+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Türk Tarihi Forumunda Refik turanmalazgirt savaşı öncesi anadoluya gerçekleşen türk akınları Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Refik turanmalazgirt savaşı öncesi anadoluya gerçekleşen türk akınları








    Refik turanmalazgirt savaşı öncesi anadoluya gerçekleşen türk akınları


    Tarih sahnesinde yaklaşık 230 yıl var olan Türkiye Selçuklu Devleti’ne altın çağını yaşatan I. Alâeddîn Keykubad 1220-1237 yılları arasında hüküm sürmüştür. Muhtemelen 1190 yılı civarında I. Gıyaseddîn Keyhüsrev’in ortanca oğlu olarak dünyaya gelen Alâeddîn Keykubad’ın annesinin kim olduğu, çocukluğu ve meliklik dönemi hakkında fazla bir bilgiye sahip değiliz. İbn Bibi’ye göre1 I. Gıyaseddîn Keyhüsrev 1197 yılında tahtını kardeşi Rükneddîn Süleyman Şah’a bırakmak zorunda kalınca küçük yaştaki Alâeddîn Keykubad ve ağabeyi İzzeddîn Keykavus da babaları ile birlikte sürgün olarak İstanbul (Bizans)’a gittiler. 1205 yılında babası Gıyaseddîn Keyhüsrev tekrar Türkiye Selçuklu tahtına çıkınca, Alâeddîn Keykubad için de artık sürgün hayatı sona ermişti. Biz bundan sonra Alâeddîn Keykubad’ı yaklaşık altı yıl (1205-1211) Tokat meliki olarak görmekteyiz ve paralarında “el-Melik el-Mansûr” ve “el-Melik el-Mansûr Alâüddevle ve’d-din Ebü’l-Muzaffer” ünvanlarını2 kullandığını biliyoruz.

    Sultan I. Gıyaseddîn Keyhüsrev’in Alaşehir (Philadelphia)’de Theodoros Laskaris ile yaptığı savaşta 7 Haziran 1211’de ölmesi3 üzerine devlet erkânının tahta I. İzzeddîn Keykavus’u geçirme kararı aldığını haber alan Alâeddîn Keykubad Erzurum hakimi amcası Mugîseddîn Tuğrul Şah ve Ermeni Kralı II. Leon ile saltanatı ele geçirmek üzere ittifak yaparak kardeşine karşı hareket etti. 1211 yılında Kayseri’yi muhasara eden Alâeddîn Keykubad ve müttefikleri Sultan I. İzzeddîn Keykavus’u oldukça zor duruma düşürdüler. Kayseri Şıhnesi Celâleddîn Kayser’in yardımları sayesinde Sultan I. İzzeddîn Keykavus, Ermeni Kralı II. Leon ile 12.000 dinar karşılığı anlaşarak kendisine karşı oluşturulan ittifakı bozunca, bu defa Alâeddîn Keykubad zor durumda kaldığı için Ankara Kalesi’ne çekildi. Ancak, kısa bir süre sonra gücünü toparlayan Sultan I. İzzeddîn Keykavus kendisi için hâlâ büyük bir tehlike oluşturan kardeşi Alâeddîn Keykubad problemini kesin olarak çözmek için 1212 ilkbaharında Ankara Kalesi’ni muhasara etti. Bir yıl süren uzun ve şiddetli çarpışmalar sonucunda şehir halkının daha fazla zarar görmemesi için Alâeddîn Keykubad 1213 baharında kaleyi kardeşi Sultan I. İzzeddîn Keykavus’a teslim etti4. Bundan sonra Alâeddîn Keykubad için önce Malatya’daki Minşar daha sonra da Kezirpert Kalesi’ndeki hapis yılları başladı. Ancak Sultan I. İzzeddîn Keykavus’un Zilkade 616 / Ocak 1220 yılında ölmesi üzerine, devlet erkânı Kezirpert Kalesi’nde tutuklu bulunan Alâeddîn Keykubad’ı tahta çıkarma kararı alınca, o onuncu Türkiye Selçuklu Sultanı oldu.

    Sultan I. Alâeddîn Keykubad tahtına çıktığında ülke gerek siyasî gerekse iktisadî açıdan gayet istikrarlı bir durumda olduğu gibi, Anadolu’dan geçen milletler arası ticaret yollarının gelirinden de pay alabilir durumdaydı. Bölgedeki önemli ticarî güçlerden olan Kıbrıs Latinler (Haçlılar)’i ile babası ve kardeşi zamanında ticarî açıdan son derece önemli anlaşmalar yapılmış ve güney-kuzey ticareti yolundaki iki önemli liman şehri olan Antalya (1207) ve Sinop (1214) feth edilmişti.

    Yukarıda da belirtildiği gibi, Alâeddîn Keykubad gayet olumlu şartlarda devr aldığı ülkeyi onyedi yıllık saltanatı boyunca kendisinden sonra gelenlerin aksine her yönü ile daha da geliştirerek zirveye taşımayı başarmıştır. Onun bu başarısındaki en büyük etkenlerden birisi hiç şüphesiz ticarete verdiği büyük önemdir. Çünkü bu olumlu durumun devam ettirilebilmesi için adı geçen liman şehirlerinin güney-kuzey sahillerindeki diğer limanlarla takviye edilmesi ve ticarî imtiyazların yenilenmesi gerekmekteydi. Bu nedenledir ki, tahta çıkrar çıkmaz ilk iş olarak Avrupa Dukalığı’na bir takım ticarî imtiyazlar tanıyan anlaşma imzalanmıştır5. Venedik Dukası’nın temsilcisi Jacobus Teopulo ile sultanın elçisi Emir Sipehsalar Şemseddîn Emirü’l-Gazi tarafından imzalanan anlaşma kırmızı harflerle yazılmış ve sultanın altın mührü ile mühürlenmiştir. Sultan I. Alâeddîn Keykubad’ın “hükmü ve tâbiyeti altında bulunan bütün” kişiler ile Venedik Dukalığı’nın tebeasının yanısıra Suriye dahil olmak üzere Levante’de yaşayan Venedikliler iki yıl süre ile bu anlaşma kapsamında yer almaktaydı. Anlaşmanın birinci bölümünde, Sultan Alâeddîn Keykubad’ın sahip olduğu ülkelerde, Venedikliler’in geçişlerinden ve yaptıkları ticaretlerden yüzde ikiden (%2) başka vergi alınmayacağı gibi, kıymetli taşlar ve incilerden, işlenmiş veya ham gümüş ile altından, zahireden hiç gümrük alınmayacaktı. Yine herhangi bir Venedik gemisi Alâeddîn Keykubad’ın hakimiyetindeki sahillerde tehlikeye düşecek olursa ona zarar verilmeyecek, bulunan eşyalar iade edilecekti. Bir Venedik gemisi düşmanları tarafından takip edilirken sultanın idaresindeki sahillere gelirse Türkiye Selçuklu topraklarına girmesine müsaade edilecekti. İkinci bölümünde ise Sultan Alâeddîn Keykubad’ın hakimiyeti altında yaşayan kişilerin Venedikliler’in idaresindeki yerlere gerek kendi gemileri gerekse yabancı gemilerle girdiklerinde selamlanacaktı. Ayrıca, Venedik Dukası’nın hakimiyetindeki sahillerde sultanın tâbiiyetindeki gemilerden tehlikeye düşen veya zarara uğrayan olursa gerekli yardım yapılıp malları iade edilecekti6.

    Bu anlaşma ile Sultan Alâeddîn Keykubad ülke ticaretini canlı tutabilmek için diğer Avrupa devletlerine karşı Venedikliler’e bir takım imtiyazlar vermekte ise de, kendisine tâbi tüccarları korumak için onlardan da bazı güvenceler almaktaydı. Ayrıca, Venedikliler’in Selçuklu tâbiyetindeki ticarî bir gemiyi gördüklerinde selamlamayı kabul etmeleri, Türkiye Selçuklu Devleti’nin milletler arası ticarî platformda prestijini arttırması açısından son derece önemlidir7.

    Alâeddîn Keykubad’ın ticarete verdiği önemi göstermesi bakımından son derece önemli olan bir diğer hadise de, ilk seferini güney sahillerinde Antalya kadar önemli bir liman şehri olan ve günümüzde Alanya olarak bilinen Kalonoros/Galanoros üzerine tertip etmesidir (1221-1222). Kaleyi ele geçirdikten sonra doğal güzelliğine de hayran kaldığı Kalanoros/Galanoros’u adeta yeniden imar ettirdiği gibi kendi adına nisbetle Alâiye ismini vermiştir8. Sultan ticaret açısından son derece önemli olan bu merkezi feth ettikten sonra artık Akdeniz’den gelen malların Anadolu’daki dağıtım üssü olan bu iki limanın (Antalya ve Alanya) Türkiye Selçukluları’nın denetimine girmesi bölge ticaretindeki paylarını artırırken, Ermeniler’in kâr payını azaltıyordu. Bu durum iki taraf arasındaki ilişkileri gerginleştirmiştir. Zira Akdeniz’den gelen mallar Antalya ve Alâiye limanları ile Anadolu’ya, oradan da Bizans (İstanbul)’a gidiyordu. Bu iki liman da Selçuklular’ın eline geçince bölgedeki ticarî alış-verişde Ermeniler’in kâr payı azalmıştı.

    Transit ticaret merkezi konumunda olan Ermeni Krallığı ile ilgili asıl problem bu devletin topraklarından geçen tüccarların saldırıya uğramaları ve bu durumun Alâeddîn Keykubad’a şikâyet edilmesi ile başlamıştı. İbn Bibi’nin naklettiğine göre9, Alâeddîn Keykubad’ın Konya’dan Kayseri’ye gittiği sırada (1225) huzura bir tüccar girdi ve “Ben Halep diyarından buraya geliyordum, Ermeni ülkesinden geçerken malımı gasbettiler, o kafirler bu dergâhtan korkmazlarsa uğradığım zulmün derdine hangi sultanın adaletinden derman isteyeyim?” dedi. Bu tüccarın arkasından “Ben Antalya yerlilerindenim, kazandığım bütün servetimi bir gemiye yükleyip deniz yolu ile sefere çıktım ve Mısır’a gidip kâr etmek istedim. Ancak sahilden Frenkler’in saldırısına uğradık. Saldırı sonunda bizi esir alıp bütün mallarımıza el koydular” diyerek şikayette bulundu. Sultan Ermeniler’in tüccarları himaye etmeyip kötü davranmalarına çok kızdı ve tüccarların zararlarının karşılanmasını emrettikten sonra, huzurunda bulunan emîrlere, “Canlarını malları uğrunda tehlikeye koyan tüccarlara saldırı oluyorsa bunu yapanların üzerlerine kuvvet göndermek gerekir” dedi10. Daha sonra bu şikayetlerin halledilmesi için Ermeniler üzerine Mübarizeddîn Çavlı ve Emir Komnenos’u görevlendirdi. Ermeniler’in denizden yardım almasını engellemek için ayrıca, Mübarizeddîn Er-Tokuş’u da sahillerin güvenliğine memur etti11. İbnü’l-Esir’in verdiği bilgilere göre12, 1225 yılında düzenlenen bu sefer sonucunda Selçuklu ordusu bazı Ermeni kalelerini kuşatma altına alarak dört tanesini ele geçirmiş, ancak kış mevsiminin girmesi üzerine bölgeden ayrılıp geri dönmüştür. Bu sefer sonucunda, İskenderun Körfezi’nden Alâiyye’ye kadar uzanan krallığın sınırları daralmış ve güney sahilindeki Ayas ile Korykos (Görkös)’un dışında Selçuklular’ın eline geçmiştir13.







  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Ermeni Seferi’nin yanısıra yine tüccarların şikayeti nedeniyle Karadeniz’in kuzeyindeki Kırım yarımadasında ticarî açıdan son derece önemli bir liman şehri olan
    Suğdak üzerine de sefer düzenlenmiştir. Anadolu, Suriye ve el-Cezire (Musul)’li Müslüman tüccarlar pamuk, ipek ve baharattan oluşan yükleri ile Sivas’da buluşup Sinop’dan gemilere binerek Kırım sahilindeki Suğdak’da karaya çıkıyorlardı. Burada Kıpçaklar’a mal satıyorlar, karşılığında kürk, sincap derisi, cariye ve esir alıyorlardı. 1223 yılında Moğollar, Suğdak şehrini ele geçirince halkını darmadağın ettikleri gibi, bölgede ticaret yapan tüccarlara da zarar vermişlerdi. Moğollar bölgeden ayrıldıktan sonra bu önemli ticaret limanına yerleşmeye çalışan Trabzon İmparatorluğu’nun faaliyetleri yüzünden kargaşa uzun süre devam etmişti. İbn Bibi’nin nakl ettiğine göre14, sultanın Kayseri’de ikamet ettiği bir sırada Divan-ı Mezalim’e kıtalar arası ticaret yapan bir tacir girdi. Bu tacir Rus, Bulgar ve Kıpçak diyarında iyi ticaret şartlarının olduğunu duymuş ve iş için oraya gitmişti. Ancak Karadeniz sahiline vardığı sırada eşkiyalar ona hücum edip bütün malını elinden almışlardı. Bu şikâyet üzerine Alâeddîn Keykubad, muhtemelen 1225 yılında Uç Beylerbeyi Melikü’l-ümera Hüsameddîn Çoban’ı bir donanma ile Suğdak bölgesine sefere gönderdi. Bu seferin sonucunda ticarî açıdan son derece önemli olan Suğdak şehri feth edilmiş, Rus Knezliği vergiye bağlanmıştı. Bu haberi alan Alâeddîn Keykubad, başarısından dolayı Hüsameddîn Çoban’ı tebrik eden bir mektup göndermiş ve aynı zamanda “Suğdaklılar’ın tüccarlardan vaktiyle gasb etmiş oldukları mal ve eşyaların geri verilmesini istemişti”. Melikü’l-ümera sultanın isteği doğrultusunda malı gasp edilen tüccarın her akçesine karşılık bir altın tazminat ödeyerek emri yerine getirmiştir.

    Ekonomik amaçlı bu seferlerin dışında Alâeddîn Keykubad gerek feth edilen bölgelerin ve tüccarların güvenliği gerekse ticarî alış-verişi canlandırmak için kervansaraylar da inşa ettirmiştir. Meselâ 1229 yılında Konya-Aksaray yolu üzerinde taş ustalığını Muhammed b. Havlân el-Dımaşkî’nin yaptığı Sultan Han bunlardan biridir. Yine Antalya-Alâiyye yolu üzerindeki Şerefzah Han ve Alara Han’da Alâeddîn Keykubad’ın emri ile yapılmıştır.

    Alâeddîn Keykubad’ı saltanatının ilk yıllarında rahatsız eden problemlerden bir tanesi de devlet erkanı ile yaşadığı otorite krizidir. Babası I. Gıyaseddîn Keyhüsrev zamanından beri görev yapan Beylerbeyi Çaşnigir Seyfeddîn Ayaba başta olmak üzere Emîr-i Meclis Mübarizeddîn Behramşah gibi büyük emîrlerin nüfûz sahibi olmalarıydı. İbn Bibi’nin naklettiğine göre15, bu büyük emîrler hizmetlerindeki kıdemleri ve servetlerinin yüksekliği, taraftarlarının çokluğu dolayısıyla serkeşlik yolunu tutmuşlar ve sultana tahakküm etmeye başlamışlardı. İşler öyle bir dereceye gelmişti ki, Seyfeddîn Ayaba’nın ihtişamı ve devlet işlerindeki nüfûzu sultanı gölgede bırakır olmuştu. Seyfeddîn Ayaba sultanın huzurundan ayrıldığında sarayın etrafında kimse görünmezdi, onun işareti olmadan kimse sultanın huzurunda ağzını açamazdı. Bunun için emîrler kendisini lider olarak görüyor ve önemli işleri sultan yerine ona danışıyorlardı. Durum o kadar vahim bir hâl almıştı ki Seyfeddîn Ayaba’nın konağında günde seksen baş koyun kesilirken sultanın sarayında hassa kulları ve saray halkı için sadece otuz baş koyun kesiliyordu.

    Sultan ise otoritesini sarsan bu emîrlere karşı fırsat kolluyor, fakat güçlerini bildiği için açıkça bir şey yapamıyor ve görünürde onlarla iyi geçinmeye çalışıyordu. Fakat diğer taraftan da alenen olmasa da emîrleri hiç değilse ekonomik açıdan zayıflatabilmek için plânlar yapmaktaydı. Meselâ; İbn Bibi’nin ifadesinden anlaşıldığına göre16, Alâeddîn Keykubad 12 kapıdan oluşan Konya Kalesi’nin dört büyük kapısı ile bir kaç burç ve bendlerinin masraflarının hazineden karşılanmasını, geri kalan kısımlarının da memleket büyükleri arasında, kudretleri nisbetinde, taksim olunarak acele tamamlanmasını ve her emirin kendi yaptırdığı kısmın üstüne ismini altınla nakş ettirmesine izin veren bir ferman yayınlattırmıştır.

    Emîrler kendilerine son derece ağır gelen bu işi yaptıktan sonra, isimlerinin anılacak oluşuna sevinseler de, sultana karşı düşmanlıkları daha da artmıştır17. Sultan yaklaşık üç yıl devam eden bu durumdan nihayet Hokkabaz-Oğlu Seyfeddîn ile Emîr Komnenos’un yardımlarıyla adı geçen emirleri bertaraf edip otoritesini sağlamlaştırdıktan sonra devlet işleriyle meşgul olmaya başladı.
    Yukarıda da belirtildiği gibi ticarî prestij açısından son derece önemli olan Alâiyye, Ermeni Krallığı ve Suğdak seferlerinin ardından biz, Alâeddîn Keykubad’ın Anadolu’daki Türk birliğini sağlamak için Hısn-ı Keyfa Artukluları ardından Erzincan Mengücek Beyliğine karşı harekete geçtiğini görüyoruz. Bunun sebebi ise Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da hüküm süren bu beyliklerin ikili siyaset takip edip hutbeyi bazen Türkiye Selçukluları’na bazen de komşu devletler adına okutmalarıydı. Sultan bu nedenle ilk önce Amid (Diyarbekir) civarında hüküm süren ve bölgede politik oyunlar sergilediği için güvenilirliğini yitiren Hısn-ı Keyfa Artuklu Hükümdarı Mesud üzerine harekete geçti18. 1226 yılında gerçekleşen bu sefer sonunda Türkiye Selçuklu Ordusu’nun Kahta ve Çemişgezek gibi önemli kaleleri ele geçirmesi üzerine Mesud değerli hediyelerle birlikte tâbiyetini bildirmek ve affını istemek üzere hanedanına mensup büyükler arasından bir elçiyi sultana göndermesi neticesinde iki taraf arasında barış sağlamıştır19.

    Türkiye Selçukluları’na tâbi olarak altmış yıl (1165-1225) Erzincan Mengücük Beyliği’ni yöneten Behram Şah 1225 yılında ölünce yerine oğlu Alâeddîn Davud Şah geçti fakat, o Selçuklu tahtına babası kadar sadakatli davranmıyordu. Bu nedenle Sultan Alâeddîn Keykubad ile arasındaki tâbiyet münasebeti bozulma temayülü gösteriyordu. Hatta, Erzincan beyliğinin ileri gelen emirleri bu duruma karşı çıkmışlardı. Bunun üzerine Alâeddîn Davud Şah, kendine karşı çıkan emirleri öldürtmeye karar vermiş, bir kısmını idam, bazılarını hapsettirmişti. Bir kısım emîrler ise ölüm korkusu ile evini barkını terk edip Keykubad’a gelerek Davut Şah’tan şikayetçi olmuşlardı. Alâeddîn Keykubad, Davut Şah’a hapsedilen emirlerin salıverilmesini ve onlardan almış olduğu şeyleri iade ederek saltanat dergâhına göndermesini emreden bir mektup yazdı20. İlk önce sultanın bu önerisini kabul etmek istemeyen Davut Şah daha sonra buna boyun eğmek zorunda kaldı. Hapisten çıkarılan emirler ise Alâeddîn Keykubad’ın yanına gittiler ve tam bir teveccüh gördüler. Bunun üzerine iki taraf arasındaki ilişkiler gerginleştiği gibi geri kalan emirler de Davud Şah’a karşı serkeşlik yolunu tutunca Erzincan Beyi, sultana lâyık hediyelerle Alâeddîn Keykubad’ın huzuruna gitti.

    On gün sultanın meclisinde hazır bulunan Davud Şah’a çeşitli ikramlarda bulunuldu. Onbirinci gün Tercüman Sadeddîn Köpek, sultanın el yazısı ile yazılmış bir “ahidname” getirdi. Ahidnamede; “Davud Şah bizim ahdimizi candan muhafaza eder, bizim düşmanlarımıza dostluk göstermez ve hiç bir diyara aramızdaki husumeti ihbar eden mektuplar göndermez ise, bizden ancak yardım, bahtiyarlık ve mevki bulur. Eğer aksine hareket ederse lâyık olacağı cezayı bulur” denmekte idi. Takdim edilen bu ahidnameden sonra Davud Şah’ın memleketine dönmesine izin verildi21.




  3. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    Davud Şah memleketi olan Erzincan’a döndükten sonra sultana verdiği sözleri unutup Erzurum Meliki Rükneddîn Cihanşah’a bir mektup yolladı. Mektupta “Her ne kadar bu sefer saltanat dergâhından ikram ve iltifata mazhar olduksa da, sultanın maiyyetinde bulunan emîrlerden emin değilim. Şüphe yok ki bu adamlar beni memleketimden uzaklaştırmak için sultanı teşvik edeceklerdir. Eğer bunlar arzularına nail olursa senin amcanın oğlu olan sultan sana da müsamaha etmeyecektir. Ben gizlice bütün servet ve hazinelerimi asker toplamaya tahsis edeyim. Bu kış içinde bütün gayretimi bu konuya sarf eyleyeim. Eğer sen de başını ve mülkünü muhafaza etmek istersen bu hususta benimle el birliği yapar ve gayretini bu cihete sarf edersin…” demekteydi. Davud Şah bununla yetinmeyip Eyyûbî hükümdarı Melik Eşref’e de: Ömrümün son günlerine kadar bana memleketiniz hudutları dahilinde yaşayacak bir yer verirseniz Kemah Kalesi’ni size bırakırım” şeklinde bir teklifte bulunmuştu. Bu teklifin hemen hemen aynısını ihtiva eden bir mektubu Celâleddîn Harezmşah ile Alâeddîn Nev Müslüman (Alamut Sahibi Alâeddîn)’a göndermişti. Mektupta, Celâleddîn’e, eğer kendi canına dokunmayacak olursa Kemah Kalesi’ni bütün erzak ve mühimmatı ile kendisine teslim edeceğini ve Erzincan’daki babadan kalma sarayını ona “Devlethane” yapacağını bildirmişti22. Sultan bu haberleri duyunca “Bu biçarenin aklı şaşırmış, devlet ve ikbali tersine dönmüştür” demiş23, sonra da Erzincan üzerine sefer yapmak için ordusuna emir vermiştir.

    İbn Bibi’nin naklettiğine göre24, Davud Şah’ın ileri gelen emîrleri bu seferi durdurabilmek için ona “Oğullarınızı sultanın dergâhına göndererek yapılan hatalardan özür dileyelim, hatta iddialarından bazılarını inkar edelim…” dediler. Davud Şah emîrlerinin bu fikrini beğenmiş, oğullarını onlarla beraber sultana yollamıştır. Fakat, Davud Şah’ın bu plânından daha önce haberdar olan Alâeddîn Keykubad, emîrlerini askerlerle beraber gizlice Kemah ve Erzincan hudutlarına göndermiş, Davud Şah’ın bir kaleye sığınarak işi uzatmasına meydan kalmadan kalelerin tutulmasını ve o bölgenin ansızın ele geçirilmesini istemiştir. Hiç bir ümidi kalmayan Davud Şah sultanın huzuruna gitmekten başka çare bulamamıştır. Sultan ise hiç bir şey dememiş, Akşehir ile Ab-ı germ denilen Ilgın’ı ona ikta verip adamlarıyla Akşehir’e göndermiştir. Sultan Erzincan’a girmiş ve bölgeyi Davud Şah’ın adamlarından tasfiye edip, idaresini büyük oğlu Gıyaseddîn Keyhüsrev’e vermiştir. Antalya Subaşısı Mübarizeddîn Ertokuş’u da “Atabey” olarak onun hizmetinde bırakmıştır25. Böylece, Divriği kolu hariç Mengücekler 625/1228 tarihinde Selçuklu Devleti’ne bağlanmışıtr.

    Devrin İslâm kaynaklarının verdiği bilgilere göre, Erzincan seferinden sonra Alâeddîn Keykubad, 1214 yılından beri Türkiye Selçukluları’nın vassalı (tâbisi) konumunda olan Trabzon Devleti’nin Sinob’u ele geçirdiği ve sahilleri yağmaladığı haberini alınca şehri kurtarmak için derhal bir sefer tertip etmiştir26.

    Saltanatı boyunca Alâeddîn Keykubad’ı, en çok uğraştıran konulardan biri de Celâleddîn Harezmşah ve Yassıçimen Savaşı (10 Ağustos 1230)27 idi. Harezmşah-Selçuklu ilişkileri Nesevî’nin verdiği bilgilere göre28, ilk defa 622 / 1225 yılında iki Türk devleti arasında dostluk ve birlik kurulması için Celâleddîn Harezmşah’ın, Alâeddîn Keykubad’a bir mektup ile Kadı Mucireddîn Ömer bin Sa’d Harezmî’yi elçi olarak göndermesiyle başlamıştı. Gayet dosthane bir şekilde başlayan bu ilişki gün geçtikçe pekişmiş ve Eyyûbîler’e karşı ittifak yapacak bir hale gelmişti. Ancak, daha sonra Celâleddîn Harezmşah’ın takip ettiği istikrarsız siyaset nedeniyle29 Moğollar’ı hiçe sayarak Eyyûbîler’in hakimiyetinde bulunan Ahlat’ı muhasara etme konusunda ısrarlı davranması ve Alâeddîn Keykubad’a karşı sadakatsizlik gösteren Erzurum Melik’i Cihanşah ile ittifak yapması nedeniyle maalesef iki tarafın araları bozuldu. Bunun üzerine Alâeddîn Keykubad, Celâleddîn Harezmşah’a karşı Eyyûbîler’den Melik Eşref ile anlaştı ve 28 Ramazan 627/10 Ağustos 1230 tarihinde iki taraf Yassıçimen300 mevkiinde birbiriyle karşılaştı. Yapılan savaşta görünürde Aleâddîn Keykubad ve Melik Eşref, Celâleddîn Harezmşah ile Erzurum Meliki Cihanşah’a karşı büyük bir zafer kazandı. Ancak iki Türk devleti arasında gerçekleşen bu savaşın Türkiye Selçuklu tarihi açısından tek kazançlı tarafı Erzurum’un ilhakı olmuştur. Çünkü, bu savaştan hemen sonra artık Moğol saldırıları resmen Türkiye Selçukluları için tehlike haline gelmeye başladı. Nitekim, Celâleddîn Harezmşah’ın Yassıçimen’de büyük bir yenilgiye uğradığını haber alan Moğollar Amid’de ona karşı ani bir gece baskını düzenleyerek Selçuklu sınırına kadar yaklaştılar. Hatta Curmagon Noyan komutasında bir grup Moğol askeri 1232 yılında Sivas yakınında Kemaleddîn Ahmed bin Rahat adıyla bilinen İsfehanî Kervansarayı’na kadar ilerleyip bir çok hayvan ve insanı esir ettiler31.
    Moğollar’ın bu beklenmedik saldırısını haber alan Alâeddîn Keykubad derhal Kemaleddîn Kamyar’ı merkezdeki kuvvetlerle Sivas’a gönderdi. Ancak Kemaleddîn Kamyar’ın bölgeye geldiğinde Moğollar’ın ayrıldığını görünce bu ani akının sebebini ve etkisini görmek için Erzurum’a kadar gitmek zorunda kaldı. Erzurum’a gelindiğinde Moğollar’ın Selçuklu sınırlarına girmelerinde Gürcüler’in tesiri olduğunu öğrenince ordusunu güçlendirip onlar üzerine bir sefer tertip edip bol ganimet elde ettiği gibi, Gürcü Kraliçesi Rosudan’ın Selçuklu Devleti ile akrabalık kurma isteğini sultana iletti. Sultan bu haberi aldıktan sonra askerlerin yurtlarına dönmelerine izin verilmesini ve kraliçenin dünürlük hususundaki dileğinin kabul edilmesini, bundan böyle Gürcü (Abhaz) ülkesine saldırıdan vazgeçilmesini emretti32.

    Her ne kadar bu ilk Moğol akını hiç bir problem çıkarmadan neticelenmiş olsa da, Alâeddîn Keykubad ülkenin doğu sınırlarının güvenliği için bazı tedbirler alma ihtiyacı hissetti. İlk iş olarak da Kemaleddîn Kamyar’a Ahlat, Bitlis ve Tiflis’e kadar uzanan vilâyetleri Selçuklu sınırlarına katmasını emretti33. Stretejik açıdan son derece önemli olan bu yerler feth ve kaleleri tamir edildikten sonra, Yassıçimen Savaşın’dan sonra Anadolu’da kalan ve bölgede başı boş dolaşıp talan yapan Harezmli askerler Selçuklu idaresine alındı34. Ancak Melik Eşref’in idaresindeki Ahlat’ın Türkiye Selçuklu Devleti’nin eline geçmesi bu defa da Eyyûbîler ile gerek evlilik35, gerekse Celâleddîn Harezmşah’a karşı Yassıçimen Savaşı öncesi kurulmuş olan dostluk bozuldu. Eyyûbî melikleri Alâeddîn Keykubad’a karşı birlikte harekete geçtiler. 19 Eylül 1234 tarihinde Harput önünde yapılan savaşta Eyyûbîler yenilgiye uğradılar ve kısa bir süre sonra Harput Artuklular’ı da Selçuklu idaresine girdi 36. Sultan 1235 baharı geldiğinde Türkiye Selçuklu Devleti sınırları yakınındaki Eyyûbî topraklarına bir sefer daha tertip etti ve Harran, Ruha (Urfa) ve Rakka’yı ele geçirdi. Ancak Eyyûbî Sultanı Melik el-Kâmil kısa bir süre sonra feth edilen yerleri geri alıp Selçuklular’ın bölgede yaptırdıklarını tahrip ettirdi. Bunun üzerine Alâeddîn Keykubad, Taceddîn Pervane komutasında bir orduyu Amid’e gönderdi. Ancak, Selçuklu ordusu kışın da bastırmasıyla Amid’in sağlam surları karşısında bir başarı elde edemeden geri döndü (1236)37




+ Yorum Gönder