+ Yorum Gönder
Öğrenci odası ve Soru (lar) ile Cevap (lar) Forumunda Şeyh Sait isyanın yaşanmasında dış güçlerin etkisi varmı Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Ziyaretçi

    Şeyh Sait isyanın yaşanmasında dış güçlerin etkisi varmı








    Şeyh Sait isyanın yaşanmasında dış güçlerin etkisi varmı







  2. Zeyneb
    Bayan Üye





    Şeyh Sait isyanın yaşanmasında dış güçleri

    Çaldıran Savaşı (1514) Kürdistan tarihinin önemli dönüm noktalarından birisidir. Bu savaşta Kürdistan toprakları Osmanlı ve Safevi ordularının kozlarını paylaştıkları bir alan haline gelir. Birbirlerine üstünlük sağlamak isteyen her iki devlet de, aşiretler halinde yaşayan Kürtler'e yönelirler. Safeviler Şii olmasından kaynaklı, sünni Kürt aşiretlere karşı zor kullanıp, alevi Kürt aşiretlerle ilişkilerini güçlendirip, geliştirirler. Buna karşılık Osmanlılar mezhep birliğini de kullanarak diyalog yolunu seçerler. Osmanlıların bu dönemdeki politikalarını hayata geçirmede Bitlis emiri İdris-i Bitlisi’nin önemli bir rolü olmuştur.

    Kürt halkının tarihinde "ilk cahş" olarak anılan İdris-i Bitlisi, Osmanlı’nın, Kürdistan’daki sağ kolu durumundadır. Yoğun çabaları sonucunda birçok aşiret Osmanlı egemenliğini tanır. Çaldıran savaşı sonrasında İdris-i Bitlisi’nin girişimleri ile Yavuz Sultan Selim ile 23 Kürt beyliği arasında bir anlaşma imzalanır. Bu anlaşmaya göre;

    1- Osmanlı yönetimine bağlı olarak Kürt emirliklerinin özerklikleri korunacak,

    2- Kürt emirliklerinde de yönetim babadan oğula geçerek sürecek, eskiden beri yürümekte olan yönetim yürürlükte kalacak ve bu konuda ferman padişahtan çıkacak,

    3- Kürtler, Türkler'e bütün savaşlarda yardım edecekler,

    4- Türkler de, Kürtler(i bütün dış saldırılardan koruyacaklar,

    5- Kürtler devlete verilmesi gereken her türlü vergiyi ödeyecekler,

    Bu anlaşma Sultan Selim ile ona boyun eğen Kürt emirlikleri arasında yapılmıştır. (M.Emin Zeki, Kürdistan Tarihi Sayfa:83)

    Bu anlaşma ile Kürdistan’daki Osmanlı egemenliği perçinlenir. Osmanlılar anlaşma sonrasında bölgede yeni bir düzenlemeye giderler. Çeşitli kategorilerde küçük beylikler oluşturulur ve böylelikle Kürt beylikleri birbirinden yalıtılır. Bu yeni yapılanmanın mimarı Yavuz’un Kürdistan’daki sağ kolu, Osmanlı’nın sadık kulu İdris-i Bitlisi’den başkası değildir. (3)

    İdris-i Bitlisi işbirlikçiliğin karşılığını alır. Çaldıran seferine çıkarken 40.000 Aleviyi katletmesi nedeniyle -bunların arasında çok sayıda Kürt Alevisi de vardır - "Yavuz" namını alan Sultan Süleyman’ın sevgi ve güvenini kazanır. İdris-i Bitlisi tarafından Kürdistan’da oluşturulan idari yapılanmayla Kürt beylikleri Osmanlı’nın elindeki güçlü bir silaha dönüşürler. Osmanlı’nın bir nevi özerklik bahşettikleri beylikler, Kürdistan ve Anadolu’daki katliamlarda başrollerden birisini oynarlar. (4)

    Çaldıran savaşı sonrasında Kürtler, yüzyıllardır yaşadıkları aşiret yapılanması üzerine feodal üretim ilişkilerini oturtmuşlardır. Kürtlerdeki bu aşiret yapılanması Osmanlı’nın 19. Yüzyıldaki saldırılarıyla beyliklerin askeri zorla dağıtılmasına karşın varlığını korur. (5)

    Bu dönem Avrupa’da gelişen Kapitalizm, hızla sömürge ağı ile dünyaya açılmaya başladı. Bu dönemde Önasya'nın, Avrupa’nın büyük toprak parçalarını elinde tutan, dolayısıyla da bir halklar hapishanesi durumunda olan Osmanlı, o güçlü görünümüne rağmen üzerine bir karabasan gibi çöken Kapitalizm karşısında tutunamayarak sömürgeleşti. (6)

    Batı Avrupa’dan yayılan ulusal bilinç Osmanlı’da ezilen ulusların genç burjuvalarını ve aydınlarını hareketlendirdi. Bunların, "vatan" sloganı ile ezen ulusun feodallerine karşı açtığı savaşlarla, Avrupa kapitalizminin de yardım ve destekleri ile peş peşe Osmanlı’ya karşı zafer elde ederek ulusal devletlerini kurmuş, ulusal bütünlüklerini sağlamışlardır.

    Kürtler ise bu dönem boyunca uluslaşma yolunda etkili adımlar atamamışlardır. Etkili adımlar atmanın da ötesinde, birçok aşiret gelişen Kürt isyanlarına karşı merkezi feodal yapının yanında yer alarak Osmanlı’nın katliamlarına ortak olmuştur! (7)

    Kürtlerde, uluslaşma yönündeki iç dinamikler cılız yada güçlü herhangi bir şekilde gelişmemiş, uç vermemiş olduğundan ulusal temelde bir hareket yaratamamışlardır. Bunun temel nedeni; dışa kapalı, kendine yeten aşiret ekonomisinin öncü güç rolünü üstlenecek, ulusal bütünlüğü sağlayacak burjuvazinin oluşumunun önünde engel teşkil etmesidir.

    Kürtler bu dönemde birbirinden bağımsız yüzlerce aşiret halinde yaşayan, şu veya bu çıkarları doğrultusunda arasıra bir araya gelip kendi aşiretlerinin ortak çıkarlarını savunmaya çalışan, o çıkarlar elde edildiğinde veya kaybedildiğinde yine kendi içlerine kapanan ve genellikle göçer olarak yaşayan, ticaretle ve dış dünyayla pek ilişkisi olmayan kapalı bir ekonomiye sahip köylü toplumudur.

    Egemen olan bilinç ulus değil aşiret bilincidir. Tüm bunlara karşın Kürt beylikleri çeşitli defalar, çeşitli nedenlerle (Osmanlı’nın beylikleri tasfiye politikaları, aşiretler arası çelişkiler, asker ve vergi vermek istememe vb.) Osmanlıya karşı ayaklanmışlardır.

    Genel anlamda bu ayaklanmaların talepleri hiçbir zaman ulusal bir içeriğe dönüşmemiş, aşiret çıkarlarını aşamamıştır. Kaldı ki, bu feodal direnme temelinde gelişen isyanlar Osmanlı tarafından, diğer Kürt aşiretlerinin kışkırtılıp, örgütlendirilmesi ile zalim ve kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Buna verilebilecek en somut örnek Hamidiye Alayları’dır. Bu alaylar hem Kürt isyanlarına hem de Ermeni halkının mücadelesine karşı etkili olarak kullanılmış, bir çok katliam gerçekleştirmişlerdir. (8)

    Aşiret örgütlenmesini dağıtamayan, tüm Kürt toplumunu bağrında toplayan bir örgütlenmeye gidemeyen, bunun zeminini yaratamayan Kürtler, Osmanlı’nın her saldırısında kendi aşiret yapısını ve onun hakim olduğu toprakları korumaya çalışmayı yeğlemiştir. Mücadele bunlarla sınırlı olduğundan dar kalmış, tüm Kürdistan’ı kaplayamamıştır.

    Bu tür ayaklanmaların ilklerinden sayabileceğimiz Şerefhan ayaklanması buna tipik bir örnektir. Bitlis Emiri Şerefhan görevden alınır, ancak yerine oğlu atanması gerekirken Osmanlı’nın merkezden bir vali ataması üzerine ayaklanma patlak verir. Ayaklanma 1600’lerden beri süren Osmanlı-İran savaşlarıyla da bütünleşince uzun süre devam eder. Ayaklanma Osmanlı’nın Bitlis Emirliğine Şerefhan’ın oğlunu atamayı kabul etmesiyle sona ermiştir. Belirleyici olan aşiretin çıkarı olmuştur.

    Yine başka bir örnek; Osmanlı İran seferi için Canpolat aşiretinden asker ister. Çeşitli çıkar hesapları içinde olan aşiret reisleri asker vermez. Osmanlı sefer dönüşü aşiret resini öldürür. Bunun üzerine yeni aşiret reisi (ki oğludur) Osmanlıya isyan eder. Bu ayaklanma o dönemde Anadolu’yu saran Celali ayaklanmaları nedeniyle uzun süre ayakta kalır. Ancak Doğuda giderek kendine sorun olmaya başlayan bu ayaklanma Osmanlı tarafından, Kürt aşiretlerinden oluşturulan 40.000 kişilik bir güç ile bastırılır.

    Ayaklanmaların feodal özüne karşın, ayaklanmalar hiçbir dönem durmamış, gerek Osmanlı’ya karşı, gerekse de Osmanlı sonrası ayaklanmalar yaşanmıştır. (9)

    Bu dönemde yaşanan ayaklanmalar esas itibariyle feodal çıkarlara dayanmakla birlikte, Avrupa’daki gelişen ulusal uyanışlardan da etkilenme hiç yok değildir. Bu etkilenme daha sonra yaşanacak ayaklanmalarda daha belirgin olur ve giderek ulusal yanı ağır basan ayaklanmalar yaşanmaya başlanır. Bir anlamda feodal içerikli bu ayaklanmalar, ulusal direnişlere evrilen sürecin birer halkası durumundadır diyebiliriz.

    Şeyh Ubeydullah ayaklanmasındaki (1880) "Otonom Kürdistan" şiarı bunun bir ifadesidir. Ancak bu otonomi istemini, eskinin tekrar ikamesi olarak değerlendirmek gerekir. Ancak yine de Kürt ulusal bilincinin gelişimindeki önemli kilometre taşlarından birisidir.

    Ayaklanmalarda öne çıkan bir yan da; kendi halkına, öz gücüne dayanmak yerine dış güçlere umut bağlanılmasıdır!..

    Elbetteki bu umutlar her seferinde kaçınılmaz olarak hüsranla sonuçlanır!.. Çünkü her devlet kendi çıkarları doğrultusunda ayaklanmalarla ilgilenmektedir. Onları ilgilendiren Kürt halkının içinde bulunduğu koşullar ya da Kürt halkının geleceği değil, bölgedeki çıkarlarıdır!..

    Kapitalizmin doğası gereği, halkların çıkarları, kapitalistlerin çıkarlarına her zaman feda edilebilir. Ayaklanmalara bakışları ve aldıkları tavır da bu anlayışa göre şekillenir.

    Baban beyliğine dışarıdan bir vali atanması üzerine isyan eden beyliğin varisi Abdurrahman Paşa’nın başlattığı ayaklanma, dış güçlere bel bağlamanın çarpıcı bir örneğidir. Ayaklanma sırasında Abdurrahman Paşa her sıkıştığında İran’a çekilir ve burada Şah’tan destek alır. Ancak bir süre sonra bu sorunu kökten çözümlemek isteyen Osmanlı, Abdurrahman Paşa’nın üzerine yürümeden önce İran’la anlaşır. İran Abdurrahman Paşa’ya verdiği desteği keser. Çaresiz kalan Abdurrahman Paşa zorunlu olarak yeniden Osmanlı egemenliğine boyun eğer!..

    Yezdan İzzettin Şer ayaklanması, bu konuda tarihten öğrenmesini bilenler için oldukça önemli bir isyandır. Bedirhan Bey ayaklanmasında, amcası Bedirhan Beye ihanet ederek, ayaklanmanın bastırılmasında önemli bir payı olan Yezdan İzzettin Şer, ayaklanma sonrası Hakkari paşalığıyla ödüllendirilmişti.

    Ancak bir süre sonra görevinden alınarak yerine bir Osmanlı paşası vali olarak atanır. Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı ordularının Kürdistan’dan çekilmesini fırsat bilen Yezdan İzzettin Şer 1853 de ayaklandı. Kendi gücünden çok, Rus birliklerine güvenen Yezdan İzzettin Şer Rusya’yla ilişki geliştirmek istese de, kışın bastırmasıyla Rus birliklerinin bölgeden çekilmesi sonucunda bu istek sonuçsuz kalır!..

    Bu sırada Rusya’nın Osmanlı karşısında başarı kazanmasını uzak doğudaki çıkarlarına karşı tehlike olarak gören İngiltere, ayaklanmaya müdahale eder!..

    Musul’daki İngiliz konsolosluğu aracılığıyla Yezdan’la görüşmeler yapılır. Umudunu Rus birliklerinin ilerlemesine bağlayan, bu olmayınca Van’ın güneyindeki dağlık bölgeye çekilen Yezdan, bu kez umut olarak İngilizlere sarılır!.. İngilizlerin, Osmanlı hükümetiyle arasında arabuluculuk yapma teklifini kabul eder. Görüşmeleri başlatmak için İngilizlerin davetlisi olarak konsolosluğa giden Yezdan, burada yakalanarak Osmanlı subaylarına teslim edilir!..

    Böylece kendi özgücüne, halkına değil de dış güçlere bel bağlayan Yezdan İzzettin Şer bunun bedelini yaşamıyla öder!.. Öndersiz kalan ayaklanmacılar ise bir süre dağlarda kalsa da dağılırlar!..

    20. yüzyılın hemen başında, İstanbul merkez olmakla beraber, Kürt aydınları arasında ulus düşüncesinin gelişmeye başladığı görülür. Hatta Hamidiye Alaylarıyla birlikte kurulan ve Osmanlı’ya, Kürdistan’da körü körüne bağlı işbirlikçi bir tabaka yaratmayı hedefleyen Aşiret Mektepleri öğrencilerinin milliyetçi duygulardan etkilenmesi üzerine 1906 yılında kapatılır. II. Abdülhamit’in istibdat yönetimine karşı Kürt aydınları, Jön Türkler’le birlikte hareket eder. 1908 Jön Türk hareketiyle birlikte doğan, görece özgürlük ortamından peş peşe dernekler açılır, dergi-gazete gibi yayınlar çıkarılır.

    İstanbul’da başlayan dernekleşme faaliyeti kısa sürede Kürdistan’a da yayılır. Ancak Kürt halkı, içinde bulunduğu ekonomik ve sosyal koşullar gereği henüz ulusal bilinçlenme adımlarının çok gerisindedir. Bu nedenle de ulus bilinci tüm dernekleşme, yayın vb. faaliyetlere karşın az sayıdaki aydın tarafından geniş halk yığınlarına taşınamaz. Dernekler dar ve güdük kalır!..

    Rus tarihçi Lazarf, 1908’den sonra kurulan Kürt örgütler için " Aslında küçük derneklerdi ve programları belirsizlik gösteriyordu. Baskıcı iktidarlara karşı Kürdistan’da yığınların kitlesel protesto eylemlerini ve ilişkilerini kuramadılar" (Kürdistan ve Kürt Sorunu 19. yy. sonlarından 1917’ye kadar) demektedir.

    Meşrutiyetin ilanıyla bu aydınlar "Bağımsız Kürdistan" söylemlerinden de büyük oranda uzaklaştılar. Kürdistan sorununu bir yerde kültürel gelişim çerçevesine indirgediler. Çıkardıkları dergi gazete vb. yayın organları da bu doğrultuda, siyasi yönden dar kalırken, daha çok "Kürtlerin medenileştirilmesi", "Cahilliklerinin giderilmesi" vb. konular öne çıkarılır. Bağımsız Kürdistan propagandası doğrultusunda, örgüt-parti vb. yapılar oluşturma çabasına ise girişilmez. Dönemin temel amacı olarak, Musul bölgesindeki Baban aşiretinden Babanzade İsmail Hakkı’nın deyimiyle, "Osmanlı ailesi içinde kıymetli bir üye haline gelmiş olmak" benimsenir.

    I. Paylaşım Savaşı sırasında, daha sonra Kürt tarihinde önemli bir yer tutacak olan Barzaniler’in ilk isyanı baş gösterir.

    Barzaniler’in tarihi uzun bir direniş tarihi olmasının yanında hep yarım kalan, hep bölge egemen sınıflarına güvenen, hep dış güçlere bel bağlayan, bu nedenle de ihanetlere uğrayan bir tarihtir. (10)

    1907 baharında artan vergi yükü karşısında, Barzani aşiret reisi Şeyh Abdülselam Barzani ve bazı aşiret reisleri padişaha "isyan anlamına gelen" bir telgraf çekerler. Telgrafta; Kürt dilinin Kürt bölgelerinde resmi dil olması, Kürtçe öğrenim, Kürdistan’daki memurların Kürt olması, Kürdistan’da toplanan vergilerin Kürdistan’daki yol, okul vb. giderler için kullanılması ve İslam hukukunun uygulanması istenir.

    Bu hareket diğer aşiretlerde de isyancı bir havanın doğmasına neden olur. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı bölgeye asker sevk eder. Buna karşın telgrafın çekilmesini isteyen aşiret reisleri bir tavır göstermez, hatta bir kısmı Osmanlı ordusuyla işbirliği yapar"!.. Barzaniler ise, iki ay süren bir savaşa tutuşurlar ve sonunda Şeyh Abdülselam tutuklanır. İki yıl sonra ise padişah tarafından affedilerek serbest bırakılır.

    I. Paylaşım Savaşı sırasında, Osmanlı bölgeden daha fazla asker ve vergi ister. Bu istek Barzaniler tarafından geri çevrilir. Osmanlı isteğinin geri çevrilmesini ayaklanma olarak kabul eder ve Barzaniler’in üzerine yürür. Bir hainin oyunu sonucu yakalanan Abdülselam Barzani diğer aşiretlere örnek teşkil etmesi için asılır!..

    20.yy’a girildiğinde gittikçe küçülen Osmanlı’nın elinde sadece Kürdistan, Arap Yarımadası ve Afrika’nın kuzeyi kalmıştır. Bu şartlar altında Alman emperyalizminin müttefiki olarak girilen I. Paylaşım Savaşında, Osmanlı İmparatorluğu gibi Kürdistan da emperyalistlerce işgal edilir ve paylaşılır.

    Ulusal bir bütünlük sağlayamamış olan Kürtlerin bir bölümü Osmanlı’yla birlikte hareket ederler. Bunun nedeni; bir yandan Osmanlı’nın baskı ve vaatleriyken, diğer yandan da Rusya’dan aktif destek gören Ermeni Ulusal Hareketi’dir.

    Ermenilerin Kürdistan’ı da kapsayan bağımsız bir Ermenistan kuracakları düşüncesi ve Osmanlı’nın da bu yöndeki demagoji ve kışkırtmaları, Kuzey Kürdistan’daki aşiretlerin büyük bir bölümünün Osmanlı safında savaşmasını sağlamıştır!.. (11) Ancak bu tavır Kürtler üzerindeki Osmanlı baskısının azalmasını getirmemiştir.

    Bunun da en açık kanıtı; Rus ve Ermeni saldırılarından korumak adına yurtlarından sürgün edilen yaklaşık 700 bin Kürdün önemli bir bölümü, yollarda açlık, susuzluk ve diğer nedenlerden ölmesidir. (Göç edilen ve ölenlerin sayıları konusunda çeşitli kaynaklarda geçen rakamlar farklılık arz etmekle birlikte, ölenlerin sayısı on binlerle ifade edilmektedir.) (12)

    Savaş sonrası imzalanan Mondros ve Sevr Anlaşmalarıyla, Osmanlı toprakları galip emperyalist devletler arasında resmi olarak da paylaşılır.

    Sevr anlaşmasının önemli bir özelliği, Kürtlere "özerklik" hakkı tanınmasıdır. Bu nedenle de Sevr, özellikle geçmişte Kürt Milliyetçileri tarafından savunulur olmuştur!.. (13)

    Ancak bu sınıf bakış açısından uzak, pragmatist bir yaklaşımın ifadesidir. Oysa Sevr, her şeyden önce emperyalist niteliğinden ötürü savunulamaz!..

    Kürtlere "özerklik" söylemi ise, halkları emperyalizm karşısında bölen-parçalayan bu nedenle de emperyalizmi güçlendiren bir aldatmacadan öte bir şey değildir!..

    Emperyalistlerin hedefi; Osmanlı devleti sınırları içinde bulunan Arap şeyhliklerinin, Kuzey Afrika uluslarının ve Anadolu’da Ermenilerle Kürtlerin, her birini bir devletçik şeklinde örgütleyerek denetimi altına almaktır!..

    Tüm bu devletçikler Kürtlerin dışında başarıya da ulaşır!.. Yani emperyalizm istediği türden bir paylaşımı hayata geçirir!..

    Tüm bu nedenlerle Sevr’i savunmak gerici bir konuma düşmek demektir!..

    Çünkü emperyalist dönemde Leninizm’in ulusal soruna yaklaşımı "emperyalizmi zayıflatan ulusal hareketlerin ilerici olabileceği"dir.

    Ancak soruna milliyetçi gözle bakmak bu ilkeyi unutarak, Sevr’e övgüler dizerek ilerici bir misyon yüklemeyi getirmektedir!..

    Sevr anlaşmasında geçen, emperyalistlerce bahşedilen özerkliğin ne menem bir şey olduğu aynı dönemde Irak’taki özerklik talepli Şeyh Mahmut Berzenci hareketinin İngiltere tarafından kanla bastırılması ile pratikte de kanıtlanmıştır!..

    Şeyh Mahmut Berzenci, 1918 yılında "otonom Kürdistan" istemiyle Osmanlı’ya karşı savaşa tutuşur. Ancak bu hareket de kendi halkının gücüne dayanmaktan çok, bölgedeki petrol kaynaklarını denetimi altında tutmak isteyen İngilizlere dayanmaktaydı!..

    Şeyh Mahmut önderliğindeki Hamavend şeyhleri ve Süleymaniye ileri gelenleri İngilizleri bölgeye davet ederler!.. Böylelikle İngilizler bölgeye yerleşirler!..

    Ancak Osmanlı’nın Kerkük’ü almasıyla çekilen İngiliz birlikleri, Kasım ayı sonunda yapılan bir anlaşma ile yeniden bölgeye yerleşir. Şeyh Mahmut Berzenci de ‘Kürdistan Kralı’ ilan edilir!..

    Aralık ayında bölgeyi gezen İngiliz emperyalizmi temsilcisine 40 kadar aşiret reisinin imzasını taşıyan bir belge verilir. Bu belgede; "majestelerinin hükümeti, Doğu halklarının Türk mezaliminden kurtarılıp, onlara bağımsızlıklarının gerçekleşmesi için yardım etme niyetini açıklamış olduğundan, Kürdistan halkının temsilcileri olan şefler, hükümetten İngiliz himayesine alınmalarını ve birliğin yararlarından yoksun kalmamak için Irak’a bağlanmalarını rica ederler!.. Eğer hükümet Kürtlere yardım eder ve onları korursa, onlar da onun emir ve görüşlerini kabullenmeyi taahhüt ederler!!.." denilmekteydi.

    Açıkça görüldüğü gibi, burada da amaç ne bağımsız bir Kürdistandır ne de uluslaşma çabasıdır!..

    Şeyhlere, aşiret reislerine otonomi yetmektedir. Bunun yolu olarak da, güçlü bir devletin "emir ve görüşleri" doğrultusunda hareket edilmekten kaçınılmamaktadır!..

    İngilizler, Kürtlerin bu isteğini ilk başlarda çıkarlarına uygun bulur ve desteklerler. Ancak bir süre sonra Ortadoğu’daki gelişmeler, Irak’ta Arapların iktidarı almasını daha olanaklı ve gerçekçi hale getirir. Bunun üzerine Şeyh Mahmut Berzenci’ye sırtını çeviren İngilizler Kürtlere karşı tavır alırlar!..

    Şeyh Faysal Irak kralı ilan edilir. Berzenci, İngilizlerin kuklası olan Faysal’ı tanımayarak yeniden kendini Kürdistan Kralı ilan eder. Bu gelişme karşısında bölgedeki denetimini kaybetmek istemeyen İngilizler, Kürtlere karşı saldırılarını başlatırlar!.. İngiliz hava kuvvetlerinin 3 Mart 1923’te başlattığı saldırılarda Kürt köyleri bombalanır, çocuk, kadın demeden Kürt halkı katledilir!.. Yaşanan bu vahşet sonucunda Berzenci hareketi 1924 yılında fiili olarak yenilir.

    Berzenci hareketi ilk döneminde, İngilizlerle işbirliği içinde Osmanlı’ya karşı gelişirken, daha sonra İngiliz desteğini yitirip İngiltere’yi karşısına alınca bu sefer İngiltere’ye ve güdümündeki Arap (Faysal) iktidarına karşı gelişmiştir. İşte bu dönemde (1923-24) Anadolu Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin önderliğini üstlenmiş olan Kemalistler tarafından etkin olarak desteklenmiştir. Elbette ki, bu destek Kemalistlerin bölgede etkin bir rol üstlenme isteklerinin dışında düşünülemez.

    1919 yılında Kemalistler, anti-emperyalist bir temelde Anadolu’nun işgal edilmesine karşı tavır alır. Emperyalizme karşı Anadolu halklarının birliğini sağlamaya özel bir önem verirler. Bu çerçevede Kürtlerle ittifak kurma çabalarını yoğunlaştırırlar. Bu çabalarla birlikte Kürtlere yönelik birçok vaat de dile getirilir. Bunların başında da, emperyalizme karşı bağımsızlık kazanıldıktan sonra, özerk bir yapılanma oluşturulacağı sözü gelmektedir. Mustafa Kemal daha ulusal kurtuluş savaşının başında bunu; "Kürtlerin serbest gelişimlerini temin için ırkî ve içtimai hukuklar aynen kabul edildi. Böylece, yabancıların Kürtlerin üzerinde yapacağı propagandaların bu şekilde önünün alınacağı, Kürtlere malum olması hususu belirtildi," şeklindeki sözleriyle ifade etmektedir.

    Bu dönemde Kürtler aşiretler halinde yaşayarak feodal yapılarını devam ettirmekteydiler. Ulusal bir hareket yaratacak olan, ulusal bilincin hâlâ uzağındadırlar. Bununla birlikte emperyalistlerin 1. Paylaşım Savaşı sonucunda bölgeyi işgal etmeleri ve buna karşı gelişen Anadolu Ulusal Kurtuluş Savaşı karşısında Kürtler ikili bir tavır sergilerler!.. Kimi Kürt aşiretleri anti-emperyalist bir temelde, gelişen Kurtuluş Savaşı içerisinde yer alırken, kimi aşiretler de emperyalizmin yedeğine düşerler!..

    Bu durum, Kürt halkının içinde bulunduğu feodal yapının kaçınılmaz bir sonucuydu. Kimin yanında, hangi istemlerle yer alacaklarını belirleyen bölgedeki güçler dengesidir. Feodal aşiret yapısı bu ikili tavır alışı, yani ilericiliği ve gericiliği aynı toplumsal yapı içerisinde var etmiştir.

    Kemalistler, Kürtlerin de desteğini almalarıyla Kurtuluş Savaşı’nı başarıya ulaştırdılar. Bunun yanında Kurtuluş Savaşı sırasında emperyalizmin de kışkırtmalarıyla ayaklanmalar ve feodal isyanlar da görülür!.. (14)

    1919 yılı yaz aylarında Malatya’da patlak veren Kürt ayaklanması, İngilizlerin ulusal kurtuluş mücadelesinin önünü kesme amaçlı destekledikleri ve fiili olarak da ayaklanmanın organizasyonu içerisinde yer aldıkları bir harekettir!..

    "Kemalistlerin ‘devrimciliğinden’ korkan emperyalist devletlerin Kemalistlere karşı, Kürt hareketi de dahil, onlardan memnun olmayan bütün güçleri kullanma uğrunda gayret göstermeleri sonucunda daha da gerginleşti. 1919 yılının yaz mevsiminde Malatya’da patlak veren isyan, ele alınan dönemde Kürt hareketinin ilk ciddi etkinliği olarak kabul edilir. Bu ayaklanmanın hazırlanmasına Kürdistan Teali Cemiyeti’nin kimi üyeleriyle birlikte İngiliz Binbaşı Noel de katıldı!" (Yeni ve Yakın Çağda Kürt Siyaset Tarihi, Sovyetler Birliği Bilimler Akademisi syf 113).

    Girişilen bu isyan, Kuvva-ı Milliye güçlerinin ayaklanma hazırlıklarını öğrenerek bölgeye kuvvet sevk etmesi sonucunda başarısızlığa uğrar!.. Bölgedeki aşiretlerin etkin desteğini de sağlayamayan ayaklanmacılar dağılırlar!

    Anadolu Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nin sürdüğü koşullarda 1921 yılında Koçgiri Ayaklanması patlak verir!.. Bu ayaklanma ulusal taleplere sahip olması yanıyla haklı bir temele oturmasına karşılık, içinde bulunulan süreç, koşullar ve bu koşulların biçimlendirdiği ilişkiler bütünü açısından gerici bir konuma düşmüştür!

    Çünkü, emperyalizm çağında ulusal bir hareketi ele alıp değerlendirirken emperyalizme karşı tavrına bakarak nitelemek gerekir!

    Açıktır ki, ayaklanmanın yaşandığı dönemde Ulusal Kurtuluş Savaşı, emperyalizme karşı mücadelenin bayraktarlığını yapmaktadır. Ve emperyalizme darbeler vuran bir konumdadır!..

    Koçgiri ayaklanması da, yaşanan süreç itibariyle haklı taleplere sahip olmasına karşın genelin çıkarlarıyla çelişen bir konumdadır! Bu özelliği itibariyle de tarih önünde gerici bir konuma düşmekten kurtulamamıştır!..

    Kurtuluş Savaşı sürdüğü dönemde Kemalistler, Kürtlere karşı mümkün olduğunca "kardeşçe" yaklaşmışlardır. TBMM açıldığında ilk mecliste 72 Kürt Milletvekili bulunuyordu. Kürsüden yapılan konuşmada ise, "Bu kürsüde konuşma hakkı iki millete aittir; Kürtler ve Türkler'e" denmekteydi.

    Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın resmileştirilmesi olan Lozan Anlaşması’nda, azınlıklar konusunda yaşanan sorunla ilgili, meclisteki Kürt milletvekilleri konferansa telgraflar çekerek, Türkiye adına görüşmelere katılan komisyonun Kürtleri de temsil ettiğini belirtiyorlardı!

    Kemalistler Anadolu topraklarındaki emperyalist işgale resmi olarak son veren Lozan Anlaşması’yla, "Misak-ı Milli" sınırları içerisinde toprak bütünlüklerini sağlayıp, iktidarlarını pekiştirdikten sonra ise içe yönelirler. (15) Başlangıçta Kürt-Türk ittifakına ihtiyaç duyan Kemalistler, savaş sonrası buna ihtiyaç duymuyorlardı. Mecliste temsil edilen, meclis kürsüsünden konuşma hakkına sahip iki ulustan biri olduğu söylenen Kürtler, bir anda Kemalistlerin ağzında "Dağ Türkleri" olup çıkmışlardı. Kürtlere verilen "Özerklik-Otonomi" vaatlerinin üzerine sünger çekerek, ulusal sorunu, tam da küçük burjuva diktatörlüklerin karakterine yakışır bir tarzda, asimilasyon ve soykırımla çözmeye yöneldiler.

    Kemalist iktidarın, Kürt halkına yönelik inkârı ve asimilasyonu temel alan politikaları, ulusal ve ulusal yanı ağır basan Kürt ayaklanmalarının birbiri ardı sıra gelişmesini sağladı. Kürdistan’ın sosyo-ekonomik yapısında değişim yapacak gücü olmayan Kemalist yönetim ise, ayaklanan Kürt halkını denetimi altında tutmak için feodal yapılarla çatışmaktan da kaçınmıştır. Zaten Kürdistan’da feodalizmi çözecek bir sermaye birikimi, gelişmiş bir burjuvazi de olmadığından ister istemez Kürt feodalleriyle işbirliğine gitmiş, devlet otoritesini tanıyan işbirlikçi Kürt egemenlerini güçlendirmiştir.

    Ulusal baskının olduğu yerde bu baskılara karşı ulusal başkaldırıların, ayaklanmaların olmayacağı düşünülemez. Ancak bu ayaklanmalar Kürt halkının feodal yapısından ötürü başarısızlıkla sonuçlanmaktan kurtulamadı!..

    Kemalizm’in asimilasyon politikaları karşısındaki bu ayaklanmalar feodal bir toplumsal zeminde, ulusal direnme ve birleşme süreci niteliğindedir.

    Bu dönemde nitelikleri itibariyle öne çıkan üç önemli ayaklanma vardır. Bunlardan Şeyh Sait Ayaklanması (1925) dini motifler taşımasına karşılık harekette belirleyici olan yan hareketin ulusal özüdür.

    Şeyh Sait ayaklanması sonrasında çok geçmeden Kürt ayaklanmalarının en örgütlü ayaklanması olan Ağrı İsyanı başlar. Bu hareket, 1930 yılında gelişiminin en yüksek seyrine ulaştıysa da, Türkiye-İran işbirliğiyle bastırıldı.

    Bu hareketin öncülüğünü yapan HOYBUN Cemiyeti asker, tüccar, aydın ve feodal yöneticilerden oluşan bir çeşitlilik gösteriyordu. Ayaklanmanın ulusal talepleri Şeyh Sait isyanına göre çok daha belirgindi.

    Dersim Ayaklanmasını (1938) önemli kılansa ayaklanmanın ulusal yanının çok belirgin olması ile birlikte, büyük bir vahşetle bastırılmış olmasıdır. Kemalistlerin Kürt halkına yönelik saldırılarında sıranın Dersim'e geldiğini gören aşiretler Seyit Rıza önderliğinde örgütlenmeye çalışırlar. Ancak aşiretler arası çelişkiler, önyargılar ve Kemalizm’in vahşetinin yarattığı çekince geniş bir birliğin önünde engel olur. Ulusal baskıların karşısında bir kez daha topyekün direnilememesi, hareketin görülmemiş bir vahşetle bastırılmasına yol açar.

    Bu ayaklanmalar uluslaşma sürecine hizmet etmişse de çok başlı feodal zemin ulusal bütünlüğün sağlanmasını engellemiştir.

    Birçok aşiret ayaklanmalarda ya tarafsız kalmış ya da Kemalistlerle işbirliğine girmiştir!..

    Örneğin Sünni Kürt aşiretlerin başlattığı Şeyh Sait ayaklanmasına Alevi Dersim aşiretleri seyirci kalır!..

    Dersim ayaklanmasına da Sünni aşiretler seyirci kalmışlar, hatta bazıları ordu güçleri ile birlikte ayaklanmanın bastırılmasına katılmışlardır!.. (16)

    Türkiye Kürdistanı’nda, Dersim ayaklanması kanla bastırılarak Kürt hareketi ağır bir darbe alırken Kürdistan’ın diğer parçalarında gözle görülür bir hareketlilik söz konusudur.





+ Yorum Gönder