerin güvende olacakları rahat edecekleri, benimseyecekleri ve yönetecekleri bir yer yaratılamaz mıydı? Tabii Siyonizm yeni değildi. 1,5 milenyumdan fazla, Babil sürgünü kadar eskiydi.
    XX. yüzyıl başlarında, Yahudi halkının vatanı olabilecek bir toprağın kendilerine verilmesi seslendiriliyordu. Herzl, İsrail’in ‘Vadedilen Topraklara Dönüşü’ yapıtının aktörü ve yönetmeni olacaktı.Yahudi kamuoyunun onayı tabi ki kutsal kitaplarında vaat edilen topraklar olmalıydı. Siyon’a dönüş Yahudilerin önderliğinde bütün insanlığın yararına düşünülen tanrısal planın bir bölümüydü. Yahudiler için; Ortodoks, Siyonist, Laik ne olursa olsunlar, kaçılacak tek yer Filistin’di.
    18 Temmuz 1917’de “İngiliz vaadinin orijinal taslağı, üç önemli konu içeriyordu. Birincisi, Filistin’in Yahudilerin vatanı olarak yeniden yapılanması. İkincisi, Yahudilerin kısıtlamasız olarak göç hakkı. Üçüncüsü, Yahudilerin içeride kendi kendilerini idare etmeleriydi. Bu üç husus Siyonistlerin bütün isteklerini karşılıyordu. “
    1921 yılının Temmuz’unda Weizmann: “Savaş sırasında vaat edilen Yahudi vatanı, şimdi Arap vatanına dönüştü” şeklinde Churchill’e sitem eder. I. Dünya Savaşı sonrası kutsal topraklarda devlet kurma vaatleri yerine gelmez. Yaklaşık 30 yıl sonrasına, II. Dünya savaşı sonrasına kalır.
    Soykırım:
    Tıpkı Ortaçağ’daki Yahudi düşmanının Yahudi’yi insanlık dışı bir yaratık, bir şeytan veya bir tür hayvan (dolayısıyla Judensau) olarak görmesi gibi, Hitler’in sözde bilimsel terminolojisinden etkilenen aşırı Nazi’ler de Yahudi’yi bir mikrop veya son derece tehlikeli ve tiksindirici bir haşarat olarak görüyorlardı. Almanya gibi yüksek seviyede eğitimli bir toplumda bu saçmalıklara nasıl inanıldığı sorulursa, cevap şu olur: Yahudilerin mallarına el konması veya ‘Arileştirilme’ ticaretle uğraşan toplumun büyük bir kısmını sistem içine çekti. Alman halkının Soykırımdan haberi vardı ve onaylıyorlardı. Hıristiyan kiliseleri, Yahudi aleyhtarlığı, daha sonra Nazi katliamı ile zirveye ulaşan Yahudi nefretine yüzyıllarca seyirci kalır.
    Soykırımın Bilançosu:
    “Avrupa ülkelerindeki 8.861.000 Yahudi, doğrudan veya dolaylı olarak Nazilerin kontrolü altındaydı. Yapılan hesaplara göre, Naziler 5.933.900 kişiyi, yani bu toplumun % 67’sini öldürdüler. Polonya’da 3.300.000 kişiyi, yani %50’den fazlasını öldürdüler. Yahudilerin %50’sinden çoğu Baltık ülkelerinde, Almanya’da, Avusturya’da, Yunanistan’da, Hollanda’da, Beyaz Rusya’da, Ukrayna’da, Belçika’da, Yugoslavya’da, Romanya’da ve Norveç’te öldürüldüler. Altı ana ölüm kampı esas öldürme alanını oluşturuyordu. Auschwitz’te iki milyondan fazla, Maydanek’te 1.380.000, Treblinka’da 800.000, Belzec’de 600.000, Chelmno’da 340.000 ve Sobibor’da 250.000 Yahudi öldürüldü.”
    (Gaz odaları şaşırtıcı bir hızla çalışıyordu. Treblinka’da, her birine bir defada 200 kişinin sığa bildiği on gaz odası bulunuyordu. Höss, Auschwitz’teki gaz odalarına bir defada 2.000 kişiyi sığdıra bilmesiyle övünüyordu. Zyklon-B gaz kiristalleri kullanılarak Auschwitz’teki beş gaz odasında yirmi dört saatte bir 60.000 erkek, kadın ve çocuk imha edilebiliyordu. Höss, 1944 yılının yazında tek başına 400.000 Macar ve diğer kökenli Yahudi’yi öldürdüğünü, Yahudi olan ve olmayan toplam 2.500.000 kişinin Auschwitz’te gazlandıklarını ve yakıldıklarını, ayrıca beş yüz bin kişinin de açlıktan ve hastalıktan öldüklerini söylüyordu. 1942’de, 1943’te, 1944’te Nazilerin her hafta çoğunluğu Yahudi olan 100.000 kişiyi büyük bir serin kanlılıkla öldürüyorlardı.) (Yahudi Tarihi, s. 452)
    Savaş bitiminde Nazilerin tüm Avrupa’yı kapsayan Yahudi soykırımının yargılaması yapılır. 20 Kasım 1945’te Nüremberg’de savaş suçlularının davaları başladı. 1945’le 1951 arasında, toplam 5.025 Nazi mahkum edildi. Uzun zaman geçmesine rağmen, Nazi savaş suçlularının takip edilmesi ve suçlanması 2000’lere kadar devam eder.
    1948’de İsrail’in kurulmasıyla, kurbanların kendilerine veya yakınlarına hayatlarının veya herhangi bir uzuvlarının kaybına, sağlığına verilen zarara, kariyer, meslek, maaş ve sigorta kaybı karşılığında tazminat ödenmesine ilişkin ‘Federal Tazminat Yasasının’ da yürürlüğe girmesini sağladı.
    Soykırımın tanınması, yargılamalar, tazminatlar; bütün bunlar memnuniyet vericiydi. Ancak, bu arada Yahudiler, ne olursa olsun medeni dünyaya güvenilemeyeceğini öğrendiler. Soykırımın onlara verdiği unutulmaz dersten ise, kendilerine istikrarlı, kendi kendine yeten ve her şeyin ötesinde, gerektiği zaman bütün Yahudi toplumunun barına bileceği ve düşmanlarına karşı güvende olacağı bağımsız bir sığınma mekanı yaratmaya mecbur olduklarını öğrendiler. Birinci Dünya Savaşı sonunda; İsrail devletinin kurulması imkan dahilindeydi ancak verilen söz yerine getirilemedi. İkinci Dünya Savaşı sonunda ise İsrail devletinin kurulması zorunluluk haline geldi. Yahudiler, her ne pahasına olursa olsun artık bu devletin kurulmasının şart olduğuna inandılar. Nihayet soykırımla ödenen büyük bedel, kutsal kitaplarında vadedilen topraklarda, kutsal devletlerine kavuşmanın önündeki engelleri kaldırır.
    Filistin’de 500.000 Yahudi’nin bulunmasına rağmen, gene de Arapların sayısı büyük çoğunluktaydı. Arap dünyası ve sağduyu ile durumu değerlendirenler: ‘Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması, Orta Doğu’da kalıcı bir barışa karşı sürekli bir tehdit olacaktır.’ Şeklinde tespitte bulunurlar.
    Siyonizm ve İsrail Devleti:
    (Siyon: Kudüs kentinin kurulduğu tepelerden biri. Tanrının konutu, tanrının halkı. )
    Soykırımla yeni Siyon arasında organik bir bağ bulunuyordu. Siyon devletinin kurulmasında bir numaralı faktör, 6 milyon Yahudi’nin öldürülmesi idi ve ancak acı çekerek kurtuluşa ulaşabileceğine ilişkin Yahudi tarihinin eski ve güçlü dinamiğine uygundu.








  2. Harbi @ kız
    Bayan Üye





    Bunlar, etkinin ve tepkinin dinsel, metafizik terimlerle ifadesidir. Tarihi terimlerle de ifade edilebilir. Yahudilerin çektikleri acılar, İsrail devletinin kurulması ile sonuçlanmıştı.
    Hitler’in Yahudilere çektirdikleri, Siyonist devletin kurulmasında rol oynayan felaketler zincirinin son halkasıydı.
    Yahudiler yüzyıllar boyu o kadar baskıya neden sabırla katlandılar?
    Bu olağanüstü pasifliklerinin, bir inanç meselesi olduğu iddia edilir: ”Çünkü başlarına gelen herhangi bir olay düşmanların değil, daha yüksek bir mekanın yani Tanrı’nın iradesine bağlanır.”

    “İngilizlerin çekilmesi bir yıl daha ertelenmiş olsaydı, Amerika İsrail’in kuruluşunu bu kadar heyecanla beklemeyecekti, Rusya ise büyük bir ihtimalle muhalif olacaktı. İngiliz politikasına karşı yürütülmüş olan terör politikası belki de herkes için belirleyici olacaktı. İsrail, 1947-48 yıllarında kısa bir süre için tarihin tesadüfen açılan bir penceresinden hayata girdi. Bu da bir şanstı, yada Tanrının İsrail oğullarına bir lütfüydü.”
    1947-48’de İsrail devletinin kurulmasına yol açan olaylar, günümüz de halen devam etmekte olup Arap-İsrail sorununu yaratır. Araplar, hiç tartışmadan, BM’nin yeniden yerleşimle ilgili 1950 planını reddettiler. Bu suretle, 1947 yılının Kasım ayından günümüze kadar, İsrail; komşularının çoğu ile gerçek anlamda savaş halindedir. Arabistan Yahudileri, Arapların saygısını hiçbir zaman kazanamaz.
    Yahudiler BM’nin Paylaştırma Planını kabul ettiler. Araplar ise, kendilerine bir Filistin devleti sağlayacak olan planı herhangi bir tartışmaya girmeden reddettiler ve hemen kuvvete başvurdular. İzleyen savaşın sonunda ve Haziran ile Kasım 1948 arasında İsraillilerin fethettikleri yerlerle İsrail devleti Filistin’in % 80’ine ve yönetilebilirlik ve savunulabilir sınıra sahip oldu. Filistin’li Araplar, Gazze şeridi ile Ürdün’ün yönettiği Batı Kıyı-Şeria dışında hiçbir şekilde devlet sahibi olmadılar.
    Varlığının ilk otuz yılı olan 1948’le 1978 yılları arasında, İsrail devleti hayatta kalabilmek için sürekli ve bazen baş döndürücü bir mücadele vermek zorunda kalır. Mütakere fayda etmemiş, 6 günlük savaşın sonunda, İsrail ilk defa olarak savunulabilir sınırların yanında, başkenti ve tarihi mirasının ünlü bir bölümünü elde eder. İsrail 1967’deki kadar kesin bir zafere doğru yürümüş ve 1973’ün başındaki başarısı bir dereceye kadar yarayı tedavi etmişti.Tarihi şartların çerçevesi içinde, İsrail-Mısır barış anlaşması hem bizzat, hem zamanlama açısından olağanüstü bir önem taşıyordu. İsrailliler, temel amaçlarından ve özgürlüklerinden ödün vermeden ve devleti kuran büyüklerinin müzakere esnekliğini koruyarak, başarılı ve azami güvenli bir devlet kurdular. İlk 25 yılının içinde, İsrail’in nüfusu 650 binden 3 milyonun üstüne çıkar. 2000’lerde bu nüfus 6 milyona ulaşır. Bunun üzerine, İsrail devleti daha da zor bir misyon yüklenerek, Dünyanın herhangi bir köşesinde tehlikede olan yada tehlikeye maruz kalan Yahudilerin başlıca sığınağı ve hamisi haline gelir.
    Ortadoğu Barışı ve Filistin sorunu:
    Savaş sonrası dönemde Arap-Sovyet Yahudi düşmanlığının yarattığı uluslararası dayanışma, Filistin Kurtuluş Örgütünün 1968’de direniş olarak fiilen başlamasına destek oldu. FKÖ içindeki en büyük grup olan El Fetih’in kurucusu ve önderi Yaser Arafat, 1969 yılından, bağımsız Filistin devletinin temeli olarak düşünülen Oslo Anlaşması’yla kurulan Filistin Ulusal Özerk Yönetimi’nin kurulduğu 1993 yılına kadar İsrail’e karşı mücadelesini -içeride ve dışarıda terör eylemlerine de uzanan paralellikte- dünyanın farklı yerlerinde sürdürerek ‘Filistin Sorunu’nu uluslar arası arenaya taşır. Sonrasında kendilerince kurulan Filistin devletinin ilk lideri Yaser Arafat bu örgütün liderliğinden devlet başkanlığına ulaşır. İsrail terörist diye tanımladığı kişiyi devlet başkanı olarak tanımakta zorlanır. Sürekli uzayan barış görüşmeleri, çekilen duvar, Filistin’de yeni oluşan militan örgütler İsrail’in işini daha da zorlaştıracak, terörü savaş olarak yaşayacaktı. Arafat bir ömür boyu verdiği efsanevi mücadeleyle Filistin ulusunu yarattı ama onu ‘özerk’ yapıdan, bir 'Bağımsız devlete’ kavuşturamadı. Arafat, en büyük fırsatını 2000 yılında, Camp David'de ABD Başkanı Clinton'la İsrail Başbakanı Barak'a evet demeyerek kaçırır. Arafat’ın 2004 yılında ölümü Filistin davasını yeniden dünya gündemine getirse de kısa vadede sonuç zor görünüyor.
    Bağımsızlık Günü için seslendirilen dua: “Atalarımıza vaat ettiği gibi, sınırlarımızı Fırat Nehrinden Mısır Nehrine kadar genişlet. Kutsal ülke İsrail’in başkenti Kudüs’ü inşa et ve Solomon’un günlerinde olduğu gibi, Mabedin orada yükselsin.”
    (Kudüs, 1980 yılında başkent olarak ilan edilmiş olsa da BM çapında tamamıyla kabul görmemiştir.)
    İsrail bakış açısı, yukarıdaki duadan da anlaşılacağı gibi; ‘Yahudi inancının

    temeli olan bu toprağın sahibi Yahudi halkıdır. Kutsal kitaplarında kendilerine vaat edilen bu toprağın iki sahibi olmayacağı’ şeklindedir. İsrail bakış açısının benzerini de Filistinliler iddia etmektedirler. ‘Müslümanlar kendi kutsal kitaplarına göre o toprakları kendilerinin sayarlar. O topraklarda (Kudüs) işgal sona ermeden savaşa devam derler.’
    2005 Şubat ayının başında İsrail ve Filistin arasında devam eden şiddetin yerini barışa bırakma olasılığı belirir. İsrail başbakanı Ariel Şaron ve Arafat'tan sonra Filistin devlet başkanlığına getirilen Mahmut Abbas, Mısır'da bir araya gelerek şiddetin önüne geçme taahhüdü ile ateşkese varırlar. Bu son anlaşma Ortadoğu da barış yolunda atılan önemli bir adım olur ancak her nasılsa Barış ümidi ile başlayan her dönem gibi bölgede patlayan bombalarla sert kesintiye uğruyor. Kutsal topraklara yüzyıllar boyu ekilen şiddetin önüne bir türlü geçilemiyor. Kırmızı hat bu bölgede Dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar ince olan çizgisinden geçiyor.

    (2005 yılı içersinde İsrail çekilme planına göre 380 km uzunluktaki Gazze Şeridinden yaklaşık 8000, Batı Şeriadan 650 Yahudi yerleşimciyi tahliye etmeyi amaçlıyor. Yahudi yerleşimciler yıl içersinde Gazze Şeridinde 21, Batı Şeria'da 4 yerleşim birimi boşaltacaklar. Yahudi yerleşimciler direnmeye çalışsalar da İsrail hükümeti kararlı .1982 yılından bu yana ilk kez Yahudi yerleşim birimleri boşaltılıyor. 1982 yılında İsrail Melahim Begin ile Enver Sedat arasındaki barış anlaşmasından sonra Sina Yarımadasındaki Yamit'i boşaltmıştı.)
    Ortadoğu'da barışın anahtarı, Filistin-İsrail sorununun çözümüdür. Filistinlilerin bağımsız devletlerine kavuşmadan bu topraklarda kan ve göz yaşının dinmeyeceği bölge ülkeleri kadar, tüm dünya tarafından bilinen bir gerçektir. O zaman, bu topraklardaki çatışma boyutunun bölgesel bir savaşın ardından yeni bir dünya savaşına dönüşmesi senaryoları gündemden çıkarılarak, bu coğrafyada barışın gerçekleştirilmesi Dünya barışına da katkı sağlayacaktır.

    Kaynak; Tarihten Günümüze "Yahudiler" - Remzi Koçöz





+ Yorum Gönder