+ Yorum Gönder
Masal ve Hikaye ve Türk Masalları Forumunda Altın Saçlı Kız Masalı Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Uğur Baki
    Devamlı Üye

    Altın Saçlı Kız Masalı








    Altın Saçlı Kız

    Zamanın birinde, bundan çok yıllar önce. Saraylarda padişahların yaşadığı, meydanlarda okların atıldığı, pazarlarda altın sikkelerle alış veriş yapıldığı zamanın birinde… Güzel bir bahçenin tam ortasına kurulu bembeyaz bir ev varmış. Bu evde altın sarısı saçları olan güzel mi güzel, alımlı mı alımlı; al yanaklı, gül dudaklı, boylu poslu, Bukle adında bir genç kız anneciği ile beraber otururmuş.
    Güzeller güzeli Bukle her sabah, babaannesinden kalma bir kemik tarak ile saçlarını taramayı pek severmiş. Bir saat, iki saat hiç bıkmadan tarar da tararmış yumuşacık saçlarını. Sonra da tarağın dişlerine takılan, bir de yere dökülen tellerini itinayla toplarmış. Onları pembe ipek mendilinin içine sarar bir çekmecede saklarmış.
    Oturdukları beyaz evin bahçesi öyle güzel çiçeklerle bezeliymiş ki, kokuları siz deyin on mahalle, ben diyeyim yirmi mahalle öteden duyulurmuş. Renkleri o kadar canlı, o kadar başkaymış ki; bahçenin önünden her geçen durup bakar, hayran kalırmış bu güzelliğe. Bukle’nin annesi Menzile, bir çocuk gibi severmiş bu güzel çiçekleri. Okşarmış, öpermiş; her akşam güneş batınca dağların gerisine, ay ışığı altında sularmış tek tek. Laleler onu gördüklerinde daha dik durmaya, menekşeler kokularını her köşeye yaymaya, güller iri iri açmaya çalışırlar; güzellik yarışına girişirlermiş. Hem çiçeklerle yaşamak öyle kolay da değilmiş. Çabuk küser, çabuk solar, çabuk bükerlermiş boyunlarını. Pek nazlı, pek nazenin, pek hassas, pek narin, pek kırılgan imişler. Öyleymişler işte. Sevgi imiş asıl onları besleyip büyüten.
    Menzile haftada bir kere, karanlık çöker çökmez Bukle’nin altın sarısı tellerinden birisini alır, bahçedeki o güzel çiçeklerden seçtiğinin içine usulca koyarmış. Ertesi sabah da aynı çiçek bir altın verirmiş Menzile’ye. Bu, kimseye duyurmak istemedikleri bir sırmış. Anne kız böyle yaşar giderlermiş işte. Kimseye zararları yokmuş. Kimseye de muhtaç değillermiş.
    Ancak insanlar çeşit çeşitmiş. İyiler de çokmuş, kötüler de… Kimin iyi, kimin kötü olduğunu ise bilebilmek pek zormuş. Günlerden bir gün nasıl olduysa, kadının biri, bir köşede durur iken Menzile’nin çiçekten aldığı altını görüvermiş. Hayret etmiş, gözlerine inanamamış, dönüp bir daha bakmış “gördüklerim doğru mu acep!” diye. Hemen aklında türlü fikirler dolaşmaya, bu fikirler bir kurt gibi beynini kemirmeye başlamış. Sonunda bu fikirlere yenilip de aklınca bir plan hazırlamış. Üzerine eski püskü, yırtık pırtık giysiler geçirip elini yüzünü kire pasa bulayıp, varmış güzel bahçeli beyaz evin kapısına.
    Menzile çıkmış bu perişan görünen kadının karşısına. “Buyrun” demiş gülümseyerek. Kadın iki büklüm durarak, kısık sesle “misafir etseniz beni birkaç gün Allah rızası için” demiş ve kapının önüne yığılıp kalmış. Menzile kadına pek acımış, haline pek üzülmüş. Hemen ana kız içeri taşımışlar kadını. Yatağa yatırıp üstünü örtmüşler. Merakla başında beklemeye başlamışlar. Bir süre sonra kadın açmış gözlerini “su içsem” demiş. Bukle bir koşu su getimiş. “Açım” demiş bunun üzerine kadın. Bu sefer de Menzile koşmuş mutfağa, sıcak çorba getirmiş. Bir güzel karnını doyurmuş kadın. Ardından da açmış elerini, uzun uzun dua etmiş bu güzel insanlara:
    “Allah ne muradınız varsa versin.
    Sağlık, mutluluk, huzur dolsun eviniz.
    Tuttuğunuz altın, sofranız bereketli olsun.
    Eviniz sıcak, yüreğiniz ferah olsun.
    Yarınınız güzel, seveniniz bol olsun.
    Kötülük dokunamadan geçip gitsin çatınızın üzerinden.
    ……….”
    Bir güzel dualar etmiş ki kadın oturduğu yerden, Bukle ve Menzile pek sevinmişler. Menzile “evin yoksa kal bizimle, yoldaş olursun bize” demiş. Kadın hiç beklemeden hemen atılmış. “Olur olur, kalırım” diyerek bir çığlık bırakmış havaya. Kim ne düşünür nereden bilsin Menzile. Kimin niyeti nedir nasıl bilsin Menzile.
    O günden sonra birlikte yaşamaya başlamışlar beyaz evde. Güzel, temiz elbiseler vermiş Menzile kadına. Birlikte yiyip birlikte içmeye, birlikte gezip birlikte tozmaya, birlikte oturup birlikte kalkmaya kısa zamanda pek alışmışlar. Her sabah Bukle’nin altın sarısı saçlarını o tarar olmuş. Her teli itinayla toplamış, kimse görmeden bir kısmını ayırıp saklamış. Fırsat buldukça bahçeye çıkıp çiçeklere koymuş telleri. Ertesi sabah da bir bir toplamış altınları.
    Günler geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmiş. Kadın usanmış bu işten. Yorulmuş, bıkmış, “yeter artık” diyerek bir gece yarısı uyurken Bukle derin derin, mışıl mışıl; almış makası eline, altın saçını kökünden tutup kesmiş bir çırpıda.
    İşte o an olmuş ne olduysa, altın saçın her bir teli kocaman bir yılana dönüşüp atlamışlar kadının üstüne. Oracıkta sokup öldüreceklermiş neredeyse, Bukle “durun” demeseymiş. Kadın korkudan küçük dilini yutmuş da, bir dahi hiç konuşamamış. Ödü “pat” diye patlamış da aklı yerinden oynamış. O günden sonra da kiminle karşılaştıysa, saçının tellerini yaşmağının ucundan gösterip birşeyler geveler, birşeyler anlatmak istermiş. Lakin kimse ne dediğini bir türlü anlayamazmış bu deli kadının. Acıdıklarından eline ekmek parası tutuşturup yollarına devam ederlermiş.
    Birgün bir sokağın köşesinde bağdaş kurmuş otururken ak sakallı bir dede gelip durmuş karşısında. Uzun uzun bakmış gözlerine bir şey okur gibi. Sonra da “bir adam vardı buralarda yaşayan” demiş kadına. “Nalbant idi. Herkes sever, herkes hürmet eder, herkes pek güvenirdi ona. Bir sabah senin gibi o da gördü çiçeklerin verdiği altınları. Göz bir gördü mü, akıl bir yazdı mı kenara gözün gördüklerini insan kendini tutamaz olur. Günler boyu eline iş alamadı. Gelip gidenler “niye çalışmıyorsun, hasta mısın?” diye sordular uzun süre. Nalbant kimseyle tek kelime konuşmadı. Gözünün önünden çil çil altınlar gitmiyordu. Bir damla uyku girmedi gözüne. Sonra baktı ki olmayacak; eline koluna, diline kulağına bir de aklına hakim olamayacak. Her bir şeyini, neyi var neyi yoksa olduğu gibi bırakıp çekti gitti buralardan. Kimseler bir daha haber alamadı nalbanttan. Ne nereye gittiğini öğrendiler, ne de neler yaptığını duydular. Ben sana söyliyeyim mi ne oldu nalbanta?”
    Kadın gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bakmış dedeye, karşısında duran bir canavarmış gibi. Devam etmiş ak sakallı dede konuşmaya. “Nalbant şimdi padişahın sağ kolu. Vezir oldu memlekete. Eğer senin gibi tutamasaydı kendini, bu şehrin sokaklarında dolaşacak, adı “deli nalbant”a çıkacaktı belki de.”
    Konuşması bitince dede yürüye yürüye uzaklaşmış kadının yanından. Onun arkasından bakakalan kadın saçını başını yola yola bağırmış da duyanlar gök yarıldı sanmış. Çocuklar öyle bir ağlamış ki üç gün üç gece susturamamışlar. Kediler korkup damdan dama atlaya atlaya başka şehirde miyavlamaya gitmişler.
    Bukle’nin saçları da kısa sürede uzamış, yine eskisi gibi taranacak hale gelmiş. Açgözlü olmanın, yalan söylemenin, kötü düşüncelerin ne kadar zararlı olduğunu da daha iyi öğrenmiş. Anne kız uzun yıllar mutlu bir şekilde, beyaz evlerinde, güzel çiçekleri ile yaşamaya devam etmişler. Bir daha da kimseye güvenip evlerine almayı hiç düşünmemişler







  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Sarı Saçlı KızIşıkları KapatSınıfın orta sıralarında oturan yüzünde gülücükler açan, sınıfın menekşesiydi Sümeyye..

    On ikisin de bir kız çocuğu.
    …

    Bu okuluma yeni tayin edilmiştim.

    ‘Yeni’ her şey insana heyecan ile onulmaz bir cazibe katar. Hele mesleğin öğretmenlikse.. Yeni öğrenci ile yeni öğretmenin heyecanı bir başka olur.
    Açılmamış paket misali… Kaygı ve heyecanla bezenmiş meraklar, bir tatlı olur, bir tatlı olur anlatamam.

    Bir mahalle okulu atandığım.
    Gönlü zenginlerin bir araya geldiği fakir aileler.
    Varoş okuluymuş, aileler ilgisizmiş, okula aidat getiremiyorlarmış
    Hiç birine kulak asmıyorum. Diri kalpler görüyordum ya, o yetiyordu.

    Bu sene 6/B sınıfının sınıf öğretmeniyim. Okulun ilk günleri. Zihnimde bir dizi projeler.
    Masum gözler, beni süzdüklerinde daha bir şevkleniyorum.
    Mardin’in yamacına konmuş güzel okulum.
    Öğretmenler odasındaki pencereden Mezopotamya'ya gözlerim takılıyor ’Uçsuz bucaksız’

    Mardin de deniz ne gezer demeyin !
    Baharda yamaca konmuş şehirden seyrangah olur her yer.Doğanın kalbindeki ekinlerle ‘yeşil denizin’ tadına varırsın.

    Gecesine gerdanlık diyorlar buraların..
    Yamaçtan seyre devam ediyoruz gece de. Yeşil deniz birden karanlığa, karanlık içindeki küme küme köyler, ışık demeti olur birden. Yıldızlar yere düşmüş, büyüklü küçüklü yıldızların raksına şahit olursun.
    ……

    Sınıfın mavilisi Sümeyye.

    Okulumdan günler günlerden düşerken, öğrencilerle birlikteliklerimiz alaşımlı bir hal alıyor , bütünleşmeye başlıyoruz.

    …

    Tarihler kasım ayının sonlarından dem vuruyordu. Kurban bayramına günler kala, herkeste tatlı bir telaşe. Bayramlıklar, şekerlemeler, tatlılar.

    Arife gününde Sümeyye de her çocuk gibi bayramlıklarını almak için babasıyla Mardin’in tarih kokan dar sokaklarından alışverişini yapacaktı. Darlık içinde yaşanan hayatlar için bir bayramlığın kıymetini ancak yaşayan bilirdi, Sümeyye de bildi. İhtimal,çocuklar bayramlıklarla yatacak,bayramın sabahında yataktan yay gibi fırlayıp sokağa, özlenen sabaha kavuşacaklardı.

    Alışveriş tamamdı. Küçük kardeşiyle beraber mutlu, umutlu ve heyecan dolu duygularla evin yolunu tuttular.


    Öyle anlar olur ki ‘her şey ‘ insana ‘lal’ kesilir..

    Caddenin öbür yanında ki evine hızlı adımlarla yürüyen Sümeyye'ye, cenazesine yetişmeye çalışan bir araba gelip çarpıyor, ayağını eziyordu. Araba hızlı, Sümeyye hızlı, ezeli kader olması gerektiği gibi işliyordu.

    Taziyeci araba hüzne duruyor, bayram,sabahını geç karşılıyordu şimdi.

    Günler sonra öğrendim Sümeyye’nin yaşadıklarını.Hemen ziyaretine koştum.
    Evde şükür kesilmiş bir baba. Hayatın darlığı yüz çizgilerinde birleşmiş ,herşey hüzne yazgılıydı,bu hanede. Günlüğü yedi liraya çalışıyor, iki paket sigaraya. Akrabalarının yardımıyla ayakta duruyorlar.
    Derin sessizlikte ki sükûnet her şeyi anlatıyordu.
    Sümeyye'yi soruyorum yeniden. Doktorlar yanlış tedavi etmişler buralarda,diyor.

    Yarası iyileşemiyormuş. Antep’e kaldırdık.

    Bu gün ameliyata alacaklardı ama almadılar.

    Niye diyorum, neden almazlar ki ameliyata kızcağızı?

    Hocam bugün grevleri varmış,doktorların. Hastayı, hastaneyi bırakıp greve koşmuşlar.

    Aldıkları parayı az buluyorlarmış






+ Yorum Gönder


altın saçlı kızın özeti,  altın saçlı kızın hikayesinin özeti,  altın saçlı kız özeti