+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Osmanlı Tarihi Forumunda Şah İsmail ayaklanması Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Şah İsmail ayaklanması








    Şah İsmail ayaklanması

    Şah İsmail.jpg

    Safevî Devleti’nin 1502 yılında Şah İsmail tarafından kurulmasıyla birlikte
    Osmanlı Devleti sınırları dahilinde yaşayan ve Osmanlı vatandaşı olan Anadolu’daki
    Türkmenler üzerinde siyasî kültürel ve dinî etkilerinin olduğu bilinmektedir. Bunun bir sonucu olarak Anadolu’daki Sünnî inanca sahip Türkmenlerin Şia mezhebine yönelmelerine neden olmuş ve bazı bölgelerde bir “şah” hayranlığının doğmasına sebep olmuştur. Osmanlı ülkesinde böyle bir zemin oluştuğunda ise bu inanca sahip olan insanlar Osmanlı Devleti aleyhine istismar edilmeye başlanmıştır.
    Kendi bölgelerinde şöhret bulan bazı kimseler birtakım menfaatler elde etmek için ortaya çıkıp Osmanlı idaresine baş kaldırmışlardır. Kendilerine bu isyanlarda taraftar bulmak için de halkın dinî inancını kullanmışlardır. XVI. yüzyılda meydana gelen bu tür hareketlerden biri de Maraş Eyaleti’nde yaşayan Şambayat Türkmenlerine mensup bir şahsın Boz-Ok’ta ortaya çıkarak Safevî hükümdarı II. Şah İsmail olduğu iddiasıyla Osmanlı Devleti’ne isyana kalkışmasıdır. Osmanlı Devleti topraklarında meydana gelen bu tür isyanların genellikle Orta Anadolu'da ortaya çıkması bölgenin sosyo-ekonomik düzeyinin düşüklüğü nedeniyle burada daha çabuk sarsılabilir konargöçer halkın yaşamasından kaynaklanmış olmalıdır. Zira tarihte bu tür istismarlar hep gelir düzeyi düşük ve yeterli oranda bilinçli olmayan zümreler üzerinden yapılmıştır. Dinî bilgisi zayıf olan halk kendisine İslâmiyet adına sunulan her şeye inanmak ve bu tür faaliyetlerde bulunanların peşinden gitmek durumundaydı.


    Selçuklu ve Osmanlı gibi Sünnî Türk-İslâm devletlerinde Şiî-Batınî kaynaklı isyanların meydana gelmesinde rol oynayan Şiî zümrelerin şuuraltı durumlarına da bakmak gerekmektedir. Zira Şiîlere göre: Hz. Ali’nin ilk halife olması gerekirken bu hakkı diğer halifeler tarafından gasp edilmiş ve onların gözünde diğer üç halife ve dolayısıyla mevcut iktidarlar gâsıp ve zalim duruma düşmüşlerdir. Halifelik Hz. Ali’nin hakkı ve ondan da çocuklarına geçmesi icap ederken kendisinden sonra çocuklarına geçmemiş ve onlar hep muhalefette kalmışlardır. Yine bu cümleden olarak; Hz Hüseyin’in devrin hükümeti tarafından katledilmiş olması onların halk nazarında mazlum duruma düşmelerine ve taraftar bulmalarına sebep teşkil etmiştir. Bu nedenle Şiî-Batınî düşüncelere sahip topluluklar bulundukları devlette kendilerine yönelik en ufak bir haksızlık yapıldığında mevcut iktidara karşı bir husumet ve isyan durumuna geçmekten geri durmamışlardır.

    Şayet devlet kendi vatandaşlarına millî kültürünü yeterince tanıtıp benimsetemezse halkın dış kökenli fikir ve kültürlere yönelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Molla Kâbız olayıdır. Kabız’ın ortaya attığı iddialara hem de saltanat merkezi olan İstanbul’da bir çok Müslüman Osmanlı vatandaşının inanması ve yapılan duruşmada Rumeli ve Anadolu kadıaskerlerinin dahi Kâbız’a cevap verecek ve onun fikirlerini çürütecek kadar ilmî yeterliğe sahip olmamaları Osmanlı Devlet adamlarının bu konuları ihmal ettiklerini ortaya koymaktadır.

    Ana konumuzu teşkil eden Şambayatlı Sahte Şah İsmail’in isyanı ve bu isyanın bastırılması hadisesini ortaya koymadan önce Safevî Devleti’nin kuruluşundan Safevî hükümdarı II. Şah İsmail’in ölümü ve sonrasında İran topraklarında ortaya çıkan ve kendilerinin (II.) Şah İsmail olduklarını iddia eden “Sahte Şah İsmailler” den kısaca bahsetmek konumuzun daha iyi anlaşılmasına vesile olacaktır.


    II. Şah İsmail’in Öldürülmesine Kadar Safevîlerin Türkmenlere
    Yönelik Faaliyetleri

    Başlangıçta tamamen dinî mahiyette bir tarikat kuran Erdebil Sofileri Şeyh Safiyuddin’in torunu Sultan Hoca Ali zamanında açıkça Şiîliğe temayül ederek5 İran Irak Suriye ve Anadolu’daki zümreler ve özellikle Türkmen aşiretleri arasında taraftar toplamağa çalıştılar. Hoca Ali’nin Erdebil Tekkesi’ne bağlı müritler bulmasının nedenlerini dedesi Şeyh Safîyuddin döneminden itibaren gelişen olaylarda aramak gerekir.

    Safevî tarikatının kurucusu Şeyh Safiyüddin (1252-1334) 1276 yılında Hazar Denizinin güney kıyılarındaki Geylan’da Şeyh Zahid-i Geylanî’nin yanına varmış ve Şeyh Zahid’in ölümünden sonra da kızı Bibi Fatma ile evlenerek onun şeyhlik postuna oturmuştur. Şeyh Safiyuddin zamanla bölgede halkın teveccühünü kazanmış ve özellikle İlhanlıların Veziri Reşideddin oğlu Erdebil valisi Mîr Ahmed ve İran’da hüküm süren Moğol hanı Olcaytu gibi yöneticiler kendisine büyük hürmet göstermişlerdir. Şeyh Safîyuddin’den sonra Erdebil’de Şeyhliğe geçen oğlu Sadreddin (1334-1392) torunu Hoca Ali (1392 1429) ve Hoca Ali’nin oğlu Şeyh İbrahim (1429-1447) dönemlerinde şöhretleri bölge dışına çıkarak Osmanlı padişahlarının saraylarına kadar ulaşmıştı. Bu nedenle Osmanlı padişahları da Erdebil’e “çerağ akçesi” adı altında her yıl hediyeler göndermişlerdir.

    Şeyh Safîyüddin’in torunu Hoca Ali’nin Anadolu’da özellikle de Teke Hamit ve Karamanoğulları gibi Türk beyliklerinde birçok müritlerinin olduğu belirtilmektedir. Bunun sebebine gelince: Timur 1402 yılında Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid’le yaptığı Ankara Savaşı’ndan dönerken Şeyh Hoca Ali’yi Erdebil Tekkesi’nde ziyaret etmiş ve Hoca Ali’ye saygısının bir göstergesi olarak köyleriyle birlikte Erdebil’i Safevîlere vakıf olarak bağışlamıştı. Daha sonra Timur Hoca Ali’ye başka ne gibi bir hizmette bulunabileceğini sormuş Hoca Ali de başka herhangi bir ihtiyacının olmadığını ancak Anadolu’dan beraberinde getirdiği Türk esirlerini serbest bırakmasını istemiştir. Bunun üzerine sayıları yaklaşık 30 bin olan bu esirler Timur’un emriyle serbest bırakılarak Şeyh Hoca Ali’ye teslim edildiler. Bu Türkmenler de şükran borcu olarak Safevî Tarikatı’na bağlandılar. Daha sonra bunların çoğu Anadolu’ya döndüler; orada kalanlar ise Erdebil de bir mahalleye yerleştirildiler.








  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Şah İsmail


    Osmanlı Devleti Fatih Sultan Mehmed’in hükümdar olmasıyla birlikte gayri-Türk devşirme unsurlara devlet yönetiminde yer verirken Safevî Devleti özellikle Şah Tahmasb döneminde Türkmenlere devlet idaresinde çeşitli görevler vermiştir. Safevî Devleti’nin kuruluş ve gelişmesini başarmasının ve Osmanlı ülkesindeki Türkmenler üzerinde etkili olmasının sebeplerinden birisi de bu olsa gerektir. Bu nedenle Osmanlı idaresinden memnun olmayan bazı Türkmen aşiretlerinin İran’daki bu tarikata yöneldikleri görülmektedir. Daha Şeyh Safiyüddin devrinden itibaren Erdebil Tekkesi’ni ziyaret edenler arasında Anadolu’dan gidenler dikkat çekiyordu. Yukarıda da ifade edildiği gibi özellikle Hoca Ali’nin Timur’un Anadolu’dan alıp götürdüğü esirleri serbest bıraktırması Anadolu Kızılbaşları arasında Safevî muhabbetinin kuvvetle yerleşmesine sebep oldu.

    Hoca Ali’nin torunu Şeyh Cüneyd Safevî Tarikatı’nı dini bir devlet haline getirdi. Devletinin hâkimiyet sahasını genişletmek için de çeşitli yerleri dolaşarak propaganda faaliyetlerini el altından sürdürmek niyetinde idi. Bu amaçla ilk önce Osmanlı topraklarına yöneldi. Zira orada Safevî Tarikatı’na bağlı olan zümreler vardı ve bunlar kendisi için fikirlerinin yayılmasında bir zemin oluşturabilirdi.

    Anadolu’ya yerleşmek isteyen Şeyh Cüneyd Erdebil’den ayrılarak Konya’ya gitmek üzere Osmanlı topraklarından geçerken Osmanlı sultanı II. Murad’a bir seccade Kur’an ve bir tespihten oluşan hediyeler gönderdi. Sultan Murad bunun karşılığında Şeyh Cüneyd’e verilmek üzere hediyeleri getiren müride 200 duka altın ve müritle beraber gelen dervişlere de 1000’er akçe verdi. Şeyh Cüneyd hediyeleri gönderirken Osmanlı Sultanından dua ve ibadet yapabilmesi için Kurtbeli’nde ikamet etmesine müsaade etmesini istedi. Fakat Sultan II. Murad Şeyh Cüneyd’in asıl maksadını anladığından Osmanlı topraklarında kalması konusunda kendisine olumlu bir cevap vermedi. Bunun üzerine Osmanlı topraklarını terk ederek Konya’ya giden Şeyh Cüneyd burada kendisinin Hz. Ali’nin soyundan geldiğini iddia ederek Batınî düşüncelerini yaymaya başladı. Buna tepki gösteren Karaman Bey’inden de yüz bulamayınca güneye yönelerek o devirde Memlüklü toprağı olan Kilis ve Musa Dağı’na gitti. Ancak Memlüklü Sultanı Çakmak (1438- 1453) da onun üzerine bir birlik göndererek kendisini Kuzey Suriye’den çıkarttı. Neticede Osmanlı Karaman ve Memlüklülerden yüz bulamayan Şeyh Cüneyd Canik’e gitmiş ve orada Trabzon Rum İmparatorluğu’nu ele geçirme ve o bölgede kendi devletini kurma plânları yapmıştı. Samsun’da yaptığı bu plânı uygulamaya koymak amacıyla 1456 yılında Trabzon’a saldırdı. Uzun süre uğraştıysa da kaleye girmeye muvaffak olamadı ve Trabzon’u almaktan ümidini keserek Diyarbakır’da bulunan Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına gitti. Şeyh Cüneyd Uzun Hasan’ın teveccühünü kazanarak Akkoyunlu ülkesinde geniş çaplı propaganda faaliyetinde bulundu. Bu arada Uzun Hasan’la belki de ortak düşmanları olan Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’a karşı birleşen ve Uzun Hasan’ın güvenini kazanmayı başaran Şeyh Cüneyd 1458 yılında Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm’le evlendi. Üç yıl Diyarbakır’da kaldıktan sonra Erdebil’e gitti. Ancak kendisini sevmeyen ve kıskanan amcası Cafer onu Erdebil dışına çıkarttı. Bunun üzerine şeyh Cüneyd silâhlı müritlerini yanına alarak kuzeydeki Çerkeslere karşı savaşmaya gitti. Elbrus dağlarındaki Karasu vadisinde Şirvan Şah’la 4 Mart 1460 tarihinde yaptığı muharebede öldürüldü.

    Uzun Hasan Şeyh Cüneyd’in Şirvan Şah ile yaptığı savaşta öldürülmesi üzerine Cüneyd’in oğlu Haydar’ı Erdebil’de iktidara getirip kızı Marta (Alemşah Begüm) ile evlendirdi. Haydar’ın bu evlilikten: Sultan Ali İsmail (doğumu: 17 temmuz 1487) ve İbrahim adlarında üç oğlu dünyaya geldi. Haydar müritlerine savaş tatbikatları yaptırıyordu. Bu arada onlara: ok atma mızrak ve kılıç kullanma gibi savaş usullerini öğretiyor; çeşitli savaş malzemeleri imal ederek tekkesini adeta bir silah deposu haline getiriyordu. Şeyh Haydar müritlerine on iki dilimli kırmızı serpuş giydirdi. Bu tarihten itibaren “Kızılbaş” ismi Şiî düşüncelere sahip olanlar için genel bir terim olarak kullanılmaya başlandı. Şeyh Haydar’ın 9 temmuz 1488 tarihinde Elburz Dağı eteğindeki Dartanat Köyü yakınında Şirvanşah’a karşı yaptığı savaşta öldürülmesi üzerine yerine en büyük oğlu Sultan Ali geçti. Sultan Ali döneminde Akkoyunlu Devleti tamamen zayıflamış Akkoyunlu hükümdarı Sultan Yakub’un 24 Aralık 1490’da ölümünden sonra Safevîler’in Akkoyunlu Devleti üzerindeki nüfuzları iyice artmıştı. Sultan Ali’nin Akkoyunlularla 1494’te yaptığı savaşta öldürülmesi üzerine Erdebil Tarikatı’nın başına kardeşi İsmail geçti. 1498 yılına gelindiğinde Akkoyunlu Devleti çökmekte onun yerine Safevî Devleti’nin temelleri atılmakta idi.

    Timur’un Anadolu’dan esir olarak götürüp o dönemde Erdebil Şeyhi olan Şeyh Safiyüddin’in torunu Hoca Ali’ye (1392-1429) teslim ettiği Türkmenlerin Erdebil’e yerleştirildikleri yukarıda ifade edilmişti. Anadolu’dan getirilen bu Türkmenler Erdebil’de “Rumlu” ismiyle ayrı bir mahallede oturmaktaydılar. İşte bunların çocukları XV-XVII. asır Kızılbaş kabilelerinin en kuvvetlisini teşkil ettiler. Bunlar başta olmak üzere Anadolu kökenli Ustaclu Karamanlı Tekelü Bayat ve Varsaklar Şah İsmail’in faaliyeti neticesinde siyasî bir kuruluş halini alan Safevî Devleti’nin savaşan güçleri ve beyleri olarak büyük bir nüfuz kazandılar. Şah İsmail’in davetine Anadolu Türkmenleri ve özellikle de Teke ve Hamideli sakinlerinin büyük bir hevesle icabet etmelerinde bunların da büyük rolü vardı.





+ Yorum Gönder


sah ismail