+ Yorum Gönder
Tarih Arşivi ve Türk Tarihi Forumunda Tarihteki türk devletlerin ortak yıkılış nedenleri Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Harbi @ kız
    Bayan Üye

    Tarihteki türk devletlerin ortak yıkılış nedenleri








    Tarihteki türk devletlerin ortak yıkılış nedenleri

    Türklerin tarih boyunca pek çok devlet kurmaları, onların ne kadar teşkilâtçı bir yapıya sahip

    olduklarını göstermesi bakımından dikkat çekici ise, kurulan devletlerin yıkılış sebepleri de o kadar

    ibret vericidir. Türk tarihinin geneli göz önüne alındığında çoğu devletin iç çekişmeler nedeniyle

    ortadan kalktığı, veya yine bir başka Türk boyu tarafından yıkıldığı görülmektedir. Türklerin "ilsiz" ve

    "kağansız" kalmalarının en büyük sebebi, aslında kendilerini illi ve kağanlı yapan "Türk töresi"nden

    kopmaları olmuştur. İslâmiyet'ten önce Orta Asya'da kurulan büyük Türk devletlerinin yıkılış



    dönemleri incelendiğinde bu gerçek açık olarak görülebilir. Hun ve Göktürk çağı buna iyi bir örnektir.

    İslâmî dönemde de mahiyeti biraz değişmekle birlikte töre ve adaletten ayrılan Türk devletlerinin

    zayıflamaya başladıkları izlenebilir. Hun devrine ait Çin kaynaklarındaki bilgiler, Göktürk Kitabeleri ve

    İslâmî döneme geçiş devrinde yazılan Kutadgu Bilig ile Nizamülmülk'ün kaleme aldığı Siyasetname

    gibi kaynaklar, çözülmenin sebeplerini anlatan pek çok örneklerle doludur.Türk Töresinden

    Uzaklaşma, Kültürel Yabancılaşma

    Orta Asya Türk tarihinde Türk devletinin kendini güçlü kılan Türk töresinden uzaklaşmasının ne gibi

    kötü sonuçlar doğuracağı, ezelî düşmanları Çin ile örnekleştirilerek anlatılır.

    Bunda amaç, tehlikeye dikkat çekilerek, devletin kendisine çeki düzen vermesidir. Göktürk

    Kitabelerinde buna dair çok sayıda örnek olmakla birlikte, henüz Hun çağında bile Çin âdetlerini

    benimsemenin mahsurları, hem de bir Çinlinin ağzından, açık bir şekilde izah edilir. Mete'nin oğlu

    Kiyuk'un veziri olan Cung-Hang Yüeh, refah ve zenginliğe erişince gevşeyen ve Çin giyimi ve

    yemeklerine ilgi duymaya başlayan kağana bunun sakıncalarını şöyle anlatır:

    "Hunların bütün halkını toplasanız, Çindeki bir ilin nüfusu kadar bile tutmaz(nüfus

    bakımından). Çin daha güçlü sayılır. Ayrıca onların yiyecekleri ile elbiseleri de ayrıdır. Bu sebeple,

    Çin'de (yetişen ve yapılan) bu gibi mallara bağlanmak doğru değildir. Şimdi siz, Hun hakanı,

    geleneklerinizi değiştirip, Çin'de bulunan mallara sahip olmak isterseniz, Çin mallarının hiç olmazsa

    beşte birini satın almak zorunda kalacaksınız. Böylece Hun halkının hepsi, (ihtiyaçları için) hep Çin'e

    bakacak ve Çin'in tesiri altına girecektir.

    Çin ipeklilerini alsanız ve elde etseniz bile, siz Hunlar çalılar ve dikenler arasında, hep at

    üzerinde dolaşmaktasınız. Giyecekleriniz ve pantolonlarınız az zamanda, çalılar arasında yırtılmış

    olacaklar. Elbette ki, ipekli elbiseler, şimdiye kadar giydiğiniz yün ve keçe elbiseleriniz kadar

    mükemmel ve elverişli olamazlar.

    Yiyecek meselesine gelince: Çin yiyeceklerini elde etseniz bile, onlar da az zamanda

    tükenip gidecekler veyahut yemeyip atacaksınız. Bu da gösteriyor ki, Çin yemekleri, sizin kımız ve

    yoğurtlarınız kadar lezzetli ve size uygun yiyecekler değildir."

    Bugün dahi benzer meselelerle karşı karşıya olduğumuz göz önüne alınacak olursa bu

    öğütlerin doğruluğu ve güzelliği insanı şaşırtmaktadır. Göktürk çağında da devletin çöküşünü

    hızlandıran sebepler arasında Türk yaşayış ve töresinin terk edilerek Çin'e öykünmenin ilk sırada yer

    aldığı görülür. Çinliler bu durumun farkında olduğundan Türkleri kendi yakınlarına çekmeye çalışmış,

    taht mücadelelerini gizliden gizliye kendi çıkarları için körüklemiştir. Batı Göktürklerinin başında

    bulunan İstemi Yabgu'nun oğlu Tardu, ihtirası ile, Doğu'daki İşbara Han'ın yüksek hâkimiyetini

    tanımayarak isyan ettiğinde, Çin devreye girerek, Göktürkler arasına iyice nifak sokmuş idi.

    İşbara'ya karşı isyanların gittikçe artması üzerine, Han, Çin'in himayesine girmeyi kabul etmiş, fakat

    Çin hükümdarı, bunun karşılığında Hunların Çin âdetlerini benimsemesini talep etmişti. Çünkü Çin

    hükümdarı "Türklerin ok atamadıkları zaman tehlikeli olamayacaklarını" biliyordu.

    Hun ve I. Göktürk devletlerinin başına gelenleri iyi bilen Bilge ve Kültegin kardeşler, II.

    Göktürk Devleti'nin aynı hatalara düşmemesi için, Çin'in asıl amacını kitabelere nakşederek

    ölümsüzleştirmişlerdir. Tarih şuuruyla nakşedilen öğütler, Türk töresini terk etmenin ağır bedelini

    halka hatırlatmaktaydı:

    "Tabgaç budun (Çin), altın, gümüş, işlemeli kemha ve ipekli kumaşlardan bolca verirmiş. Çin

    milletinin sözü tatlı, hediyesi de çekici imiş. Tatlı söz ve yumuşak ipeği (hediyeleri) ile Çinliler,

    ararlar ve uzak milletleri (bulup) kendilerine bu yolla yakınlaştırırlarmış.

    (yakınlarına gelip) konan (kavimlerin ise), içlerine fesat bilgisini yayarlarmış. İyi bilgiye sahip bilgi

    kişiyi, iyi cesur ve alp kişiyi yürütmez imiş. (Onların içinde) bir kişi yanılsa, beşiktekilere kadar (artık

    acımaz ve) kıymaz imiş. (Çin'in) tatlı sözüne, yumuşak hediyesine kanıp, pek çok Türk öldü"

    Bu muhteşem nutukta daha sonra I. Göktürk kağanlığının dağılarak çok sayıda Türkün

    katledildiği ve kalanların da Çin'e yerleştirilmeleri anlatılır. Kutlu yurt olan Ötügen'in terk edilmesi

    devletin yıkılış sebeplerinden biri olarak gösterilir ve Türk milleti bir kez daha uyarılır:

    "Türk milleti!, eğer o yerlere (Çin'e) varırsan öleceksin. Ötügen yerinde oturup, (Çin'e

    yalnızca) kervan ve heyetler gönderirsen, hiçbir kaygın olmayacaktır. Ötügen ormanında oturursan

    ebedî il tutacaksın. Türk milleti, artık tok olacaksın. Açlık, tokluk nedir bilmezsin. Bir doysan, açlık

    nedir bilmezsin. Bunun için, seni eğitmiş olan kağanının sözünü almadın. Yer sayarak (yerden yere)

    vardın. Oralarda hep tükendin ve zayıfladın. Orada kalmış olanlar ise, (yine) yerden yere gittiler.

    Hepsi, ölü (gibi) yürüyor idiler. Tanrı buyurduğu için; özümün kutu, talihi olduğu için kağan oldum"

    Bu ifadelerde Türk milletinin "yanılma"sı ve "ilsiz" kalması anlatılır. Eğer millet vatanını ve

    kağanını terk ederse Tanrı tarafından cezalandırılır. Tonyukuk Kitabesi'nde "Tanrı şöyle demiş: Han

    verdim hanını bırakıp teslim oldun, Teslim olduğun için Tanrı öldürmüştür.

    Türk milleti öldü, mahvoldu, yok oldu."denir. Şüphesiz Türk devletlerini güçlü kılan millet-devlet

    kaynaşmasıdır. Devlet, milletine hizmet ettiği sürece "kutsal" kabul edilir. Orhun Yazıtlarında Türk

    milleti bütün işini ve gücünü kağana verirken, kağanın da milletin başını dik tuttuğu, aç ve çıplak

    kimse bırakmadığı destanî bir dille anlatılır. Eğer kağanlar, babalarına benzemez, töreyi unuturlarsa,

    devlet ve millet felâketle karşı karşıya gelir. Kültigin ve Bilge Kağan yazıtlarında, devletin zayıflayıp ,

    parçalanması sebepleri bu açıdan şöyle anlatılır:

    "Bilgisiz kağanlar, kötü kağanlar tahta oturmuş olduğundan; bakanları (buyrukları) da

    bilgisizmiş, kötü imiş. Beğleri ve halkı düzensiz (tüzsüz), Çin milleti aldatıcı ve sahtekâr olduğu,

    küçük kardeşi büyük kardeşe düşürdüğü, beğ ve halkın arasını açtığı için Türk milletinin ülkesi

    elinden çıkmış. Kağanlık tahtına çıkardığı kağanını kaybetmiş. Çin milletine beğ olacak erkek

    çocuğu kul, hanım kızı cariye oldu. Türk beğleri Türk adını bıraktı. Çin beğlerinin Çince adlarını alarak

    Çin imparatoru için çalıştılar."

    Görüldüğü gibi Orta Asya Türk tarihinde devletin yıkılış sebepleri daha çok Türk töresinin terki ve iç

    mücadelelerle izah edilir. Hunlar, Göktürkler aslında kendi iç mücadelelerin sonunda zayıflamış,

    Çinliler sadece bundan faydalanmışlardır. Uygur Devleti de 840 yılında yine bir Türk kavmi olan

    Kırgızlar tarafından yıkıldıkları hâlde, başlarına gelen felâketlerden hep Çinlileri mesul tutmuşlardır.

    Uygur destanlarında, hep Çin motifi işlenir. Çünkü Çin, Türk töresinin karşısındaki "yabancılaşma"

    tehlikesini sembolize eder.

    İslâmî dönemde de benzer tehlike, mahiyet ve sonuçları farklı olmakla birlikte bazen Türk

    devletlerinin sonunu hazırlamıştır. Kurucularının Türk hanedanına mensup oldukları, askerlerinin

    hemen tamamının, halkının azımsanmayacak bir kısmının Türk olduğu Samanilerde, nispeten

    Gaznelilerde bu durum gözlenir. İran etkisi bu iki devlette de önemli ölçüde hissedilir. Selçuklu

    Devleti'nin kısa zamanda bütün Horasan'a hâkim olmasında, şüphesiz bu devletlerin topraklarında

    yaşayan konargöçer Türklerin, Arslan Yabgu ve Tuğrul Beylerin etrafında birleşmelerinin rolü vardır.








  2. Harbi @ kız
    Bayan Üye





    Ancak Melikşah'tan sonra başlayan iç mücadeleler, İran menşeli devlet adamlarının nüfuz

    kazanmasıyla neticelenmesi, Büyük Selçuklu İmparatorluğunun dağılmasına bir ölçüde sebep

    olmuştur. Sencer'in bütün gayretlerine rağmen devleti dağılmaktan kurtaramaması ve aynı soydan

    olan Oğuzların, yabancılaşan devlete isyanlarının ardında da bu gerçek yatar. İç mücadeleler ve

    buhran dönemlerinde özünde "yabancılaşma"ya tepki olan isyanların çıkması bu sebeple tabiîdir.

    Nitekim dinî yönünü bir tarafa bırakacak olursak Anadolu Selçuklularında devleti oldukça uğraştıran

    Babaîler isyanında Türkmenlerin önemli bir kısmının isyana katılması da bunu gösterir. Her ne kadar,

    bir cihan hükümdarı olduklarını göstermeleri bakımından Anadolu Selçuklu hükümdarlarının eski İran

    unvanlarını (Keyhüsrev, Keykubad, Keykavüs) kullandıkları biliniyorsa da, sonuç itibariyle bu durum

    bir yabancılaşmanın da ifadesidir.

    Orhun Kitabeleri'nde geçen "Türk kağanları Çin isimleri aldılar" eleştirisi şüphesiz Anadolu

    Selçukluları için de söylenebilir. Anadolu Selçuklularında resmî yazışma dilinin Farsça olması da

    göz ardı edilemez. Karamanoğlu Mehmet'in "Bundan sonra divanda, dergahta ve bargahta Türkçe

    konuşula" şeklindeki buyruğu, bu yabancılaşmaya bir tepkinin ifadesidir. Nitekim Osmanlı Devleti'nin

    600 yılı aşkın bir süre imparatorluklarını muhafaza etmelerinde Türkçeyi resmî dil olarak korumaları

    önemli bir unsur olmuştur. Yaşayış bakımından daha Türk olmasına rağmen Safavilerin, İran devleti

    hâline gelmelerinin ardında Farsçayı resmî dil olarak kabul etmeleri yatar. Rusya ve Çin gibi ezeli

    düşmanlar, Türk hâkimiyetinin yıkılmasının, Türk dilini yok etmekle mümkün olduğunu bildiklerinden,

    bu yönde büyük gayretler sarf etmişlerdir.

    Taht Mücadeleleri

    Daha önce de belirttiğimiz gibi Türklerde devlet hanedanın ortak malı olarak telâkki edilir. Tanrıdan

    kut alan kağan, milleti için ve onun adına devleti yönetir. Ancak, kağan veya sultan bu vazifesini iyi

    ifa edemezse, bu telâkkiye göre, hanedan üyeleri tahta geçme hakkına sahiptir. Hunlardan

    Osmanlılara kadar değişmeyen bu anlayış, aslında devlet yönetimine ehil ve liyakatli kişilerin

    gelmeleri ve bu sayede devlet ve milletin daha da güçlenmesi için bir vasıta olarak düşünülmüştür.

    Hanedan üyelerinin tahtta hak iddia etmelerinin tek şartı bu mücadelenin "sonuçlarına katlanmayı"

    kabul etmelerine bağlıdır.

    Dolayısıyla taht mücadelesine giren hanedan üyeleri başarısızlıklarını hayatlarıyla ödemeyi baştan

    göze almışlardır. Umumiyetle hanedan üyelerinin kanını dökmek "memnû" (yasak) olduğu için onlar,

    hâkimiyet sembolü olan "yay"ın kirişiyle boğdurulur. Bu anlayış, çoğu zaman daha cesur, daha

    liyakatli ve bilgili olan hanedan mensuplarının devletin başına geçmesine ve neticede de devletin her

    bakımdan güçlenmesine yardımcı olmuştur. Hun Hakanı Mete, Selçuklu sultanları Alparslan, Sencer

    veya Osmanlı padişahları Fatih ve Yavuz Sultan Selim bu duruma örnek olabilecek akla ilk gelen

    Türk hükümdarlarıdır Fakat bazen taht mücadeleleri, beklenen sonuçları vermemiş ve Türk

    devletlerinin zayıflayıp parçalanmasına veya yok olmasına da sebep olmuştur. Özellikle güçlü bir

    Türk hükümdarının ölümünün ardından başlayan mücadeleler, buhran dönemi taht kavgaları devlet

    otoritesi, gücü ve nizamına sekte vurmuştur. Göktürklerin batı kolunun lideri olan Tardu'nun,

    İşbara'nın hâkimiyetini tanımayıp bağımsızlığını ilan etmesi, neticede Göktürklerin Çin hâkimiyetine

    girmesini kolaylaştırmıştır. Keza, Melikşah'ın ölümünden sonra, gücünün zirvesinde olan Büyük

    Selçuklular 1092'den 1118 yılına kadar taht mücadelelerine sahne olmuştur. Melikşah'ın oğulları

    arasındaki taht mücadelelerinden faydalanan Haçlılar, Güneydoğu Anadolu,Suriye, Filistin ve

    Kudüs'ü ele geçirmiş, Selçuklu Devleti Sencer dönemine kadar güçlü bir otoriteyi yeniden tesis

    edememişlerdir. Hatta Sencer de sık sık yeğenlerinin ve Harzemşah Atsız'ın isyanlarına maruz

    kalmış ve neticede Oğuz isyanları ile devlet ortadan kalkmıştır.

    Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş sebepleri, şüphesiz yakın tarihimiz açısından daha çok

    incelenmeye muhtaçtır. Çünkü Osmanlının çöküşü, sonuçları itibariyle sadece Türkiye Cumhuriyeti

    için değil bütün dünya tarihi için önemli bir olaydır. Türk hâkimiyet anlayışından meşruiyetini alan

    taht mücadeleleri Osmanlı tarihi içinde de sık sık görülmektedir. Yükseliş dönemine kadar

    Osmanlıda cereyan eden taht kavgaları umumiyetle daha güçlü ve liyakatli olan hanedan üyelerinin

    tahta geçmesini sağladığından, sonuçları devletin büyüyüp genişlemesine katkıda bulunmuştur.

    Buna rağmen Yıldırım Bayezid'in Ankara Savaşı'nda Timur'a yenilmesiyle başlayan ve tarihimizde

    "Fetret Devri (1402-1413)" olarak adlandırılan kardeş kavgaları, şüphesiz Osmanlı fetihlerinin

    gecikmesine sebep olmuştur. Fatih Sultan Mehmet, kardeş kavgalarının önünü almak için ünlü

    kanunnamesinde "nizâm-ı âlem için kardeş katli"nin vacip olduğunu bildirmesi, meselenin ne kadar

    ciddî olduğunun bir işaretidir. Devletin bekası ve nizâm-ı âlem için kardeşin dahi gözden çıkarılması,

    aslında tenkit edilecek değil, takdir edilecek bir özveri örneğidir. Buna rağmen Cem Sultan ve Yavuz

    örneklerinde görüldüğü gibi taht mücadeleleri devam etmiştir. Yine bu mücadeleyi önlemek

    maksadıyla I.Ahmet, "ekber ve erşef evlât", yani büyük ve olgun oğulun padişah olması usulünü

    getirmiştir. Fakat bu usul de istenen neticeyi vermeyecektir. Özellikle gerileme dönemindeki taht

    mücadelelerine hanedan dışında, yeniçerilerin ve devşirme asıllı vezir ve paşaların da karışması

    devlet otoritesini ve nizamı daha da bozmuştur.

    Yeniçeri Ocağı, saray ve haremin nüfuz mücadelesine girmesi kimi zaman çocuk yaşta, ehliyetsiz

    şehzadelerin kukla sultan olmasıyla kimi zaman, dirayetli ve cesur sultanların katliyle

    neticelenmiştir.




  3. Harbi @ kız
    Bayan Üye
    Türk devletlerinde alplik (gazi-erenlik), bilgelik ve erdem hükümdarların en büyük özelliklerindendir.

    Türk hükümdarı cihan hâkimiyetini tesis için bizzat fetihlere iştirak eder ve hatta ordunun en ön

    safında savaşır. Çünkü o her açıdan milletinin lideridir. Nitekim Alparsan Malazgirt'te kefenliğini

    giyerek ön safta savaşmıştır. Kuruluş ve yükseliş döneminde Osmanlı padişahları bizzat seferlere

    katılmıştır. Kanuni'nin 46 yıllık hâkimiyet döneminde, ömrünün çoğunu at üstünde seferlerde

    geçirdiği bilinmektedir. Kanuni'nin ölümünden sonra bu gelenek yavaş yavaş terk edilmeye başlamış,

    IV. Murat gibi istisnalar hariç, padişahlar seferlere çıkmadığı gibi, devlet işlerinin görüldüğü divana da

    pek katılmamışlardır. Padişahların halktan kopması, sefere ve divana çıkmaması, devlet idaresinde

    vezirlerin ağırlığının artmasına sebep olmuştur. Nitekim XVI. yüzyılın sonlarından itibaren güç ve

    nüfuzunu müspet yönde kullanan vezirler Osmanlı Devleti'nin sınırlarını muhafaza etmesini

    sağlayabilmişlerdir. Bu daimî olmayan başarılar, padişahlardan ziyade vezirlere mâl edilmiştir.

    Sokullu devri veya Köprülüler devri buna örnektir. Vezirlerin gücünün artması aralarında, taht

    mücadelesine benzer bir mücadelenin başlamasına da sebep olmuştur. Nüfuzunu kötüye kullanan

    bazı devşirme asıllı vezirler, ihanete varan uygulamalara girmiş, Rüstem Paşa gibi vezirler rüşvet ile

    iş görür olmuşlardır.

    Osmanlı padişahlarının kısmen de olsa terk ettiği otorite ve yetkilerini üstlenen merkezî bürokrasinin

    rüşvet, suiistimal ve adam kayırma gibi, bugün de yabancısı olmadığımız unsurlarla bozulması,

    devletin gerileme dönemine girmesine yol açacaktır. XVIII. yüzyıldan itibaren geleneksel bir askerî ve

    idarî eğitimden gelen "ehl-i seyf"ten atanan vezirlerin yerini, "ehl-i kalem"e bırakması, yani malî ve

    idarî bürokrasinin yürütme (sadaret) görevini üstlenmesi beklenenin aksine bozulmayı

    durduramamıştır. Koyu bürokrasi, XVIII. yüzyılda gerçekleştirilmeye çalışılan askeri, idarî ve malî

    düzenlemelerden arzu edilen neticeyi alamadığı gibi, çöküşü de hızlandıran bir unsur hâline

    gelmiştir.

    Merkezî idarenin yanı sıra taşradaki askeri, idarî ve içtimaî yapı değişiklikleri, Osmanlı Devleti'nin

    zayıflayıp çökmesinin nedenleri içerisinde önemli bir yer tutar. Daha önce belirttiğimiz gibi, özünde

    tımar sistemi bulunan Osmanlı idarî yapısı, devletin merkezi otoritesini zaafa uğratmadan, yerinden

    yönetim ile bir denge oluşturmuştu. Tımarlı sipahi, taşra teşkilâtındaki en küçük birimin bir nevi

    idarecisi idi. Askerî hizmetine karşı, belirli bir bölgenin gelirleri kendisine tahsis edilen tımarlı sipahi

    böylece, bir taraftan devletin seferlerine iştirak ederken, diğer yandan, vergilerini toplayacağı için

    halkın düzenli bir üretim yapmasına imkân vermekteydi. Buna bağlı olarak, taşra idaresinin esasını

    oluşturan sancak yönetimi ve beylerbeyilik, Osmanlı askerî gücünün asıl gücünü oluşturduğu gibi,

    üretim ve vergileri sürekli kılmakta, halkın huzur ve asayişini sağlamaktaydı.




  4. Harbi @ kız
    Bayan Üye
    Böylece, Osmanlı hazinesi, merkezi hazineye yük olmadan askerî ve malî harcamalarının büyük bir

    bölümünü bu yolla karşılayabilmekteydi. XVI. yüzyıldan itibaren bu sistemde aksamalar başlamıştır.

    Bu yüzyılda bütün Akdeniz dünyasında görülen büyük nüfus artışı, ürün ve gelir artışının üstüne

    çıkmış, sipahilerin aleyhine olarak, kapıkulları da dirlik gelirlerine ortak olmuşlardır. Tımarlı sipahilerin

    işsiz kalması veya gelirlerinin azalması, Osmanlı askerî gücünü de etkilemiştir. Özellikle XVII.

    yüzyılda fetihlerin durması, Avusturya ve İran ile yapılan uzun süreli savaşlar, idarî ve iktisadî

    düzendeki bozulmaları daha da hızlandırmıştır. Devlet, nakit sıkıntısını gidermek için, tımar

    topraklarını mukataaya, iltizama vermiş ve böylece kiralama yolu ile peşin vergiye dönmüştür. Ehl-i

    örf zaman içerisinde köylülerin mülkünü gasp etmeye başlamış, kanuna aykırı olarak vergileri

    artırmıştır. Bu uygulamalar, tımarlı sipahilerin ve köylü-çiftçilerin huzursuzluğunu daha da artırmıştır.

    Nitekim Celalî İsyanları adıyla tarihimize geçen isyanların temelinde bu uygulamalar yatmaktadır.

    Celalî isyanları tımar sahipleri ve köylünün, topraklarını terk etmesini ve iktisadî ve içtimaî düzenin

    daha da bozulmasını beraberinde getirmiştir. Kapıkulu, tımarlı sipahilerin yerini tutamamış ve

    nihayet, XVIII. yüzyılda, toprak kaybetmeye başlayan Osmanlılar, devşirme usulünü de terk ederek,

    reayanın her zümresinden idareci ve bürokrat almaya başlamışlardır. Bürokrasi kadrolarının ehliyetli,

    ehliyetsiz yöneticilerle dolması, onlara yeni görevler ve gelirler ihdas edilmesi mevcut durumu daha

    da kötüleştirmiştir.

    Muhassıl, mütesellim ve nihayet ayanlar, idarî yapı içerisinde, klâsik sancak yöneticiliğinin yerlerini

    almış, bunların bir kısmı şahsi nüfuz ve servetini artırmak için, mevkilerini istismar ve suiistimal

    etmişlerdir. Bütün bu olumsuzluklar, Koçi Bey Risalesi ve Netayicü'l-Vukuat gibi eserlerde

    zikredilmesine rağmen önlenememiştir. Merkezî idarenin zaten pek istikrarlı olmayan otoritesi,

    taşrada yeni iktidar odaklarının güçlenmesine mani olamamıştır. II.Mahmut'un Yeniçeri Ocağı'nı

    kaldırması, ayanların gücünü kırmaya çalışması aslında bu gidişi durdurmaya yönelik tedbirlerdir.

    Fakat idarî ve sosyal bünyedeki bozulmalar, Osmanlı yenileşme hareketleri sürecinde gayri millî

    unsurların gaflet ve ihanete varan tutumları sebebiyle başka bir mecrada devam etmiştir. Şüphesiz

    Osmanlı Devleti'nin çöküş nedenleri arasında Avrupa'nın ticari hayattan sanayileşmeye geçmesi ve

    bunu askerî alana da yaymasının rolü vardır. Osmanlı devleti zengin bir ticarî hayata sahip olmasına

    rağmen, yukarıda kısaca değindiğimiz sebeplerin de etkisiyle, ticarî hareketliliği sanayileşmeye

    çevirememiş, dolayısıyla Avrupa'nın bu alandaki üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalmıştır.

    Osmanlı Devleti'ni Kurtarma Çabaları

    Osmanlı Devleti içinde bulunduğu güçlüklerden kurtulmak için çeşitli dönemlerde ıslahat ve

    yenileşme çabalarına teşebbüs etmiştir. Bu hareketler Osmanlı siyasî tarihi bahsinde ele

    alındığından burada uzun uzun anlatılmayacak, sadece imparatorluğun çöküş nedenlerine bağlı

    kalınarak, değerlendirilecektir.

    Osmanlılar, önceleri eski gücüne erişmek ve Avrupa ile boy ölçüşebilmek için, kendi inisiyatifiyle,

    askerî ve idarî reformlar yapmayı denemiştir. (III. Selim, II.Mahmud devirleri gibi) fakat tam bir netice

    alamamıştır. Artık Avrupa'nın üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalan Osmanlılar için, Avrupa'yı her

    açıdan örnek alacak idarî, hukukî, sosyal düzenlemeler yapmak kaçınılmaz görülmektedir(!).

    III.Selim ve İlk Islahat Hareketleri; İyi bir eğitim görmüş olan III. Selim geçici bir barış döneminden

    faydalanarak, devlet içinde, özellikle askerî alanda, ıslahatlar yapmak istiyordu. Bu maksatla,

    Nizâm-ı Cedit adı verilen ilk ıslahat hareketiyle, yeni bir ordu kurdu(1793). Yeniçeri Ocağı'nı

    kaldıramayacağını bildiğinden, öncelikle Nizâm-ı Cedit denilen bu orduyu batılı tarzda düzenleyip,

    başarısını kanıtlamak gerekliydi. kendileri aleyhine ortaya çıkan gelişmelerden endişe duyan

    yeniçeriler, bazı devlet adamlarını da yanlarına çekerek yeniliklere karşı çıktılar ve isyan ettiler.

    Kabakçı Mustafa İsyanı ile III. Selim tahttan indirildi. (1806). III. Selim'in başlattığı ıslahatları

    II.Mahmud devam ettirmeye çalıştı.

    II. Mahmut ve Islahat Hareketleri; II. Mahmut devri (1808-1839), hem gerçekleştirilen yenilik

    hareketleri ile hem de etnik ve siyasî isyanlarıyla Osmanlı Devleti'nin yol ayrımına girdiği bir dönemi

    ifade eder. II. Mahmut, öncelikle orduyu baştan aşağı düzenlemek ile işe başladı.

    İsyancıların lağvettiği Nizâm-ı Cedit'in yerine Sekbân-ı Cedit adı ile yeni bir ordu kuruldu. Yeniliklere

    karşı çıkan, hiç bir işe yaramayan ve fesat yuvası hâline gelen Yeniçeri Ocağı bir nizamname ile

    ortadan kaldırıldı. Vaka-yı Hayriye olarak adlandırılan bu köklü değişiklikle (15-16 Haziran 1826),

    yeni bir ordu oluşturuldu. "Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye" adını alan bu modern ordunun yanı

    sıra, eyaletlerde "redif" birlikleri oluşturuldu. Merkezî idareyi güçlendirmeye çalışan II. Mahmut,

    ayanlara "sened-i ittifak" denilen bir belge imzalatarak onları kontrol altına almaya çalıştı. Hükûmet

    teşkilâtında da değişikliklere gidilerek kabine ve nezaret (bakanlık) usulü benimsendi. Avrupa

    tarzında eğitim veren rüştiyeler, Harbiye ve Tıbbiye okullarının açılması vb. gibi eğitim alanında da

    ıslahatlar gerçekleştirildi. Fakat, kimi şeklî, kimi öze yönelik bu yenilikler devletin içinde bulunduğu

    zorlukları aşmasına yetmediği gibi, Osmanlı coğrafyasındaki parçalanma II. Mahmut döneminde

    daha da hissedilir hâle geldi.

+ Yorum Gönder


orta asyada kurulan ilk türk devletleri,  orta asyada kurulan türk devletlerinin yıkılış sebepleri,  orta asyada kurulan ilk türk devletlerine ilişkin resimler,  orta asyada kurulan türk devletleri,  16 türk devletlerin yıkılış nedenleri,  ilk türk devletlerinin yıkılış nedenleri