+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Osmanlı Tarihi Forumunda Rıza paşa iran Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Rıza paşa iran








    Rıza paşa iran

    Rıza paşa iran.jpg


    Ulema-Osmanlı Devleti ilişkileri açısından en önemlisi Iraklı Ayetullahların Abdülhamid’in İslam Birliği siyasetini desteklemeye başlamalarıdır. Ayetullahlar aynı zamanda Abdülhamid’in bu defa İran’daki ılımlı Ayetullahlarla girdiği diyaloğu ve yakınlaşmayı da desteklemeye başlamışlardır.
    Ne derseniz deyin, şu Midhat Paşa hoş adam. Baksanıza, İstanbul’un surlarını yıktırıp kazanılan alana ‘çevre yolu’ açtırmayı düşünen o (İstanbul hayranı İngilizler de olmasa, belki de emeline nail olacaktı), Rusçuk valisiyken planlı bir şehir yapmak için kastî olarak yangın çıkarıp ahşap şehrin yerine ‘yepisyeni’ bir kâgir şehir kurmaya kalkan o.

    Bir de meşhur Bağdat valiliği vardır Midhat Paşa’nın. İran Şahı Nasirüddin 1870’te Necef ve Kerbela’yı ziyarete geldiğinde dahice bir fikir ortaya atmış: Necef ve Kerbela türbelerinde yüzyıllardır biriken pahada ağır hediyeleri satışa çıkarıp elde edilecek parayla İran’ı Necef’e bağlayacak bir demiryolu yaptırmayı teklif etmiş. Böylece Kerbela turizmini patlatmayı hedeflemişti Paşamız. Şii alimleri derhal reddetmişler bu fikri tabii. Ancak Şii ulema, Osmanlıların başka makul tekliflerine de direnmişti. Mesela türbelerde biriken hazine değerindeki eşyayı ek hizmetlerde kullanmak ve kutsal şehirleri geliştirmek teklif edilmişti; ama alınan cevap yine ‘Hayır’ oldu.

    Anlayacağınız, Midhat Paşa eliyle Tanzimat zihniyeti Irak’a girmeyi deniyordu. Kutsallığın akıl karşısında geri adım atması isteniyor, ulema direniyordu. Tanzimat kanunları Osmanlı bünyesindeki bu en büyük Şii kitlenin kalbine doğru ilerlemek istiyor; ancak tarihten gelen Şii-Sünni gerginliği bu reformları engelliyordu.

    Mesela laik eğitim kurumları, yani rüşdiye ve idadiler kurulmaya başlanmıştı; ama Şiilerin kutsal şehirlerine nüfuz edememiş, daha çok Bağdat’ın Sünnilerin yaşadığı bölgeleriyle sınırlı kalmıştı. Bir de askere alma kararı olmasa, daha iyiydi; ama Osmanlı kararını vermişti: Şiilerin kutsal şehirlerinden de askerlik hizmeti istiyordu. Midhat Paşa’nın valiliğe tayininden bir yıl önce, 1858’de bir askere alma girişimi olmuş, bu da ulemayı fena halde korkutmuştu.

    Medrese öğrencileri askerlikten muaf tutulacaktı ya, Şiiler medreselerini resmi kayıt kuyuda geçirmeye direndikleri için talebelerin herhangi bir ayrıcalıklı vasfı olduğu belgelenemiyordu. Bu durumda Sünni medrese öğrencileri askere alınmazken, herhangi bir resmi belge ibraz edemedikleri için Şii öğrenciler alınıyor, bu da kıskançlık ve hınç duygularının yayılmasına hizmet ediyordu Şiiler arasında. Sonunda bir çözüm yolu bulundu ve Osmanlı Devleti Şiilerin başına bir Ayetullah atadı. Seyyid Muhammed Taki Bahru’l-Ulum “Necef reisü’l-müderrisîni” olarak kabul edildi. Bundan sonra askere gitmek istemeyen Şii medrese öğrencileri Seyyid Muhammed’den imzalı bir belge getirdikleri takdirde askerlikten muaf tutulacaklardı.

    Ancak Osmanlıların aklına karpuz kabuğu düşüren gelişmeler de yok değildi. Ya Şiiler bu yetkiyi kötüye kullanmaya kalkarlarsa? Ya askere gitmesini istemedikleri adamları medrese talebesi diye yutturmaya kalkarlarsa? Devlet buna da bir çözüm yolu aradı ve buldu. Bütün medrese talebeleri Bağdat’ta sınavdan geçirilecek, böylece ak koyun ile kara koyun belli olacaktı.

    Laz’ın dediği gibi ‘iş inada binmişti’. Şiiler Osmanlı merkezinin sıkıştırmalarından kaçmaya çalışıyorlardı, Osmanlı yönetimi de kaçakları tespit etmeye. Müctehidler emindi öğrencilerinin sınavı alınlarının akıyla vereceklerinden. Bu vesileyle devletle ilişkiye girdiler: Aracı rolü oynayarak konumlarını sağlamlaştırmış oluyorlardı.

    Sınavı geçemeyenlerin askere alınmasına sıra gelince isyanlar baş gösterdi Kerbela ve Necef’te. Seyyid Ali’nin araya girmesiyle isyancıların kabahatlerinden dolayı özür dileyip aflarını istediklerini biliyoruz. Nitekim İngiliz gazeteci Geary, bundan sonra “müctehid ve diğer kıymetli ricalin düzeni sağlamakta Türklerin eylemlerini tamamen onayladıklarını” söyler.

    İşte Sultan II. Abdülhamid’in iktidarı böyle bir miras devralır Irak’ta. Onun döneminde Osmanlılar ile Şii ulema arasındaki ilişkiler önemli değişimler geçirecektir. İslamiyet’i imparatorluğun ideolojik çimentosu olarak gören Abdülhamid, Şii-Sünni ayrılığının, hatta çatışmasının hayrımıza olmadığına ve düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramayacağına inanmaktadır. Bu yüzden Şiileri Osmanlı’nın bu birleştirici misyonuna dahil etmeyi amaçlar. Onlara iyiliksever ve inançlarına saygı duyan bir Sultan olduğunu hatırlatmak ihtiyacını duyar. Bunun nişanesi olarak da Abdülaziz’in yapımını başlattığı Hz. Ali’nin türbesine eklenecek altın yaldız kaplı iki minarenin inşasını tamamlattırır.

    Ulema-Osmanlı Devleti ilişkileri açısından en önemlisi de, Iraklı Ayetullahların Abdülhamid’in İslam Birliği siyasetini desteklemeye başlamalarıdır. Ayetullahlar aynı zamanda Abdülhamid’in bu defa İran’daki ılımlı Ayetullahlarla girdiği diyaloğu ve yakınlaşmayı da desteklemeye başlamışlardır.

    Abdülhamid’in Irak ve İran politikası, hele Sünni-Şii barışı üzerindeki hassasiyeti ve yakınlaştırma çabaları yeterince anlatılmış, dolayısıyla anlaşılmış değildir. Gökhan Çetinsaya’nın “The Caliph and the Mujtahids” adlı makalesinde verilen bilgilere göre, Abdülhamid’i destekleyen bazı Şii Ayetullahlar vardır ve İran Şahı’na dinine, inancına saygılı bir hükümdar modeli olarak onu göstermekte, kısacası Abdülhamid gibi olmasını istemektedirler ondan.

    O yıllarda İstanbul’da bulunan muhalif Şii müctehid Mirza Şeyh Hasan Reis ile işe başlanır. Onun da dostları olan Yusuf Rıza Paşa ile tarihçi-âlim Ahmed Cevdet Paşa Şii-Sünni yakınlaşmasının nasıl olacağına dair risaleler ve raporlar kaleme alıp Sultan’a sundular. Cevdet Paşa’ya göre, “düvel-i nasaranın tagallüb ve tahakkümlerine” karşı Şiiler ile Sünniler arasında “ittifak ve ittihad”, yani güç birliği yapmak ve birleşmek gerekiyordu. Yusuf Rıza Paşa’ya göre ise Abdülhamid hem hükümdar, hem de halife olduğu için sadece dünyevi bir iktidara sahip bulunan İran Şahı’nın üzerinde bir etki ve yetkiyi haizdi, bu yüzden de Şii-Sünni yakınlaşmasını ve birleşmesini sağlayacak tek kişiydi.

    Bu birleşmenin altyapısını oluşturmak için İran’da büyük şöhrete sahip olan Cemaleddin Afganî’den yararlanan Abdülhamid, onun İstanbul’da bulunan Şii müctehidlerden oluşan bir cemiyet kurup İran’daki Ayetullahlara birleşme mesajı taşıyan mektuplar göndermesini ve gayet olumlu ve sıcak mesajlar almasını sevinçle karşılar. İslam dünyasının bu büyük çatlağı aşılmakta mıdır ne?

    Ne var ki, Osmanlı Sultanı’nın iç işlerine karışmakta bulunması ve Ayetullahları aleyhine kışkırtması haberleri üzerine İran Şahı karşı atağa geçer ve ‘Ermeni kozu’nu oynar. Abdülhamid’e baskı yaparak iç işlerine karışmaya devam ederse Ermeni çetelerini barındıracağını ve destekleyeceğini bildirir. Nicedir Avrupa’nın üzerine geldiği bu meselede bir de İran’dan darbe yememek için büyük bir fırsat olan Şii-Sünni ittifakında frene basılır ve İstanbul’daki muhalif İranlı müctehidler Trabzon’a sürülür. Denildiğine göre Afgani’nin Abdülhamid’in gözünden düşmesinin bir sebebi de bu baskıdır.








  2. Acil

    Rıza paşa iran isimli yazıya yorum yazın.





  3. Sponsor Bağlantılar
+ Yorum Gönder