+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Osmanlı Tarihi Forumunda Osmanlıda toprak yönetimi ile siyasi ilişki Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Osmanlıda toprak yönetimi ile siyasi ilişki








    Osmanlıda toprak yönetimi ile siyasi ilişki

    osmanl-da-toprak-y-netimi-ile-siyasi-ili-k-.jpg


    Türkiye Cumhuriyeti ulusal bir devlet olarak 80 yıllık bir tarihe sahip olmakla birlikte Osmanlı İmparatorluğu’nun izlerini de kendi bünyesinde taşıyan bir öncele de sahip. Özellikle 18. yüzyıl sonunda ve 19. yüzyıl başında gerçekleştirilen veya gerçekleştirilmeye çalışılan sosyal siyasal ve askeri reformların Türkiye Cumhuriyeti üzerinde tartışılmaz etkilere sahiptir.

    Ordunun da yukarıda değindiğim gibi tarihsel mirasının köklerini Orta Asya Türk Devletlerine kadar indirmek mümkündür. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren varolan ve kesintisiz devam eden tek kurumu da ordudur. Tarihsel geçmişi oldukça eskiye dayanan ordunun Osmanlının kuruluşunda ki yerine kısaca göz atmak gerekir.

    Osmanlı askeri teşkilatı; Anadolu Selçuklu Devleti İlhanlılar ve Memlük askeri teşkilatlarına benzer özellikler göstermektedir. Genel olarak merkeze bağlı her bey kendisine tabii aşiret kuvvetleriyle savaşa iştirak etmiştir.Düzenli bir ordu şeklini göremediğimiz bu yapı devamlı savaşa hazır yaya ve atlı birliklerin gerekliliğini ortaya koymuş ve meydana getirilen yeni ordunun atsız olanlarına “yaya” atlı olanlarına da “müsellem” adı verilmiştir. İlk teşkilat fikrini ortaya atan Çandarlı Halil Paşa ile Alaaddin Paşa tarafından yapılarak savaşabilecek güçlü kuvvetli Türk gençlerinden atlı ve yaya olarak önce biner kişilik birlikler oluşturuldu. Bu birliklerin giderleri kendilerine toprak verilerek ve bu toprakları işleyerek gelir elde etmeleri yoluyla sağlanıyordu. Merkezden uzak olmaları savaş ve fetih ortağı olan bu birliklerin zamanla merkezi otoriteye karşı gelmelerinden korkularak onlardan daha güçlü silahlarla donatılmış bir ordu kurulmasını da hemen bu dönemin ardından gelir.”Merkezi despotik rejim feodal eğilimlere karşı kendini emniyete almak için yeniçeri teşkilatı halinde ayrıca bir militer güç hazırlar ve buna dayanır. Fakat zamanla despotik güç kendi yarattığı militer gücün baskısı altına düşer. Buna karşılık merkezi gücün zayıfladığı hallerde ise toprak rejimine dayanan sipahi militer ve fiskal niteliğinden uzaklaşarak feodalleşme yani güçleri paylaşma eğilimi gösterir”.

    Niyazi Berkes’in anlatımı ordu siyaset ilişkilerinde ordunun niteliğinin değişimi ve siyasi yapıya olan etkilerini de örnekliyor. Berkes sipahilerin arasında savaşlardan kaynaklanan bir gaziler aristokrasisi oluşmaya başladığını ve bunun da sultanın kayıtsız şartsız egemenliğini koruyamayacağını dirlik sahiplerinin güvenilmezliğini kendilerinden sadakat ve kulluk beklenemeyeceğini çünkü doğrudan sultanın egemenliği altında olmadıklarını belirtmiştir. Orhan Bey döneminde Türklerden kurulan ordunun aksine yeni kurulan yeniçeri ordusu Hıristiyan devşirmelerden oluşuyordu. Böylelikle yerli askerlerden oluşmayan bir ordunun yerlileri de ayaklandıramayacağı düşünülüyordu.

    Kapıkulu ordusu olarak geçen bu yapılanmanın benzerleri doğu medeniyetlerinde karşılaşılan bir ordu modeli olmakla birlikte batı da örneği yoktu. Sultanın kulu olma statüsüne hiçbir aşağılanma atfedilemezdi zira sultanın kulları arasında en güçlü devlet görevlileriydi kendilerine nakit maaş ödeniyordu. Çoğunluğu devşirme olmakla birlikte savaşlarda esir alınanlar ve köle tüccarlarından satın alınanlarda vardı.

    Sosyal alanda ordunun etkisinin kırılmasına rağmen yönetimde bir takım çekişmelerin kaçınılmaz olduğu da gerçektir. Merkezi ve iyi örgütlenmiş bir güç olmanın verdiği avantaj ile yeniçeriler ve devşirme aristokrasisi devletin asli unsuru olan Türk tımarlı sipahileri ve uç beyleri aristokrasisi ile iktidar mücadelesine girmeye başlamışlardır. Fetret devrinde Şehzade SüleymanTürk uç beyleri tarafından desteklenirken Şehzade Mehmet Çelebi Kapıkulu devşirmelikten gelen sipahi Beyazid Paşa ile Ulemay-ı Rüsumu temsil eden Çandarlı Ali Paşa’nın desteğini alarak iktidara gelmiştir. Böylelikle yeniçeriler ilk kez iktidarı belirleyen güçlerden birisi olarak ortaya çıkmışlardır.






    Beylik-Devlet döneminde ordu-siyaset ilişkilerinin temel niteliği sürekli savaş halinde bulunan bir ordunun asli gücünün feodal ayrılmalara sebep olmaması için merkezi-devşirme bir ordu ile kontrol altına alınması ve devlet yönetimine köksüz devşirme devlet adamlarının ortak edilerek güçlü bir karşı hanedanın gelişmesine imkan vermemek olmuştur.


    İMPARATORLUK DÖNEMİNDE ORDU-SİYASET İLİŞKİLERİ



    Osmanlı Devleti’nin beylik-devlet siyasetinden imparatorluk siyasetine geçişi II.Mehmet ile başlamıştır. Daha merkezi ve mutlak yetkiler ile yürütülen bu siyasi anlayışın orduya nüfuzu da fazla gecikmemiştir. Özellikle merkezi iktidara bağlı devşirme-kapıkulu nüfuzu ile Türk aristokrasisi ve bunun en önemli temsilcisi Çandarlı Ailesi arasındaki cereyan eden mücadelede II.Mehmet devşirme-kapıkulu aristokrasisinden yana tavır koyarak Türk aristokrasisinin önünü kesmiştir. Çünkü II.Mehmet imparatorluk içinde bağımsız güç bırakmak istememiştir. II.Mehmet’in özellikle İstanbul’un fethinden sonra kurumsallaşan ve imparatorluğa dönüşen devlet aygıtı yeterli miktarda tecrübeli idareciler ve tüccarlara sahip değildi. Bu bakımdan Bizans merkezi iktidarına karşı olduğu için Osmanlılara cephe almayan hatta yer yer onlarla anlaşan Bizans aristokrasisi ile işbirliği yapmıştır. Böylelikle II.Mehmet bir yandan merkezi otoriteyi devşirme-kapıkulu-yeniçeri-enderun sistemiyle sağlamlaştırırken iktisadi altyapıyı oluşturan ticaret ilişkilerini de yine Türk olmayanlara teslim ediyordu. Osmanlı hanedanından sonra en büyük güç olan Çandarlı ailesinin siyasal gücü tamamen kırılmıştır. Çandarlı ailesinden sonra vezir-i azamlığa devşirme-kapıkulu kökenliler getirilmeye başlanmış köklü Türk aileleri ise devletten uzaklaştırılmışlardır. Yeniçeri ocağına büyük önem veren II.Mehmet yeniçeri sayısını 8.000’den 12.000’e çıkarmış ve Halil İnalcık’a göre devletin en önemli gücü yapmıştır. II.Mehmet’in ölümü ile Cem ve II.Beyazıt arasında çıkan taht kavgasında yeniçeri-devşirme aristokrasisi ile tımarlı sipahi-Türk aristokrasisi boyutları iç savaşa ulaşan bir iktidar mücadelesine girmişlerdir. Yeniçeri-devşirme aristokrasisinin desteği ile bu savaştan galip çıkan II.Beyazıt’tan yeniçeri-devşirme aristokrasisi “kul cinsinden olmayanların” iktidara getirilmeyeceğine dair söz isteyecek kadar güçlü olduklarını ortaya koymuştur.Yeniçeri-devşirme aristokrasisi ilk defa tımarlı sipahi-Türk aristokrasisine rağmen padişah belirleyecek güce ulaşıyordu. Bu gücün II.Beyazıt döneminde daha da artar ve meşru sultan tahtta iken sultandan desteğini çekerek Şehzade Selim’i tahta getirmek isteyen yeniçeriler ilk defa devlet yöneticilerinden bağımsız bir siyasal bir güç olarak meşru hükümdarı görevden uzaklaştırıp Selim’in tahta çıkmasını sağlarlar.


    I.Selim’in tahta çıkması ve halifeliğin Osmanlı İmparatorluğuna geçmesi ile ulema devlet içinde kaybettiği prestije yeniden kavuşmuş ulemanın güçlenmesi yeniçerilere merkez bürokrasisine ve padişaha karşı birleşebileceği çok önemli bir müttefik kazandırmıştır.Hilafeti alan Yavuz Sultan Selim bu andan itibaren Osmanlı Padişahlarının şahsında uhrevi – dünyevi dinsel-siyasal liderliği de birleştiriyordu. Birçok yeniçeri ayaklanmasının ulema desteği ile başarıya ulaşması ulemanın desteklemediği ayaklanmaların sonuçsuz kalması bunun delili olarak değerlendirilebilir.

    Kanuni Sultan Süleyman ile başlayan dönemde yeniçerilerin iktidara ortak oldukları oranda devlet içindeki statüleri de yükseliyordu. Önemli sosyal olgulardan bir tanesi de yeniçeri ocağının Türk-Müslüman toplumla bütünleşir hale gelmesidir. Yeniçeriler süreç içinde sultana bütünsel sadakatini yitirdi ve belirli aralıklarla devleti fiilen ele geçirdi. Bunun başlangıcı genel olarak Kanuni Sultan Süleyman’ın ardılı II.Selim’in yeniçerilere kendi çocuklarını ocağa alma ayrıcalığını verdiği 1568 olarak tarihlendirilir. Fakat yine aynı dönemde tımarlı sipahileri ve tımar sisteminin imparatorluk için önemini koruduğu da bir gerçektir. Niyazi Berkes merkezin taşradaki temsilcisi olan tımarlı sipahilerin sadece mülki görevi yerine getirmekle kalmayıp devlete mali ve askeri yardım sağlamaya devam ettiği belirtmekle birlikte Tımarlı sipahilerde bir sınıf beraberliği ve bilincinin olmadığını eklemektedir.

    16.yüzyılın son çeyreği itibaren tımarlı sipahilerin azaldığını yeniçerilerin çoğaldığı bir dönemin başlangıcıdır. Tımar toprakları önce saray hizmetkarlarına sonra mahalli eşrafa verilmeye başlanmış böylece “ayan”ın oluşması için ilk temeller atılmıştır. Yine bu dönemde çıkan Celali İsyanları Tımar düzenindeki bozulmanın sonuçlarından birisidir. Tımarları ellerinden alınan ve devşirmelere verilen Türk soylu sipahilerin merkeze karşı tepkisidir.

    Yönetim merkezinde yer alan ve merkezde yer almanın getirdiği faydaları sonuna kadar kullanan yeniçeri-devşirme aristokrasisinin Kanuni’den sonra gelen yeteneksiz padişahlar nedeniyle otoritenin tekeli konumunda ciddi bir sıçrama gösterdiğini söyleyebiliriz. 1618 ile 1730 yılları arasında altı tane sultan kendi askerleri tarafından tahttan indirildi. Ordunun aaafi yönetimine ve bir bütün olarak imparatorluğun gerilemesine yönelik bu sürüklenmenin 1566’da Kanuni’nin ölümünden sonra başlayıp sonraki 150 yıl içinde sürekli hız kazandığı genel olarak ileri sürülür.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Osmanlıda toprak yönetimi ile siyasi



    Yönetici kurumun kul ve araziye dayalı unsurları arasındaki çatışma ve arazi sisteminin önemini sürekli yitirmesi bu süreci hızlandırdı. 16. yüzyılda yeniçerilerin ve hassaların toplam gücü 1527’de 12.000’den 1609’da 58.000’e yükseldi. İçte bunlar yaşanırken dış dünyanın ekonomik yapısı gün geçtikçe değişiyordu. Yeni kıtaların keşfi ve yoğun altıngümüş ile işgücünün Avrupa’ya akması Osmanlı toprak düzeninin yanında yeniçeri güçlerinin de ekonomik durumlarını etkiliyordu. Devlet gelirleri esas olarak tarımsal artıdeğerin üreticiden etkin olarak alınmasına bağlıydı. Gerçekten maaşlı yegane görevliler olan merkez bürokrasisi personeli paranın değerindeki oynamalara maruzdu. Bu anlamda tarımsal artıdeğeri doğrudan paylaşan sipahiler onlara nazaran avantajlı görünüyorlardı. Ancak sipahi geçiminin bağlı bulunduğu toprağın sahibi değildi ve merkezin tercihine göre işini kaybedebilirdi. Bu yüzden sipahiler durumlarını merkezi otorite karşısında sağlamlaştırmanın yollarını ararken maaşlı bürokratlar ve yeniçeri 16. yüzyılın ikinci yarısında tırmanışa geçen enflasyondan kendilerini korumak için ayni ödeme alabilecekleri toprakların peşindeydiler. Genel olarak ekonomik altyapı ilişkilerinin aynı zamanda üstyapı ilişkilerinde de oldukça etkili olduğunu söyleyebiliriz. Paylaşılamayan görünürde iktidar gücü gibi algılansa da aslında iktidarın getirdiği olağanüstü ekonomik faydadır.



    Merkezi yönetimin mensuplarının ayrı bir sosyal sınıfa doğru evrilmesi sistemin içindeki gerilimi büyük çapta arttırdı. Sipahiyle temsil edilen taşra yöneticisi sınıfın yıkımı ulemanın bürokratikleşmesiyle birleşince yönetim kademelerinde yeni bir sınıf oluştu. Bir toplumsal sınıf niteliğine kavuşan ve zor kullanma hakkını ellerine alan merkezi bürokrasinin üyeleri isteklerini hizmetlerinin karşılığından çok toplumsal statülerine uygun düşecek yaşam standartlarına bağlayarak devletin ekonomik kaynaklarındaki payları arttırmaya uğraştılar.

    Böylesi bir iktidar ve paylaşım mücadelesinde sistem güç unsurlarından bazılarını elemek zorunda kalacaktır. Bu karışıklıkların uzun erimli sonucu askeri sistem içinde sipahilerin etkili rolünü ortadan kaldırmak oldu. Zamanla askerlikten çok tarım ve ticarete yöneldiler ve dolayısıyla askerlik ve yönetim açısından değerleri eriyip gitti. Büyük bir tüketiciliği temsil eden yeniçeri ordusu ki artık tımarlı sipahi ve akıncıların ağırlığı kalmadığı ve sayısal olarak eridiği için tek başına imparatorluk ordusudur. Savaşın önemli bir gelir kaynağı olduğu devlette savaşlar kaybedilmeye başlandığında tüketici nitelikleriyle devlet hazinesi için daha da büyük yük oluşturuyorlardı. Niyazi Berkes’e göre yeniçeri ocağı bir “çıkar ocağı” haline geldiği kentlerin yarı esnaf yarı yeniçeri yarı işsizlerle dolduğu ve bunların ayaklanmaların temel gücünü oluşturduğu gerçektir.


    III. SELİM DÖNEMİNDE ORDU- SİYASET İLİŞKİLERİ



    Şehzade Selim : Yeniçeri ocağını ıslah etmeli..

    III.Mustafa : Onlar kabıl-i islah değildir ki..



    III.Selim’in tahta çıkması Osmanlı’nın Rusya ve Avusturya ile savaşta olduğu bir döneme rastlar. Bu savaş 1784 yılında Ruslar’ın almış olduğu Kırım’ı tekrar almak için başlatılmıştı. Kırım’ın coğrafi öneminin yanında Osmanlı’nın kaybettiği ilk Müslüman yoğunluklu nüfusun yaşam alanı olmasından dolayı da önemlidir.


    III.Selim ileride yapacağı değişikliklerin ilk ipuçlarını da bu savaşta göstermiştir. Askerin başında savaşa katılmak istemesi son anda sadrazamı

    Yusuf Paşa tarafından engellendi. Donanmanın başına çocukluk arkadaşı Giritli Küçük Hüseyin Paşa’yı getirerek kendi kadrosunu yaratmaya çalıştığını

    anlayabiliriz. Padişah savaşın gerektirdiği giderlere karşı koymak için olağanüstü tedbirlere başvurdu. Ziynet eşyalarını topladı ve para döktürttü. İspanya ve Fas’tan borç para almak istedi. Tek başına Rusya ve Avusturya ile baş edemeyeceğini anlamakta gecikmedi. Rusya’nın düşmanı İsveç ve Avusturya’nın düşmanı Prusya ile dostluk antlaşmaları sağlamak için çalıştı.

    Yukarıda değindiğim bazı yenilikler arasında askeri sistemde de yeniden bir yapılanma her zaman için III.Selim ve ekibinin aklındadır. İmparatorluğun gerilemesini fethedilen toprakların savunulma yeteneğinin zayıflamasına bağlıyorlardı. Dış ve iç güvenlik olmaksızın diğer bütün siyasal reformların yetersiz kalacağı anlaşılmıştı. Diğer alanlarda ki değişime oranla askeri alanda ki değişimleri muhafazakar muhaliflerin kabul etmesi daha olasıydı çünkü imparatorluğu savunma gereksinimi her zamankinden daha zaruriydi. Fakat sosyalsiyasal ve bürokraside ki değişikliklere karşı çıkmaları kaçınılmazdı. Bu nedenle değişim hareketi iki ileri bir geri adım şeklinde kendini gösterdi. III.Selim başarıya ulaşmak için muhalif hizipleri birbirine karşı kullanmak ve yeni hareketlere girişmeden önce zemini dikkatle hazırlamak zorundaydı.Fakat Rusya ve Avusturya ile süren savaşlar III.Selim’i değişimleri yapma konusunda rahat bırakmayan önemli faktörlerdi. Ayrıca imparatorluk içinde ki gayrimüslimlerden yavaş yavaş bağımsızlık isteklerine yönelik taleplerin başlaması da yine 19. yüzyılda başlamıştır. Sürekli bir savaşın içinde olan Osmanlı Devleti fiilen ev yanmakta iken itfaiyeyi yeniden örgütlemeye çalışıyordu. Birçok durumda imparatorluğu ayakta tutan kendi güçlerinden çok Avrupalı güçler arasındaki çekişmelerdi.


    Reform çabası ciddi anlamda ekonomik külfeti ve teknolojik eksikliği gün yüzüne çıkardı. Osmanlı Devleti askeri alanda 17. yüzyılda Avrupalı askeri kuvvetleri ile açılan arayı kapatmak zorunda olmasının yanında Avrupa’nın geçirmiş olduğu değişimlere de ayak uydurmak zorundaydı.


    Özellikle Avrupa’da XVII. Yüzyılda sahra toplarının gelişmesi orduların vurucu gücünü arttırmış ve bu yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı savaşları artık olumsuz bir seyir almıştır. Bununla beraber bu gelişimin yavaşlığı Osmanlı ordusunu kitlesel özellikleri dolayısıyla yine de uzun süre önemli bir güç olarak uluslararası sahnede tutmuştur. Askeri sistemin tamamı geleneksel siyasi sistemle bütünleştiği için bir yerdeki değişim başka bir yerde gerilemeye neden oluyordu. Askeri yeniden yapılanma kaçınılmaz olarak siyasi reform taleplerini de öne çıkardı.

    III.Selim’in Nizam-ı Cedid’i esas olarak çağdaş Avrupa modeli üzerinde uzun süreli hizmete dayalı yeni süvari ve topçu birlikleri kurmak için 1792 ve 1973’te çıkarılan fermanlardan oluşuyordu. Modern silahlar kullanılmaya başlandı ve Avrupa’dan getirtilen subayöğretmen ve teknikerler ile birlikte Nizam-ı Cedid ordusu ortaya çıktı. Kuruluşunda orduyu finanse etmek için boş arpalıkların iltizamını devralan hazineden bağımsız bir hazine şubesi yaratıldı. Başlangıçta İstanbul’da bulunan 1600 subay ve askerden oluşan bir tek alay vardı. 1806 sonlarında Anadolu ve Balkanlarda oluşturulan birliklerle 22.700 asker ve 1.600 subaya çıkarılan sayı dikkat çekicidir.

    III.Selim’in kendisi yine bu dönemde reformları uygulama konusunda oldukça zorlanmıştır. Yeniçeriler doğal olarak devlet içindeki güçlerini zayıflatan her türlü reforma direnmeye kararlıydılar. Eski düzenin korunmasında önemli çıkarları bulunan dini liderler ve kadılar da yeniçerileri destekliyordu. 1805-1806 yıllarında Rusya’ya karşı savaş durumunda III.Selim’in şiddetle askere gereksinim duyduğunda yeniçerilerden de orduya asker isteyen fermanına karşılık yeniçeriler Rumeli vilayetlerinde ayaklandılar ve sultanın fermanı geri almasını sağlamanın yanında yeniçeri ağasını sadrazam olarak atamaya zorladılar. Bir kez daha yeniçeri-ulema ittifakı tahtta bulunan sultana darbe yapıyordu. İstanbul’da bulunan 51 yeniçeri ortasından ve İstanbul civarındaki askeri mevkilerde bulunan sadrazam ve yüksek komutanların hizmetindeki birliklerden her biri modern yöntemlerle eğitilmek üzere “eşkinci” olarak 150 kişi verilecekti.


    Tüm askeri birliklerde terfiler kıdem esasına göre objektif ölçütlere göre yapılacak ve mevkilerin parayla satın alınması adetine son verilecekti. Batı tarzı giyim ve eğitim sistemine karşı çıkan yedek yeniçeri olan “yamakların” Mayıs 1807’de ayaklanması ile Sadrazam Vekili Musa Paşa’ya kargaşayı bastırma emri verilmesine rağmen Musa Paşa’nın isyancılarla gizli görüşmeleri ve destek vermesi nedeniyle isyan bastırılamamıştır. William Hale’e göre Musa Paşa’nın Nizam-ı Cedid’e kışlalarını terk etmeme emrinden dolayı yeniçerilerin başarısı daha kolay olmuştur. Şeyhülislamlığa getirilen Topal Ataullah Efendi’de Musa Paşa gibi yenilikçi görünerek gelenekçileri el altından destekliyordu ve Musa paşa ile ittifak halindeydi III.Selim kazan kaldıran yeniçeri-ulema ittifakının isteklerini yerine getirip yeni birlikleri lağvetti. Kabakçı Mustafa’nın Musa Paşa’dan aldığı listede adı geçen reformları destekleyen 11 üst düzey idarecinin katlinin talebi III.Selim tarafından kabul edildi. Bu talebin arkası III.Selim’in tahttan indirilmesi ile devam ederek amcasının oğlu IV.Mustafa’nın tahta çıkması ile son buldu. Yeniçeri ve ulema iktidarı yeniden ele almış ve sarayın otoritesinin zayıflığı bir kez daha teyit edilmişti.

    Merkezde güçsüz bir yeniçeri ordusu Rumeli’de ise dağınık ayanlara bağlı güçler Fransa ve özellikle Rusya’nın yayılması için uygun bir ortam hazırlıyordu. Nizam-ı Cedid önderlerinden Galip Efendi Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa’yı İstanbul üzerine yürüyerek III.Selim’i tekrar başa geçirmesi ve köktenci reformlarını uygulaması konusunda ikna etmişti. Alemdar Mustafa Paşa kendisini üç tuğlu paşa yaptığı için III.Selim’e minnet besleyen bir ayandı.1805 yılındaki yeniçeri isyanını desteklemesi aslında bir reformcu olmadığını göstermektedir. Alemdar’ın tutumu İstanbul’da kim dümendeyse ona karşı gelen Avrupa vilayetlerindeki ayanın tutumunu yansıtıyordu. 1808 yazında Balkanlarda bulunan Nizam-ı Cedid birlikleri ile ayanın birleşik kuvvetleri İstanbul’a yürüdü. III.Selim’i kurtaramamasına rağmen II.Mahmut’u başa getirerek kendisine sadrazamlık yolunu açtı. Aslında ayan güçlü bir merkez olmadan dış güçlerin baskısına karşı duramayacağını anlamıştı. Merkez güçlendirilecek fakat bunun karşılığında ayanın hakları güvence altına alınacaktı.





+ Yorum Gönder


osmanlıda toprak yönetimi,  osmanlıda toprak,  benim topragım türkiye,  osmanlıda toprak sistemi