+ Yorum Gönder
Türk Tarihi ve Türklerde yaşam Forumunda İstanbulda rum isyanlari ayaklanmasi Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    İstanbulda rum isyanlari ayaklanmasi








    İstanbulda rum isyanlari ayaklanmasi

    İstanbul'da rum isyanlari ayaklanmasi.jpg

    Vaktiyle Yunanlılar’ın Pont-Euxien adını verdikleri Karadeniz bölgesinde M.Ö.281’de bir krallık kurmuş olan Rumlar’ın hâkimiyetine Romalılar M.S. 63’de son vermiştir. Roma imparatorluğu’nun ikiye bölünmesiyle artık Bizans toprağı olan Pontus’da, Komnen sülalesi 1203 yılında bir krallık kurmuştu, İstanbul’da tahtı ele geçiren ve Komnenler’in düşmanı olan Paleoloğlar’ın Selçuklu Türkleri’ni Pontus’a sefer açmaya davet etmesiyle Sinop alınmış ve Trabzon kuşatılmıştı. Bu bölgenin Türk hâkimiyetine geçmesi bu hadiseyle başlamıştır. Pontus krallığı hiç bir zaman bağımsız olmamış, sırasıyla, Selçuklular’a ve Moğollar’a vergi ödeyerek, daha sonra Türkmen beylerine kız vermek suretiyle varlığını devam ettirmeğe çalışmıştır. Diğer taraftan Cenevizliler’in ekonomik baskıları altında bulunmuştur. Rumlar’ın yaşadıkları bu bölgeler 1461’de Fâtih Sultan Mehmed’in Karadeniz kıyılarını fethi sırasında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Aradan ikibin yıl geçmesine rağmen, millî duygularından hiç bir şey kaybetmeyen Rumlar, 1840 senesinden itibaren dini gerekçelerle ve eğitim kisvesi altında bölge üzerindeki nüfuzlarını artırarak, Millî Mücadele döneminin kaosundan istifade edip, bağımsız bir devlet kurmak için harekete geçmişlerdir .

    Anadolu Rumları’nı bir isyana sevkeden hadiselerden biri, Rusya’nın geleceğe ma’tuf ortaya koyduğu projesidir. Bu proje, 1787 yılında Rus Çariçesi II. Katerina ile Avusturya imparatoru II. Joseph biraraya gelerek her iki devletin menfaatini ön plânda tutan “Grek Projesi” ni ortaya atmışlardır. Bu proje daha sonraki tarihlerde Yunanistan tarafından takip edilip, Bizans-Rum ideali şeklinde ortaya çıkan Yunan “Megalo Idea”sında kendini gösterip, dört hedef etrafında toplanmıştır. Yunanistan, bugüne kadar bu dört hedefin ikisini mevcut konumuyla gerçekleştirmiş olup, diğer iki ideali olan Doğu-Akdeniz ve Batı Anadolu’ya sahip olma düşüncesini hâlâ taşımaktadır. Yunanistan bu idealini gerçekleştirebilmek için zulmü çıkar yol olarak seçmiş olup, Trakya’daki Türk halkını asimile etmenin yanında, Marmara denizi kıyılarında yirmibin Türk’ü katletmiştir. Ayrıca dünya kamuoyunun dikkatlerini çekmek için bir seri yalan haberler üretip, bu stratejisinde haklı olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Emperyalist devletlerin XX. asrın başlarındaki emelleri Yunanistan’ın dış politikasına uygun olduğundan, bu proje desteklenmiştir.

    Yunanistan, İstanbul-Rum Patrikhânesi’yle işbirliği yapıp Anadolu’daki Rum azınlığı çoğaltmak için, Rusya’nın Güney-Batısı’nda ve Kafkasya’da yaşan Rumlar ile birlikte Anadolu’nun diğer bölgelerinde bulunan Rumları da bu bölgelere göç ettirerek 1904 yılında uydurulmuş bir Pontus devletini kurmak fikrini ortaya atmıştır. Bu maksatla Rumlar birçok Cemiyet ve dernek kurarak faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır2. Bu cemiyetler arasında Yunan isyanını gerçekleştirmek için (1826), ikisi Rum, biri Bulgar olan üç tüccar tarafından 1814’de kurulan “Etnik-i Eterya”nın yanında, Mütarekeyi müteakip, Trakya ve Anadolu Metropolidlikleri tarafından kurulan “Rum Muhacirin Cemiyeti” bulunmaktadır. Bu cemiyet, Anadolu’dan Ege adalarına veya diğer yerlere göç etmiş olan Rumları geri getirmenin yanında, Yunanistan’ın mali desteğiyle Müslümanların arazilerini Rumlara satın almak, sahte nüfus istatistikleri çıkarmak ve Rumlar’ın sahip olmak istedikleri toprakları gösteren haritaları tabederek dağıtmak gibi faaliyetleri yürütmekteydi. Eylül 1919 tarihinde Müslüman tacirleri mutazarrır ettirmek, onların iflas etmesini sağlayacak girişimlerde bulunmak suretiyle, bütün ticari hayatın Rumlar’ın eline geçmesini sağlamak üzere kurulmuş olan “Rum Cemiyet-i Ticariyye” vardır. Mart 1919 yılında, hiç olmazsa sahillerin idaresinin Yunanistan’a geçmesini sağlamak için kurulmuş olan “Asya’yı Sağra (Küçük Asya)” cemiyetinin yanında “Trakya Cemiyeti”, “Mavri Mira Cemiyeti”, “Yunan Ittihad Cemiyeti”, “Rum Cemiyet-i Edebiyye”, “Pontus Rum Cemiyeti”, “Matbuat Cemiyeti”, “Müdafaa-i Meşrute Cemiyeti”, “Mukaddes Anadolu-Rum Cemiyeti” kurulmuştur 3. Bu cemiyetlerin hepsinin kurulmasında İstanbul Rum Fener Patrikliği öncülük yapmış olup, Yunanistan ve Rusya tarafından doğrudan doğruya desteklenip, menfaat ilişkisi bulunan diğer Avrupalı devletlerin de tavassutunu görmüşlerdir.

    Türk Kurtuluş Savaşı’nın buhranlı günlerinde gerçek yüzünü göstermeğe başlayan yabancı okullar, Rum isyanının çıkışında da başrolü oynamıştır. Bu şer odaklarından biri olan Merzifon Anadolu Koleji (Anatolia College) 1860 yılının ortalarında İstanbul Hasköy’de eğitime başlayıp, “Dış dünyanın gözünden uzak ve ulaşılacak kitleye daha yakın olması için” 1865’de Merzifon’a taşınmıştır4 . Bu kolejin maksadı Anadolu’nun muhtelif yerlerinde bulunan orta dereceli okulların öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere tanzim edilmiş bir yüksek okul olup 1883’de öğretime başlamıştır5 . Bu kolejlerin asıl maksadı, bölgede bulunan Rum ve Ermeniler’in milliyet duygularını yükseltmek, Türk çocuklarını kendi emelleri doğrultusunda şuurlandırmaktır 6. Bu kolejin çalışma şekli Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasında rol oynayan Etnik-i Eterya Cemiyeti’nin stratejisiyle paralellik arzetmesi dikkati çekmektedir.

    Anadolu’da yaşan Rumlar, 1840 yılından beri sürdürmekte oldukları faaliyetlerini gerek kendi aralarında kurdukları cemiyetler vasıtasıyla ve gerekse basın yoluyla dünyaya duyurup, 1919 yılından sonra Rum Cumhuriyetini tesis için bütün güçlerini hasrettikleri, neticede bölge Rumları’nın bir isyan hareketini başarıya ulaştıracak nisbette silahlandıkları görülmektedir.7

    Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra, Rum meselesi Mecliste uzunca müzakere edilip8 konunun halli için 9 Aralık 1920 tarihinde Sivas’ta Merkez Ordusu’nun kurulması kararlaştırılmıştır9.

    Sözkonusu ordunun komutanlığına, “Seferde Ordu Komutanı Görev ve Yetkisi” ile Birinci Dünya Savaşı Irak Cephesi komutanlığından tanıdığımız Nureddin Paşa getirilmiştir10 .

    Anadolu’ya Misyoner, Tabip veya herhangi bir insani kuruluşun temsilcisi sıfatıyla gelen kişilerin aslında birer Rum propagandacısı oldukları ve bu dönemde Anadolu Rumlarını teşkilatlandırmak için, başta Yunanistan olmak üzere, diğer Avrupa devletlerinden gelip gayeye matuf bir tarzda çalıştıkları anlaşılmıştır. Anadolu Rumlarını teşkilatlandırmakla vazifeli bu Misyonerlerin ortak düşüncesi ise; “Hıristiyanlığın en büyük rakibinin İslâmiyet ve Müslüman devletlerinin de en kuvvetlisinin Türkiye olduğunu, bu hükümeti yıkmak için, Ermeni ve Rum dostlarımızı yalnız bırakmamalıyız. Alevilere de mezhep hususunda serbestlik tanırsak, onlar da bize katılacaktır. Bizim görevimiz bu fırsatı kaçırmamak, gerektiği gibi hareket etmektir . 11 şeklinde izah ediyorlardı. Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere; başta Yunanistan olmak üzere Avrupalı devletler Karadeniz, Basra Körfezi ve İskenderun Körfeziyle çevrili üçgen içinde bulunan bu bölgeyi nüfuz sahalarına alarak, Iran ve Kafkaslar üzerinden Asya içlerine açılmayı planlamaktadırlar. 12 Bu plânın gerçekleşmesi için bölge azınlıklarından ve mezhep farklılığı olan gruplardan yararlanmayı düşünmektedirler.

    Merzifon Amerikan Koleji’nde görev yapmakta olan iki Türk öğretmeninden (M.Zeki ve İsmail Şevket) biri olan Türkçe öğretmeni Mehmed Zeki Ketani Bey’in 12 Şubat 1921 tarihinde öldürülmesi üzerine yapılan aramada elde edilen bütün belgeler, Kolej Müdürü Mister Havayet’ın Pupil Hause Müdürü Friederich Avdis’e yazdığı 3 Mart 1337 (1921) tarihli mektuptaki bilgiler yukarıda verilen hedefi doğrulamaktadır13 . Havayet bu mektupta: “Evvelden beri pek halı olan itimadım biz papazlar cemiyet-i amalinin hakiki nokta-i nazarı benâyı kendisine tabî tutmak için cenab-ı Hakk’ın âli-i suretinde tecelli ettiğini, Müslümanlara iman ettirmeyi kazanmaktadır. Bu nünasebetle bu hikmet-i mukaddesenin ulviyetini ehemmiyetle nazar-ı dikkate alalım. Hıristiyanlığın en büyük ve muntazam rakibi islamiyet olduğu gibi, Türkiye’de en kuvvetli Müslüman hükümetidir. Reisimize ma’lumdur ki, icap ederse neticeyi elde etmek için beşyüz sene duracağız ve bunlara encam-ı kâr muvaffak olacağız.

    Hizmetimiz ihtilâl ile değil, idare ile yapılmalıdır. Kendilerine bunca ezâ ve cefâda bulunanlara medyun oldukları zekâtı ödemeleri için, angarib Hıristiyanları teşvike cehl ve gayret edeceğiz. Rum ve Ermenilere karşı olan mukaddes vazifelerimizin ihyası için mukaddes bir i’timat beslemekteyim. Bunlardan bazıları İslâm uğruna şehid oldular. Unutmayalım ki, hidmet-i mukaddesemiz nihayetine erinceye kadar, daha pek çok şehid kanı akıtacağız Bundan sonra ümidimiz gençlere ma’tuf olmaktadır. Rüşte baliğ olduktan sonra tabiatını değiştirmek bir adam için pek güçtür. Şiiler, hakiki Müslüman olmadıkları gibi, kesretli bulunmakla beraber, Türk nüfusunun ekseriyyetini teşkil etmezler. Eğer mu’tedil surette mezhepte serbesti gösterilir ise, ermişlerin seleflerimize gösterdikleri rağbet gibi göstereceklerdir. Bizim vazifemiz, bu fırsatı kaçırmamak ve iktizâsına tevfik-i hareket etmektir diyordu. 14

    Merzifon Amerikan Koleji’nde meydana gelen olaylar hakkında halka bilgi vermek maksadıyla Nureddin Paşa’nın verdiği beyannamede de Misyonerlerin Türk Milleti hakkındaki hasmâne niyetleri aynen te’yid edilmiştir15 . Nureddin Paşa’nın bu beyannamesinin önemli görülen hususlarında şöyle denilmektedir:” Tebamız olan Hıristiyanları, bilhassa Ermenileri, Rumları himaye ve çocuklarını devletimize, dinimize husûmet, adavet ve intikam hiss ve fikirleriyle tahsil ve tedris ve terbiye eyliyorlar.

    Zevahiri kurtarmak için, bazen az miktarda islâm çocuklarına yapmak mecburiyetinde kaldıkları cüz’i muaveneti günah-ı kebâirden sayarak, bir raporlarında bu günahlarından dolayı Hz. isa’dan afv-u mağfiret niyazında bulunuyorlar.

    Sinn’i (yaş) ilerlemiş islâmları tenassur (Hıristiyanlaştırma) ettirmek bi’t-tecrübe müşkül görüldüğünden, küçük islâm çocuklarını Hıristiyan yapmak fikrine hizmet ediyorlar.

    .







  2. Dr Zeynep
    Bayan Üye





    Memleketimizdeki mezhep ve tarikat fırkalarından Hıristiyanlık nâmına istifade çarelerini düşünmüşlerdir. Bu yoldan maksatlarına vusulü mümkün görüyorlar.

    Mezkûr Amerikalılar’ın bir raporuna göre; bi’1-umum kürtleri ve alevi Türkleri, İslâm edilmiş Ermeni add-u itibâr ediyorlar. Bunların güya asıllarına rücû’ ile Ermeni olacaklarını farz ve tahayyül ederek, böyle bir gaye-i mel’ûnâne takip etmekte olduklarını tebeyyün ediyor.

    Ermeniler, Erivan’da kendilerine bahşedilen İstiklâliyyet-i idareden bi’1-istifâde bu mıntıkada büyük ve mesud bir Ermenistan meydana getirmek için dünyanın her tarafından buralara koşup gelmelidirler. Buralarda her memleketten Ermeni gençleri için yapılacak işler vardır. Ermenilere mesud olan Kars ve Erzurum’da ve Vilâyat-ı Şarkiye’de her ne kadar şimdi nüfusu pek az ise de, dünyanın her tartından buralara gelecek olan Ermeni akını ve tehaccümü karşısında bu havalide meskûn bulunan Türkler’in, Kürtler’in ekserisi ihtimal ki terk-i diyar edip gideceklerdir.

    Düşmanlarımız olan düvel-i i’tilâfiyenin ve Amerikalılar’ın Memâlik-i Osmaniye’nin Vilâyat-ı Şarkiyesinde Ermeni milleti gayet kalil (az) olduğu halde, oralarda büyük bir Ermenistan vücûda getirmek için kaç senelerden beri sarfetmekte bulundukları mesâi ve akdamın tahtında nasıl mel’ûnâne emeller ve kafirâne maksatlar gizli bulunduğunu hiç bir suretle redd-ü inkâr edemiyecekleri en kuvvetli müdellel (delil) ve hatta imzalarıyla yedimize geçirilen mektuplar, vesikalar ile tebeyyün (anlaşılma) ve tahakkuk eylemiştir16 “ denilmektedir

    Nureddin Paşa’nın Merzifon Amerikan Koleji’nde yapılan aramalar neticesinde ele geçen belgeler doğrultusunda yayınladığı bu beyannameden de anlaşıldığı üzere; görünüşte bölge halkına hizmet etmek, sağlık problemlerini halletmek, gayrı Müslimlerin eğitimlerini yaptırmak ve eğitimde ihtiyaç duydukları öğretmenleri yetiştirmek şeklinde ise de; asıl maksadın bölgedeki Rum ve Ermeniler ile kontak kurup, bu kesimdeki insanların bölge hâkimiyetini nüfus ve ekonomik açıdan ele geçirmelerini sağlamaktır. Bölge halkının tepkisiyle karşılaşmamak için, Türk olan insanların da meseleleriyle ilgileniyor gibi görünmeği bir taktik olarak seçtikleri anlaşılmaktadır. Rumlar, sözkonusu plânlarını nüfuz kesafetinin azlığı sebebiyle tek başına gerçekleştiremeyeceklerini bildiklerinden, bölge sakinlerinin mezhep farklılıklarını da gündeme getirip, bu insanları saflarına katmayı planlamışlardır. Belli bir yaşa gelmiş olan insanların, Rum propagandasına inanmayacaklarını da bildiklerinden, Türk çocuklarını küçük yaşta kolejlerine yatılı olarak alıp, maksatları lehine istifade etmeği planlamışlardır. Hatta bu hususta başarılı olup daha sonraki yıllarda bunların meyvelerinin alındığı görülmüş, bir kısım Türk çocukları Hıristiyanlığı kabul etmiştir17.

    Nureddin Paşa’nın 24 Mayıs 1337 (1921) tarihinde yayınladığı bir beyannamede ise; “Dış düşmanlar âlem-i îslâmın mahvına kasdetmişlerdir. Bu maksatlarının husulü için memâlik-i milli ve akvâm-ı İslâmiyyeyi küçük kısımlara tefrik ve ba’de kolaylıkla mahvetmek siyâset-i kainânesini ta’kib etmekte ve ittihâd-ı Islâmiyenin husulüne bütün kuvvetleriyle mani olmaya çalışmaktadırlar. Kürre-i arzda meskûn ehl-i Islama karşı ehl-i salibin beslediği sû-i niyyet, Hindistan, Bulicistan, Mısır, Cezayir, Fas, Tunus eski Türkistan, Azerbaycan, Trablusgarb, Endülüs ve Ilh. Bilâd-ı İslâmiyenin gözü önünde duran ahvâl-ı müessef ve avâkib-i elimeleri garb-ı umumide râm-ı iğzâle düşürülmüş, Irak, Suriye, Filistin, Hicaz kıt’alarının başında gelmiş, oralardaki islâm kardaşlarımız dahi mâteessüf küffarın esaretine girmiştir. Dış mübirin muhafazası ve âlem-i islâm’ın müdâfa’sı olarak yegane devlet biz kaldık. Şimdi müttefikan ehl-i salibin bize sûlet ettiği şey evâmir’ül hayyeye teb’an, hayli müthiş ittihâd ve ittifaka sarılacak yerde, iğti’âlata kapılarak veyahut bilmeyerek tefrika ve tezata düşmüş, kalbinde zerre kadar nur-ı imânı olan her mü’min muhit-i delhûn ve ağdat edecek ahval-ı eylem ve müessifedendir18 diyerek, dış mihrakların emellerini halka anlatmaya çalışmıştır.

    Batum’dan Samsun’a kadar bütün Karadeniz sahillerini saran Rum faaliyeti, Amasya, Merzifon, Ladik, Köprü, Gümüşhacıköy, Erbaa, Niksar ve Tokat bölgelerinde de şiddetim göstermiş olup, bu bölgeler Rumlar’ın katliâmlarının yoğunluk kazandığı sahalar haline gelmiştir 19. Zira, Rize’den istanbul’a kadar olan bölgede bir Rum devletinin kurulması planlandığından, yoğunluk bölgesi bu sahalar içinde bulunmaktadır.

    İçişleri Bakanı Fethi bey, Rumlar’ın asayişsizliği konusunda Mecliste yaptığı konuşmada; “Rumlar karada katliam yaparken, düşman gemileri de Karadeniz sahillerinde bir takım gösteriler yapıyor, hatta bazı noktalara asker gönderme teşebbüsünde bulunuyordu. Sahilimizi muhafaza için, ikâme ettiğimiz müfrezeler, bir taraftan düşmana karşı savaşırken, diğer taraftan Rum çeteler tarafından izâç olunuyordu. Bu durumda hiç bir hükümet kendi mevcudiyetini muhafaza etmek için bu nevi hareketlere müsa’de edemezdi 20.” diyerek, alınacak olan tedbirin âciliyetini dile getirmiştir. Bölgedeki diğer bir tehlike de, Rumların faaliyetleri sırasında Yunanlılara sığınan Çerkez Ethem’in İstanbul’a gelip Karadeniz sahillerine geçme ihtimaliydi . Çerkez Ethem’in bölgeye gelmesi hâdiselerin boyutunu daha da artıracaktı.

    Rumlar’a karşı alınan ilk tedbir, silahların en yakın askerî birliklere teslim edilmesi isteğidir. Ancak Müslüman halk bu çağrıya uymasına rağmen hiç bir Rum silahını teslim etmediği gibi, çoluk çocuklarıyla beraber dağlara kaçıp, özellikle Bünyan dağlarını kendilerine üs yaparak açıkça isyan ettiler. Rumlar, 180-200 kişiden müteşekkil 50-70 kadar çete teşkil edip, Müslüman köylerini yakıp yıkmağa başladılar. Çete komutanları ise, birkaç Avrupa lisanını bilen ve özellikle Yunanistan başta olmak üzere diğer Avrupa devletlerinden bölgeye bu maksatla gönderilen kişiler olduğu daha sonra yapılan araştırmalardan anlaşılmıştır 22. Bu durum; Yunanistan ve diğer Avrupalı devletlerin bölgeyle yakından ilgili olmalarını göstermesi bakımından önemlidir.

    TBMM. Rumlar’ın hâkimiyet kurmak istedikleri bölgeyi harp sahası ilân ederek, bu hususta bir beyanname yayınlamıştır. Bu beyannamede: “Yunan donanmasının Ereğli’yi ve ahiren İnebolu’yu bombardıman etmesi ve geçen gün de Averoff ile diğer bir Yunan torpidosunun Bartın’ın Güney-Batı istikametinde seyretmesi gibi hadiselerle, düşman tarafından sahillerimize taarruz meydana geldiği ve oralarda, düşman ile kendine taraftar olan Rumlar’ın milletimiz aleyhine istifadeye kalkışması memleket müdafası için fevk’el-âde tedâbirin ittihâzını istilzam eylediğinden, 12 Haziran 1337 (1921) tarihinden itibaren Karadeniz sahillerindeki bütün kazaların harp mıntıkası olduğu kararlaştırılmıştır23.” deniyordu.

    Rum isyanını ortadan kaldırmak için; TBMM 12.6.1337 (1921) tarihinde bir karar alarak 15-50 yaşları arasında bulunan Hıristiyanların Sivas ve Elazığ vilâyetlerine sevkedilmesi düşünülmüştür24 . Rum isyanını bastırmakla görevlendirilen Merkez Ordusu Komutanı Nureddin Paşa, Rumlar’ın iç kısımlara şevki sebebiyle olay mahalline daha yakın olabilmesi için, Sivas’ta bulunan Ordu karargâhını 4 Haziran 1337 (1921) tarihinde Amasya’ya nakletmiştir25 . Ordu karargâhının olay mahalline daha yakın bir yere getirilmiş olması isyanın önemli bir merhaleye ulaştığını ve bölgedeki durumun ciddiyetini göstermektedir 26 .

    Karadeniz sahillerindeki Rumlar’m daha iç kısımlara sevkedilmesinin şu sebepleri bulunmaktadır.

    1- Karadenizde bulunan düşman donanması ile, karada faaliyet gösteren ve düşman ile işbirliğinde bulunan Rumlar’a karşı sürdürülecek olan bir harekâtta iki ateş arasında kalma ihtimalini ortadan kaldırmak,

    2- Bir süre önce Yunanlılar’a sığınan Çerkez Ethem’in isyan bölgesine gelerek, Rum çeteleriyle yapacağı işbirliği ihtimalini bertaraf etmektir.

    3- Yunanlılar’ın Batı-Anadolu’da başlatacakları yeni bir taarruz harekâtını kolaylaştırmak için Türk milli güçlerine ikinci bir cephe açmak maksadıyla Karadeniz sahillerine de taarruz edebileceği ve bu taarruzda yerli Rumlar’m desteğini göreceği düşüncesidir.

    4- Rumlar’ın Karadeniz’den daha kolay yardım alıp, Batı ile daha rahat bir iletişimde bulunmalarının önlenmesidir 27 . Zira yabancı gemiler, gece sahilden verilen fener işaretiyle hangi noktaya yanaşacağını öğrenip Rumlar’a cephane ve erzak boşaltmaktaydı28 . Dış devletler ile yapılacak olan irtibat bu gemiler ile rahatça yapılmaktaydı. Bu dış yardımın önlenmesi için, sahildeki bütün fenerlerin söndürülmesi istenmiş, buna uymayan altıyüz Rum yakalanarak iç bölgelere sevkedilmiştir 29.

    5- Tokat, Niksar, Reşadiye’de eşkıyalık yapan Ali Çavuş gibi çetelerin ve asker kaçaklarının bölgede bulunması, Rumlar ile işbirliği yapma eğiliminde olmalarıdır30

    Bu ihtimallerin hepsinin mümkün göründüğü hususu, Merkez Ordusu Komutanlığı ile Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti arasında yapılan yazışmalardan anlaşılmaktadır31.

    Rumlar, TBMM tarafından daha önceden tesbit edilen yerlere sevkedilmeye başlandı32 . Fakat bu sevkiyat esnasında, yine Rum çeteleri tarafından baskınlar düzenlenerek engellenmeğe çalışıldı. Diğer taraftan, ekseriyeti Rumlar’dan teşekkül ettirilen Amele Taburları’ndaki Rumlar33 da çalışmayarak pasif direnişte bulunmaktaydılar 34. Ele geçirilemeyen Rumlar ise, kadın ve çocuklar ile dağlara çekildikleri için, sivil halka zarar verilebilir düşüncesiyle, Rumların bulunduğu mevzilere genel bir taarruz harekâtı düzenlenemediğinden, isyan harekâtının bastırılması zaman almaktaydı.




  3. Dr Zeynep
    Bayan Üye
    Rumların Karadeniz sahillerinden iç bölgelere nakledilmesi meselesi, Rumlar’ın feryâd-ı figan etmesine sebep olmuş, “Türkler’in Anadolu’daki bütün Rumları katlettiğine” dair hakikat-ı hilaf haberler Fransızca, İngilizce ve Rumca yayın yapan bütün gazetelere gönderilerek, dünya kamuoyu desteğinin kazanılması plânlanmıştır. Ayrıca Rumlar ile menfaat münasebeti içinde bulunan Müslüman halktan bir kışımı da bu yer değişikliğine sıcak bakmamaktaydı. Basında yer alan bu haberler üzerine, İstanbul Amerikan Sefiri Amiral Bristol, 18 Temmuz 1921 tarihinde M. Kemal Paşa’ya bir nota göndererek; “Rum kadınlarıyla ihtiyarların ve küçük çocuklarının Samsun’dan dahile doğru sevk ve nakledildiklerini istihbar ettim. Bunlardan pekçoklarının yollarda telef olmaları ihtimali pek kavidir. Esbab-ı askeriye dahilinde bulunan Rumlar’ın dahile şevkleri canlarını tehdit edecek mahiyettedir. Ahalinin bu surette nakl ve şevkleri onları imha mahiyetini taşımaktadır. Bu sebeple sevkiyattan vazgeçilmesini” istemiştir. Amerika’nın doğrudan doğruya Anadolu ile ilgili plânı olmamasına rağmen, İngilizlerin tesiriyle olsa gerek, Ermeni meselesi konusunda hassas oldukları dikkati çekmektedir.



    M. Kemal Paşa’nın Bristol’a verdiği cevapta ise özetle; “Rumlar’ın dahile şevkinde kadın ve çocuklara yer verilmediği, ancak kendi arzuları doğrultusunda isteyenlerin kadın ve çocukları yanlarında götürebileceğine karar verildiğini” belirttikten sonra; “Memleketin selâmet ve asayişini te’min nokta-i nazarından başka bir şey yapılmadığına” işaret edip, “Zât-ı âlileri de aynı zamanda pek çok Müslümanın yaşı ve cinsi gözetilmeksizin, Yunan ordusu tarafından muhtelif işkencelere devam olunması yolunda bilgiler bulunduğu, düşman ordusu tarafından işgal edilmiş aksâm-ı vatanımızın her tarafında gayet şeni fecayi’n tekrar edildiğini nazar-ı dikkate almalıdır35” diyordu.

    Halbuki, Amerikalılar’ın kolejlerde yaptıkları Türk aleyhtarı faaliyetler sadece Merzifon’da olmayıp, Edirne, Van, Antakya, Konya, Kayseri, Sivas gibi daha elliüç yerde bulunan kolejlerin hepsinde benzeri durumlar mevcuttu. Mesela; Sivas’taki bir Amerikan imalathanesinde çalışan kadınların casus oldukları, halkı dehşete sürükledikleri, iç karışıklık çıkaran gruplar ile işbirliği yaptıkları belgelenmiştir36 .

    Eli silah tutan 15-50 yaşları arasındaki Rumlar’ın iç kısımlara sevk edilmesi kararı, Rum ailelerinin parçalanmasına sebep olacağı düşüncesiyle, Rumlar’ın aileleriyle birlikte göçetmek istemeleri üzerine yaptıkları müracaat ve bu durumun düzeltilmesi için Nureddin Paşa’nın Dahiliye Vekâleti’ne konuyu bildirmesi üzerine verilen müsbet cevap neticesinde, isteyenlerin sözkonusu yaş haddi dışında bulunan hanım ve çocuklarını da yanlarına alarak götürebileceklerine karar verilmiştir. Ayrıca sevkiyat sırasında, “Lüzum üzerine erkekleri dahile sevkedilen Hıristiyanların ırz, can, mal ve her şeylerinin devletin teminatı altında bulunduğunu, buna uymayanların cezalandırılacağı37” önemle bildirilmiştir. Bütün engellemelere rağmen Rumların iç kısımlara şevki istendiği gibi gerçekleştirilmiş olup, Aralık 1922 yılının sonuna kadar Rum isyanının bastırılmasında büyük mesafeler alınmıştır.

    Merkez Ordusu; kıyıları korumak, eşkıya ile uğraşmak, Rum çetelerin baskınlarını önlemek, şevki yapılan Rumların emin bir şekilde gideceği yere ulaştırmak için gereken tedbirleri almanın yanında; Batı cephesine yeni birlikler kurup göndermekle de vazifeli olduğundan, yapması gereken işler bir hayli yoğunlaşmıştı. Bu sebeple Osman Ağa’nın (Topal Osman) yeni bir Tümen kurarak Merkez Ordusu’na katılmasına38, ayrıca 1305 (1889) ve 1307 (1891) tevellütlü olanların yerinde kalmasına ve 1317 (1901) tevellütlülerin ise silah altına alınmasına karar verilmiştir39.

    Bölgede meydana gelen fiili hadiselerden birkaçı sıralanacak olunur ise; 5 Şubat 1337’de Ünye Jandarma Komutanı Yüzbaşı Rüstem’in şehid edilmesi40, 8 Ağustos 1337’de Çarşamba Kaymakamı Abdullah Bey’in şehid edilmesi41, bu hadiselerin yanında altmış kadar köyün yakılması, binlerce insanın katledilmesi sayılabilir.

    Bölge Rumları ve kanun kaçakları, alınan tedbirler neticesinde en yakın Türk birliklerine teslim olmak mecburiyetinde kalmışlardır42 . Rumların yoğun olduğu ve çarpışmaların şiddetli geçtiği Bünyandağı’nda eşkıyalık yapanlardan ele geçirilenlerin Amasya İstiklâl Mahkemesi’ne gönderilmesi kararlaştırılmıştır43 . isyan çıkmasında rolü olan kişiler bu mahkemede ortaya çıkarılmış olup, suçlular mahkeme kararıyla cezalandırılmıştır.

    Merkez Ordusu’nun yetki sahasındaki olaylar bu şekilde devam ederken, Yunan ilerleyişini durdurmak için kurulan Batı Cephesi Komutanlığı’na 10 Kanun-ı sâni 1336 (10 Ocak 1920) tarihinde Mustafa ismet Paşa getirilmiş, Yunan ordusunun ilerleyişi; İnönü savaşlarıyla durdurulmuş ve Sakarya Zaferiyle kırılmıştır. Merkez Ordusu’nun bu tarihten sonraki cephe ile ilgili yazışmaları M. ismet Paşa ile yapmıştır 44 .

    Nureddin Paşa, Sakarya zaferi sebebiyle Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyâseti’ne 11 Eylül 1337 (1921) tarihinde bir tebrik göndermiş, bu tebriğe Fevzi Paşa 15 Eylül 1337 (1921)’de şu cevabı vermiştir. “Sakarya Meydan Muharebesinin kazanılmasında Merkez Ordusu’nun büyük hizmetleri olmuştur. Bu vesileyle zât-ı âlilerinizi, ordu birliklerini ve bölgedeki sivil idareyi tebrik ve teşekkürü arz-ı rica ederim45 .” Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’ nın bu cevabi telgrafından da anlaşıldığına göre; Merkez Ordusu, yalnızca Karadeniz bölgesinde zuhur eden isyanı bertaraf etmek ve eşkıyayı te’sirsiz bırakmakla kalmamış, Batı cephesine yeni birlikler teşkil edilip, nizami asker hüviyetine büründürüldükten sonra cepheye göndermek vazifesini de deruhte ederek Türk Milleti’nin bir çok cephede savaşmak mecburiyetinde kaldığı bu günlerde önemli bir vazifeyi ifa etmiştir.

    Merkez Ordusu Komutanı Nureddin Paşa gerek Rum isyanını bastırması sırasında ve gerekse Koçkiri isyanmdaki tutumunda “Selâhiyeti haricinde ahalinin bazılarının hukukuna tecavüz ettiği” gerekçesiyle, özellikle doğulu mebuslar tarafından suçlanıp, cezalandırılması istenmiştir. Bu hususa sebep olan hâdise ise; Rumlar’ın iç kısımlara sevkedilmesi esnasında, Yunanlılar’ın kıyıları bombalayacağı haberleri etrafta dolaşmağa başlamıştı. Bölge halkı, böyle bir durumda her tarafın harap olacağı ve bundan büyük zarar göreceklerini düşünerek, sevkiyattan vazgeçilmesi için Dahiliye Vekâleti’ne ellialtı kişinin imzasını taşıyan bir telgraf göndermişlerdir. Nureddin Paşa, Dahiliye Vekâleti’ne telgraf gönderen bu kişilerin Rum taraftarı olup olmadığını araştırmak için, haklarında tahkibat açtırıp, ikâmet ettikleri yerlerden ayrılmamalarını bildirmiştir. Bu şahıslar bölgede tanınan seçkin insanlar olması hasebiyle, bu uygulama devrin mebusları tarafından haksızlık olarak değerlendirilmiş olup, Nureddin Paşa’nın cezalandırılmasını istemişlerdir. Bunun üzerine Mecliste müzakere edilen Nureddin Paşa’nın yaptığı uygulama Dahiliye Vekili Fethi Bey tarafından izah edilerek, “Nureddin Paşa’nın idare-i örfiyenin âmir-i askeriyesi ve ayrıca harp mıntıkası kumandanı olduğu cihetle, bilcümle tedâbiri ittihaza ve hatta idama bile selâhiyeti olduğunu ve binaenaleyh bu meselede de selâhiyetini istimal ettiğini beyan etmiştir 46”. diyerek Mebusları iknaya çalışmıştır. Bu hususta Nureddin Paşa’nın suçsuz olduğunu savunan Fevzi Paşa’yı M. Kemal Paşa’nın da “Meclisin Nureddin Paşa için öngördüğü askerlik görevine son verilmesi kararının çok ağır olduğunu” belirterek desteklemesi üzerine, Nureddin Paşa cezalandırılmamıştır47 . Ancak 4 Kasım 1921 tarihinde Merkez Ordusu Komutanlığı’ndan alınmıştır48. 4 Kasım 1337 (1921) tarihinde birliklerine veda eden49 Nureddin Paşaya yeni bir görev verilmediği için Kastamonu-Taşköprü’de bulunan kızının yanına gidip 50, Batı Cephesi I. Ordu Komu-tanlığı’na tayin olduğu güne kadar burada kalmıştır 51 .

    Nureddin Paşa’nın askerlik görevine son verilmesiyle ilgili cevabı yine kendisinin meclise gönderdiği 3.11.1337 ve 8.11.1337 tarihli telgraflarından anlamak mümkündür. 8.11.1337 (1921) tarihli telgrafın son kısımlarında;”Asıl dilhun olduğum bir nokta var ki, bu da benim gibi Meclisin ve vatanın muhafaza ve vatanın takviye ve i’tilâsı, milletin tahlisi için uğraşan istihlâs ve istiklâl ve ittihâd-ı İslâm gayesine vakf-ı fikir ve hayat etmiş bir kumandan olduğum halde, Rum eşkıyası ve Pontus Yunan hükümeti teşkili sa’yu emelinde bulunanları himaye eden eşhasa feda edilmiş olmakhğım gibi Meclisin de arzu etmeyeceği bir vaziyetin tahaddüs etmiş bulunmasıdır52”

    Nureddin Paşa’nın bu görevden alınmasından sonra ise, Cemil Cahid Bey Merkez Ordusu Komutanlığı’na atanmıştır.

    Rumlar’ın başlattığı isyan hareketi alman kararlı tedbirler neticesinde 6 Şubat 1923 tarihinde bir daha zuhur etmemek üzere sona ermiştir.

    Azınlıklar meselesi 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Andlaşması ile çözülerek; azınlıkların herhangi bir imtiyaza sahip olmasının mümkün olmadığı ve Türk tebasından sayılması gerektiği kararlaştırılarak kanun karşısında Türkler ile aynı haklara sahip oldukları karar altına alınmıştır. Yine aynı andlaşmanın 42. maddesi gereğince, Patrikhanenin dünya işlerinde ve azınlıkların şahsi muamelelerinde hiç bir yetkilerinin kalmadığı teminat altına alınmıştır.




+ Yorum Gönder