+ Yorum Gönder
Türk Tarihi ve Türklerde yaşam Forumunda Tanzimat'tan Sonra Aşırı Batılılaşma Konusunu Okuyorsunuz..
  1. Dr Zeynep
    Bayan Üye

    Tanzimat'tan Sonra Aşırı Batılılaşma








    Tanzimat'tan Sonra Aşırı Batılılaşma

    Tanzimat'tan Sonra Aşırı Batılılaşma ilgili bilgi



    Toplumların eğitim, teknoloji, siyaset, hukuk, sanat veya dine ilişkin sorunlarını çözdükleri kendine özgü yola, o toplumun kültürü denir.

    İdeoloji ise, var olan bir sosyal yapıyı devam ettirmeye veya yenisini oluşturmaya yarayan bir fikir yapısıdır. İdeolojilerin insanların tutumlarını, dolayısıyla davranışlarını etkileyen bir yönü vardır. İdeolojiler bazen bir kapana dönüşebilir. Nitekim Osmanlı idarecileri bu kapana kendilerini kaptırmışlardır. İmparatorluğun batış devrinde bu idareciler alt sınıfların düşünce ve yaşayışlarına gereken önemi vermediler. Bu da Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılda karşısında bulduğu ülkelerin sosyal yapısında oluşan modernleşmenin temel taşlarından biriydi. Bu anlamda Osmanlı yöneticileri çöküş yıllarında kendilerini modernlikten ayrı tutmuşlardı. Bu devirde kitap, gazete, telgraf gibi batı tipi haberleşme araçları Osmanlı İmparatorluğu’nda çoğunlukla yönetici sınıfın hizmetindeydi. Zamanla haberler daha az olmakla beraber alt sınıflara kadar inse de alt ve üst sınıflar yeni bir ekonomik düzen içinde bütünleşmediler. Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisi, Müslüman halkın toplumsal refahını geliştirecek yönde değişmedi. Bunun yanında, imparatorluk Sanayi İnkılâbı’nın getirdiği sanayileşmenin de gerisinde kalmıştı. Sanayi İnkılâbı da makine kullanımıyla başlayan fakat en önemli sonuçları toplumsal olan bir evredir. Bu olaya bağlı olarak ortaya çıkan bir kavram ise “kapitalizm”dir, yani servetin tek başına bir amaç ifade etmesidir. Eskiden zenginlik sosyal ve siyasi olaylara bağlı iken zamanla kendi başına bir değer taşımaya başlamıştır. Oysa Osmanlı düzeninde servet, sosyal ve siyasi hizmetler görür. Söz gelimi, servet tüketim ve yatırım için kullanılmasının yanında, bağışta bulunup cami yaptırarak toplumda yer edinmek için bir araçtır. Kısaca geleneksel bir toplum içinde ekonomik bakımdan modernleşme, servetin bu pazar dışı fonksiyonlarının azalması, servetin yalnızca ekonomik kazanç sağlama amacıyla kullanılmasıdır.
    Tanzimat’la birlikte edebiyatımıza giren romanın ilk örneklerinin büyük çoğunluğu toplumsal ve siyasal değişmenin ortaya çıkardığı sorunları inceleyen tezli romanlardır. Türk kültürünün konu alan tarihçilerin de belirttiği gibi, bu yazarlar en çok kadının toplumdaki yeri ve üst sınıf erkeklerin batılılaşması üzerinde durmuştur. Felatun Bey ile Rakım Efendi romanında Ahmed Midhat’ın kadın kahramanı Canan, önceden bir cariye iken zamanla Türkçe okuyup yazmayı öğreniyor, daha sonra da Fransızca ve piyanosunu geliştiriyor. Ahmed Midhat’ın kadının sosyal durumunu konu alarak yazdığı romanlar, pek çok yazar tarafından okunup roman konularıyla aynı doğrultuda romanlar kaleme alınmıştır. Sözgelimi, Samipaşazade Sezai’nin Sergüzeşt, Nabizade Nazım’ın Zehra, Hüseyin Rahmi’nin İffet, Halit Ziya’nın Sefile romanlarında Ahmed Midhat’ın yaklaşım tarzıyla kadınların toplumdaki yeri konusu yeniden ele alınmıştır. Bu tutuma bağlı olarak da Osmanlı toplumunda üst sınıf kadınları zamanla özgürleşmiştir.
    Kadınların batılılaşmasını bu kadar savunan Ahmed Midhat, üst sınıf erkeklerde aşırı batılılaşma olarak nitelendirdiği durum karşısında ise son derece müsamahasız davranmıştır. Buna bağlı olarak Felatun Bey ve Rakım Efendi’nin ana konusu, yazarın desteklediği ve alay ettiği iki tip batılılaşma arasındaki farktır. Bu tiplerden birini de Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası’nda görmek mümkündür. Roman kahramanı olan Bihruz Bey örnek bir batılılaşmış züppedir. Roman 1870’lerde geçer. Bu eserde, aşırı batılılaşmış Osmanlı’nın arkasında gizlenen sosyal gerilimleri fark etmeye başlarız. Araba Sevdası, 1839 Tanzimat Fermanı’ndan sonra bazı sınıfların yakındığı yüzeysel batılılaşma tavrını yerer. Bu roman, Bihruz Bey’i tembel, yüzeyde, sürekli aptallıklar yapan biri olarak tanıtır. Bihruz Bey’in babası eski vezirlerdendir ve yetkisini kullanarak daha hayatta iken oğlunu bir hükümet memurluğuna yerleştirir. Paşa, oğluna onu ve annesini İstanbul’un Avrupa yakasında rahat yaşatabilecek kadar bir gelir bırakmıştır. Babası, Osmanlı edebiyatı hakkında oldukça bilgi sahibidir, geniş bir kütüphanesi vardır. Oğlu ise Osmanlı şiirinden anlayamadığı için bu kütüphane onun en büyük şanssızlığı olur. Babası, Bihruz’un Arapça, Farsça ve memuriyette daha iyi yerlere gelebilmesi için gerekli olan Fransızca’yı öğrenmesini istemiştir. Fakat babasının tembelliğini hiçbir zaman kontrol edemediği Bihruz, kültür açısından iki arada kalmıştır. Bihruz Bey’in en dikkat çekici yanı, batı uygarlığının maddi yanına olan aşırı tutkunluğudur. Babasının servetini atlı arabalara feda eder. Elbiselerini şehrin en pahalı terzisinde diktirir ve şehre yalnız elbise ve gömlek almak veya saç tıraşı olmak için iner. Bu sayede ayrıca işine de uğrar. “Barbarca” olarak nitelendirdiği eski Türk göreneklerini de küçümser. Bihruz Bey şehrin halk kesiminde yaşamaz. Çamlıca’da Avrupa modeli yeni bir park yapılacağını ve bu parkın şehrin en gözde yeri olacağını duyunca hemen onun yakınında bir köşke taşınır. Konuşmasını Fransızca sözcüklerle süsler. Bu açıdan bakıldığında birçok nitelikleri bakımından Bihruz Bey ve Ivan Goncharov’un Oblomov romanındaki Oblomov tipi arasında benzerlik görülür. İkisinde de uygarlık hastalığının aynı çeşidi görülür: kök ve kimlik yoksunluğu. Bizdeki tutucuların Bihruz Bey’e karşı olan tepkileri Rusya’daki batıcılara karşı olan aydınların gösterdikleri tepkiyi hatırlatır. Böylece Bihruz Bey sendromu kültürler arası bir boyut kazanır. Bunun çerçevesini ise geleneksel kültürlerin dağılması çizer. Temelde benzer olan Rusya’daki ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki geleneksel değerlere yabancılaşmadaki farklılık ise Türk edebiyatında Bihruz Bey gibi alay konusu olan tiplerin ortaya çıkma derecesidir. Yani bu tiplerin Rus ve Türk edebiyatlarında ortaya çıkma sıklığı bu iki toplum arasındaki en büyük farklardan biridir. Bu karakterler tekrar tekrar gerek komik gerek trajik olarak kültürlerine ihanet eden ve kaçınılması gereken tipler olarak ortaya çıkar. Böylece, Bihruz Bey’e benzer tipler de edebiyatımızda görülmüştür. Bunların içinden ortaya çıkanlardan ilki Ahmed Midhat’ın Felatun Bey’idir. Bunun dışında Hüseyin Rahmi’nin Şık romanındaki Şatıroğlu Şöhret, Nabizade Nazım’ın Zehra’sındaki Suphi de bu tiplerdendir. 19.yüzyıl edebiyatında Bihruz Bey tiplerinin çok görülmesi ve bu örnek edebi aracın ustalıkla kullanılması, bir bakıma bir sosyal denetim aracıdır: çevrene uy veya bir yabancılaştırmaya razı ol.
    Batılılaşmış züppeler serimizde birinci olan Felatun Bey’i ortaya çıkaran kişinin Ahmed Midhat Efendi olması ise bir rastlantı değildir. Midhat eserlerinde hesaplılık, kanaatkârlık, çalışkanlık temalarını sık sık işler. O, çoğunluğu yani küçük geleneği aydınlatmak ve onların ızdıraplarını dile getirmek isteyerek, okuma yazma bilmeyenlerin çok olduğu bir devirde, sanat için sanat yapmanın bir lüks olacağını kasteder. Okuma yazma bilmeyenlerin çok olması bir yana, halkın kullandığı dilin sade Türkçe, yöneticilerin ise Arapça ve Farsça’dan serbestçe yararlanan Osmanlı dilini kullanıyor olması da üst sınıf ve alt sınıf arasındaki farkı ortaya koyar. Bunun yanında bazı yöneticiler kitleleri küçümserken, kitleler ise halk kültürünü küçümseyen insanlar tarafından yönetildiklerinin farkındaydılar. Kitleler, yöneticilerin küçümsemesine, onlarla alay ederek karşılık verdiler. Onları, bu iki kültür arasındaki farktan yararlanarak bilgiçlik taslayan, alt sınıfları aldatmaya çalışan kimseler olarak gösterdiler. Türk gölge oyununda bunları Hacivat canlandırır. Onun karşısında ise sokaktaki adamı temsil eden Karagöz vardır. Hacivat, aslında kendisini yönetici sınıftan biri olarak gösterebilmek için çapraşık ve anlaşılmaz bir dil kullanır. Bu açıdan Bihruz Bey, yeni bir Hacivat’tır. Bihruz Bey’in halk kültürünün kabalığına dayanamadığını hatırlayacak olursak, ona karşı yapılan saldırıların Osmanlı seçkinler kültürüne yöneltilmiş bir halk tepkisine dayandırılarak üretildiği daha iyi anlaşılır.


    Recaizade Ekrem gibi edebi inceliğiyle tanınmış bir yazarın Bihruz Bey tipiyle alay etmesi de gençliğinde Yeni Osmanlılar’la yakın olmasıyla açıklanabilir. Yeni Osmanlılar, grup olarak idarenin alt kesimlerinde tutulmuşlardı ve Tanzimat birinci kuşak seçkinlerine oranla batı kültürüne daha hakimdiler. Bu yüzden de çöküş devresinde ortaya çıkan –Mehmet Kaplan’ın deyişiyle- “sünepeliğe” karşıydılar. Bundan dolayı batılılaşmaya karşı kullandıkları Bihruz Bey tiplerinin eleştirisini üst bürokrasiye karşı da kullandılar. Ayrıca; Yeni Osmanlılar’ın önde gelen isimlerinden Namık Kemal için Bihruz Bey tipleri, davranışları ile Yeni Osmanlılar’ın halkı etraflarında toplamalarına engel oldukları için eleştirilmeye değerdi. Ahmed Midhat için ise ekonomik törenin inkârı daha önemliydi. Cevdet Paşa geleneksel topluma yukarıdan bağlarla bağlıyken, Ahmed Midhat topluma aşağıdan bağlıydı. Ancak; aralarındaki farklı görüşe rağmen Ahmed Midhat ve Namık Kemal’in aynı davayı desteklediklerini düşünmelerine yol açan etken, ikisinin de geçimini gazetecilikten sağlıyor olmasıydı. Yeni Osmanlılar’ın küçük kültür mekanizmasının işleyişini kavramış ve onu kendi amaçları için kullanmış olmaları, geleneğin ülkülerini bildiklerini göstermektedir.
    Halkın çoğunluğunun kültürü Âşık Garip, Tahir ile Zühre gibi eserlerden ve halk kahramanlıklarından oluşuyordu. Seçkinler arasındaki kültür ise iki tabakadan meydana geliyordu: alt sınıf yetişkinlere aşılanan değerlerin verildiği çocukluk evresi ve daha sonraki dönemlerde de divan edebiyatı. Bu sebeple de üst sınıflar kitlelerin kültürüne uzak kalsalar bile ona tamamen yabancı değillerdi diyebiliriz. 19.yüzyıl başlarının özelliği de Ahmed Midhat Efendi gibi kişilerin bu iki akımı birleştirmeye çalışmasıdır. Ancak zamanla kendi kendine öğrenmenin ortadan kalkması ve batı tarzı eğitim kurumlarının gelişmesi ile küçük ve büyük kültür arasındaki uçurum genişledi.
    Osmanlı toplumu askeri kahramanlık ve yeniden üleşim üzerine kurulu olduğundan, bunun üzerinde meydana getirilen değişme alt sınıflar tarafından şiddetli bir şekilde protesto edildi. Ayrıca; Tanzimat’la birlikte gelen gösterişçi tüketim, kişiyi hem hovardalığa hem ekonomik tabanını inkâra götürdü hem de insanlarla olan samimiyetini azalttı. Söz gelimi; Felatun Bey’in kız kardeşi nakış işlemeyi bırakınca, herkesin nakış işlediği toplantılar düzenlemekten de vazgeçti. Bunun yanında; aile bağlarında da bir gevşeme oldu. Bir sini etrafında bağdaş kurup kaşıkla yemek geleneğinin yerini çatal ve tabağın alması, bütün aileyi huzursuz etti. Yemek saatleri artık zevkle beklenen bir şey olmaktan çıkıp hemen geçip gitmesi istenen bir işkence oldu.
    Osmanlı toplumu, birçok hizmetin ucuza temin edildiği bir toplumdu. Küçük kültürün Batılılaşmaya karşı çıkmasının sebeplerinden biri de bu sistemin yıkılmasıdır. Söz gelimi; geleneksel okullarda aynı mahallede yaşayan zengin, fakir herkes aynı okula gidebilirdi; çünkü mahalle hocasına para verilmez, her öğrenci öğretmene kendince bir şeyler getirirdi. Bu durum günümüzde de bazı taşra kesimlerde devam etse de çoğu yerde ekonomi, zengin ve fakir öğrenciyi birbirinden ayırarak farklı koşullarda okullara gitmelerine neden olmuştur. İşte; Bihruz Bey’in getirdiği ekonomik ve toplumsal değerler geleneği bozduğu için, Bihruz hain sayılır. Onun getirmeye çalıştığı kurumlar sokaktaki adamın yaşamını zorlaştırdığı için topluma ihanettir.
    Kadınların toplumdaki yeri üzerine kurulmuş olan Türk cemaatçi geleneği, aşırı Batılılaşma eleştiricileri ile gelişiyordu. Halk da bu yüzden ahlaki çöküntüyü Batılılaşma ile bir tutmuştur. Bazen üst sınıflar bile bu görüşü paylaşmaktan kaçınamıyordu. Söz gelimi; 1917’de hükümetin temsil ettiği bir komite kadın eteklerinin boyu üzerinde ciddi bir tartışma yaptı. 1931’deki Menemen Olayı’nda da aynı düşünce vardı: kadınların peçesi kalktı, dünyanın sonu geldi. 1968 Konya Ayaklanması’nda da kadınlardaki kısa kollu elbise protesto edildi. Bunun altında yatan etmen ise Osmanlı toplumunun ve onun devamı olan Türkiye Cumhuriyeti’nin her ne kadar batı kültürünü benimseme çabası olsa da doğu kültürüne bağlı oluşudur. Yani; Osmanlı toplumunun birçok değerinin fetihçi gazilerin örgütlenmesiyle oluşması ve bunun yıkılmasının oldukça zor olmasıdır diyebiliriz.
    İşte tüm bu alt kültür unsurlarını kaba diye nitelendiren bir zihniyetin yaptığı eleştiri, verilen eserlerde görülmektedir. Söz gelimi; Halit Ziya’nın Mai ve Siyah romanındaki Ahmet Cemil, Bihruz’un bir eşidir. Ancak; iki tip arasında bir fark vardır. Bihruz, batının, batı kültürünün ne olduğundan habersiz, bu kültüre körü körüne bağlı iken Ahmet Cemil, batıyı anlayan çok daha ciddi bir Bihruz’dur, hatta Ahmet Cemil’in çevresine duyduğu nefret artık ciddiye alınmaktadır. Kitlelerin tüm anlayışsızlıklarına kızmasına rağmen, bu tutum okuyucuya sevecenlikle sunulmaktadır. Bu durum Fransız edebiyatından esinlenilmiş olsa da kökleri Bihruz’un kitlelere beslediği nefrete kadar dayanmaktadır. Ahmet Cemil’i sevecenlikle sunmak, Türk edebiyatında geçici bir özelliktir ve bunu yapanlar asla bağışlanmamıştır. Bunu yapmaya yeltenen Servet-i Fünun akımı da daha sonra yeteneksiz ve köksüz olarak nitelendirilmiştir. Bu dönemde alt kültüre yapılan eleştiriler açık bir şekilde belli edilmese de 20. yüzyılın başlarından itibaren, Yakup Kadri’nin de içinde bulunduğu bir kesim tarafından kitlelere karşı duyulan bu hoşnutsuzluk rahat bir biçimde dile getirilmeye başlanmıştır. Artık bu üst sınıf edebiyat çevresi, Ahmed Midhat ve çevresini eleştirmeye başlamıştır. Söz gelimi; kız-erkek ilişkilerinin batı kültürünün gelişinden sonra eskiye nazaran daha da yadırganmaya başlanmasını, hatta bunun bir namus davasına çevrilmeye çalışılmasını birkaç hikâyesinde eleştirmiştir; yani savaşçı erkeğin kadına karşı olan tavrı. Ancak; Türk halkının kadına karşı olan tavrı tamamen bundan ibarettir denilemez. Çünkü; Türk halkı İslâm’a, cihan peygamberine ölesiye sadıktır ve İslâm’da “Cennet anaların ayakları altındadır.” anlayışı vardır. Bundan dolayıdır ki kadının toplumdaki yeri Türk halkı için önemlidir.
    Nitekim Yakup Kadri’nin halkın karşısında yer alışı da fazla uzun sürmemiştir. Bunun altında yatan sebepler ise Balkan Savaşı’yla birlikte başlayan batıyı düşman olarak görme gereği, toplumsal ve askeri seferberlik için bir kez daha halkın köklerine başvurma gereği ve batılılaşma fikrini getiren Jön Türkler’in taşra çevre kökenidir. Jön Türkler başlarda özgürlük üzerine olan yüksek fikirlerinin büyük devletleri kendi yanlarına çekeceğini düşünüyorlardı. Fakat; durumun bundan daha karışık olduğunu görünce yalnız kaldılar ve kendi içlerine kapandılar. Bu durumu eleştiren isimlerden biri Ömer Seyfettin’dir. Son Bihruz tiplerinden olan Primo da Osmanlı kültürünü kaba olarak küçümsemiş ve arkadaşlarını önce iyi gibi görünen Frenklerden seçmiştir; fakat sonunda onların Türk olan her şeye besledikleri düşmanlığı görerek kendi köklerinden kopmakla ne kadar büyük bir hata yaptığını anlamıştır.
    SONUÇ
    Modernleşme yolunda karşılaşılan engeller iki başlık altında toplanabilir. Birincisi, yolu kapadığı ayan beyan olan engeller, ikincisi de kimsenin aleyhinde konuşamadığı; fakat genellikle direnişin esası olan gizli yapılardır. Modernleşmeye engel olan ve “dinî” olarak adlandırılan etkenler bazen dinî olmayan ve dinin arkasına gizlenen etkenlerdir.
    Osmanlı alt sınıflarının adetleri, toplumun karşılıklı ilişkiler düzeni, alt sınıfların yaşantısının sosyal denetimi; gazilerin savaşçı eğilimlerinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden de Bihruz gibi tiplere toplum karşı çıkmıştır. Alt sınıfların yaşamındaki cemaat duygusu toplum düzeninin temelini oluşturduğundan pazara dayanan ekonomiye, bireysel tüketime ve kadınların bağımsızlaşmasına karşı koydu.
    Modernleşme taraftarı olan yazarlar da ilk başlarda alt kültürü kıyasıya eleştirirken sonraları bu tutumundan vazgeçerek halk kültürüne daha yumuşak bir tavırla yaklaştı. Söz gelimi; Yakup Kadri bile başlarda Bihruz yanlısı bir tutuma sahipken zamanla bundan vazgeçerek Kurtuluş Savaşı boyunca kitleleri anlamaya çalıştı. Bu sosyal seferberlik modernleşmeye karşı durma konusunda bir dereceye kadar başarılı olmuş, modernleşmeye karşı duranlar teknolojiyi kullanmalarına rağmen, sahip oldukları değerler diri kalmıştır.
    Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşmesinin ilk evrelerinde Bihruz Bey aleyhtarı tutum, salt cemaatçi bir tutum olarak ortaya çıktı. Damat İbrahim Paşa, III. Selim gibi yenilikçilerin ölümü veya katli buna bağlanabilir. Ekonomik ve siyasi temelli entrikalar bu halk değerleri ile ayaklanma şekline dönüşüyordu.
    Daha sonraları Yeni Osmanlılar Bihruz Bey aleyhtarlığını sosyal seferberlik için kullandılar. Abdülhamid zamanında aynı değerler tutucu bir seferberliğe dönüştü. Tevfik Fikret’e de karşı çıkan Bihruz aleyhtarı bu tutum, biraz değişmiş haliyle 1960’lara kadar Türkiye’de sosyalizm aleyhtarlığı olarak belirmiştir.







  2. Acil

    Tanzimat'tan Sonra Aşırı Batılılaşma isimli yazıya yorum yazın.





  3. Sponsor Bağlantılar
+ Yorum Gönder


tamzumat ve asiri batililasma,  Aşırı Batılılaşma nedir ,  aşırı batılılaşma,  tanzimattan sonra aşırı batılılaşma makaleleri,  tanzimattan sonra aşırı batılılaşma elestirileri